Gereksizbiri

Aralık 7, 2009

Ebu Nidal

Gençliği

Ebu Nidal Mayıs 1937’de liman kenti Jaffa’da doğar. Bugün Tel Aviv’in bir kısmı olan yer o zamanlarda Filistin İngiliz Yönetimi altında Akdeniz kıyısındadır. Babası Hacı Halil El Banna, kazancını 24 kilometrekare portakal bahçesinden kazanan zengin bir tüccardır. Toprakları Jaffa’dan Majdal’a dek uzanır. Bugün bu topraklar İsrail’deki Aşkelon bölgesindedir. Ebu Nidal ailesine ait denize bakan lüks üç katlı taş binada büyür. [4]Bu bina günümüzde İsrail askeri mahkeme binası olarak kullanılmaktadır. Ebu Nidal’in kardeşi Muhammed Halil El Banna’nın gazeteci Yossi Melman’a yaptığı açıklamaya göre babaları Filistin’deki en zengin kişiydi. [5] anlatımlarına göre ailelerine ait olan ve buügn Rmat Hakovesh kibbutz arazisi içinde kalan Al-Banna toprakları onlara aittir. Geri alamayacaklarını bilseler de bu arazilere ait tapu belgeleri hala ailenin arşivinde bulunmaktadır. Halil’in zenginliği birden çok eş alabileceği anlamına geliyordu. 1985 yılında Ebu Nidal ender verdiği Der Spiegel dergisi röportajda babasının 13 eşi, 16 oğlu, 8 kızı olduğunu söyler.[6] Ebu Nidal’in annesi babasının ikinci eşidir. Evdeki temizlikçilerden bir tanesi olan 16 yaşındaki genç Alevi kızıyla evlenmesine ailesi karşı çıksa da evlenecek, bu yüzden çocuklarından Ebu Nidal küçük yaştan itibaren diğer kardeşlerince dışlanacaktır. Babası tarafından Jaffa’daki Fransız Roman Katolik misyoner okuluna gönderilir. Babası 1945 yılında ölünce tüm aile annesini evden atacak, 7 yaşındaki Ebu Nidal büyük kardeşlerince Kudüs’deki zamanın en iyi özel müslüman okuluna gönderilir. Ebu Nidal’in kimseye güvenmeyen dengesiz ve önceden kestirilemez yapısı çocukluğunda küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmesine ve kardeşlerince dışlanmasına bağlanır.
1948 Arap-İsrail Savaşı

Ebu Nidal’in ailesinin Yahudi toplumuyla iyi ilişkileri bulunmaktaydı, hatta daha sonra İsrail Devletinin ilk cumhurbaşkanı olan Chaim Weizmann’ı evinde sık sık ağırlamıştır. 1948 Arap-İsrail Savaşından az önce Jaffa kuşatma altındadır. Hayat koşulları zorlaşmış, ailenin gelir kaynağı olan narenciye işleri bozulacaktır. Şehir merkezinde patlamalar olmakta ve Jaffa’da yiyecek sıkıntıları yaşanmaktadır. Ancak ailenin Yahudilerle olan iyi ilişkileri aileye yardımcı olamayacak ve Jaffa’yı terk edeceklerdir. Majdal’a kaçan aile, buraya gelen Yahudi silahlı militanları yüzünden buradan da ayrılmak zorunda kalacaktır. Aile Mısır kontrolünde olan Gazze’deki al-Burj mülteci kampına sığınmak zorunda kalacaktır. Aile burada 9 ay boyunca çadırda yaşayacak, Birleşmiş Milletler yardımlarına muhtaç şekilde gçen bu zaman Ebu Nidal’i çok etkileyecektir. Hizmetçilerin arasında lüks bir hayat sürerken yoksulluğa batar. Ailenin ticaret alanındaki becerisi ve kaçarken yanlarına aldıkları küçük miktardaki sermaye sayesinde yeniden ticaret işine başlayacaklardır. Mülkleri olan narenciye bahçeleri 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan eden İsrail Devleti toprakları altında kalmıştır. Aile Batı Şeria’daki Nablus’a yerleşecek ve gençlik yılları burada geçecektir. 1955 yılında liseden mezun olacaktır. Kahire Üniversitende mühendislik eğitimi görmek için başvuracak ancak iki yıl sonra Nablus’a diplomasız dönecektir. 18 yaşında Arap milliyetçi Baas Partisine girecektir. Ancak Ürdün kralı Hüseyin 1957 yılında partiyi kapatacaktır. Ebu Nidal Suudi Arabistan’a gidecek ve 1960 yılında Riyad’da boya ve elektrik işleri üzerine bir işyeri açar. Bir iddiaya göre ise Aramco firmasında işçilik yapar. Annesine çok bağlı kalacak ve her yıl Nablus’a giderek onu ziyaret edecektir. 1962 yılında ailesi yine Jaffa’dan kaçan bir ailenin kızı olan müstakbel eşi Hiyam al-Bitar ile tanışır. Çiftin Nidal isminde bir oğulları ve Bisan ile Naifa isimli kızları dünyaya gelecektir.
Siyasi hayatı

Suudi Arabistan’da kendilerine Filistin Gizli Örgütü diyen bir grup genç Filistinliye yardım eder. Aramco’daki patronu onun siyasal faaliyetleri ve koyu İsrail karşıtlığı yüzünden işten atacaktır. Durumdan haberdar olan Suudi Arabistan hükümeti Ebu Nidal’ı hapsedecek, işkence edecek ve sınırdışı edecektir.[7] Nablus’a eşiyle beraber döner ve Filistin Kurtuluş Örgütündeki Yaser Arafat’ın El Fetih grubuna dahil olur. Haziran 1967’ye kadar çeşitli işlerde çalışır, siyasetin içinde çok aktif değildir. Ancak bu tutumu 1967 yılındaki Altı Gün Savaşıyla değişecektir. Savaş sonunda İsrail, Golan Tepelerini, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı elegeçirecektir. Jaffa’dan savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Nablus’un İsrail tankları tarafından işgal edildiğini görünce İsrail’e karşı öfkesi büyük bir kine dönüşür. Bu kinde Suudi Arabistan’da maruz kaldığı tutumun da yeri vardır. Kral Hüseyin Ürdün’den Filistin Kurtuluş Örgütünü kovduğu zaman Ebu Nidal Irak’dadır. Ürdün’ün başkenti Amman’a gider ve Impex adında bir şirket kurar. El Fetih yeraltı örgütüne dahil olur ve örgütte kullanmak için isim sorulduğunda oğlu Nidal’dan ileri gelen Nidal’in babası anlamında Ebu Nidal ismini alacaktır. Bu ismin ayrıca mücadelenin babası anlamı da vardır.Onu yakından tanıyanlar tarafından düzenli titiz bir örgüt lideri olarak tanımlanır. Impex kısa süre sonra El Fetih faaliyetleri için bir paravan olacak, örgüt üyeleri burada toplantılar yapacak ve para kaynağı sağlayacaktır. Bu şekilde örgütlenen yapı Ebu Nidal’in iş kariyerinin de zirvesine işaret edecektir. Ebu Nidal Örgütü tarafından işletilen şirketler onu zengin birisi yapacak, ayrıca uyguladığı siyasi şiddet eylemlerini finanse ederek paravan görevi sağlayacak, paralı askerlik faaliylerinin, silah satışlarının gerçekleştirilmesine imkan tanıyacaktır. Örgütlenmedeki başarısını gören Ebu İyad, 1968 yılında onu Khartum Sudan’daki El Fetih temsilciliğine getirecektir. “Kara Eylül” olaylarından 2 ay önce Temmuz 1970’de aynı görevle Bağdat’a gönderilir. Kara Eylül olarak bilinen olaylarda Ürdün’de Kral Hüseyin’in ordusu ülkeden Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerini atacak, 10 gün süren operasyonlar sırasında 5.000 ila 10.000 Filistinli hayatını kaybedecektir. Olaylar sırasında Ebu Nidal’in Ürdün’de bulunmayışı saldırıyı önceden haber alıp kaçtığı yolunda spekülasyonlara yol açacaktır.
Filistin Kurtuluş Örgütü eleştirisi

Filistin Kurtuluş Örgütü Ürdün’den atılmadan hemen önce ve izleyen 3 yıl boyunca birçok radikal Flistinli ve Arap gruplar Filistin Kurtuluş Örgütünden ayrılarak İsrail askeri ve sivil hedeflerine saldıracaktır. Hedefler arasında bölge dışındaki İsrail sivilleri de olacaktır. kurulan silahlı örgütler arasında bazıları; George Habbaş’ın PFLP, DFLP, Arap Kurtuluş Cephesi, As-Saiqa, o dönemde Ahmed Jibril tarafından yönetilen Filistin Kurtuluş Cephesi, Yaser Arafat’ın El Fetih örgütüyle bağı bulunan Kara Eylül örgütleri sayılabilir. Ürdün’den atılma olayından sonra Ebu Nidal Filistin Kurtuluş Örgütünün Irak’daki radyo istasyonu aracılığıyla Filistin’in Sesi Radyosunda örgütü korkaklıkla suçlayacak ve kral Hüseyin ile ateşkes imzalanmasını eleştirecektir. 1971’de Şam’da yapılan El Fetih 3.Kongresinde ise Ebu Nidal örgüt içinde Arafat’a karşı sol ittifakın lideri konumuna gelir. Ebu Davud,[8] Filistinli aydın Naci Alluş ile beraber Arafat’a karşı kampanya başlatan Ebu Nidal, Arafat’ın Filistin halkının düşmanı olduğunu söyleyecek, El Fetih örgütü içinde daha fazla demokrasi isteğini dile getirecek ve kral Hüseyin’den intikam alınmasını savunacaktır. Katıldığı son El Fetih kongresine damgasını vurur.
İlk operasyonları ve El-Fetih’den atılması

Ebu Nidal’in ilk operasyonu 5 Eylül 1973 günü olur. Silahlı 5 kişi Al-Iqab (Cezalandırma) örgütü adına Paris’deki Suudi Arabistan Elçiliğini ele geçirip, içerideki 11 kişiyi rehin alırlar. Kral Hüseyin’e karşı suikast planladığı için Şubat 1973’de Ürdün’de hapse atılan Ebu Davud serbest bırakılmazsa binayı içindekilerle beraber havaya uçaracaklarını bildirirler. Aynı gün Cezayie kentinde 56 ülkenin devlet başkanları Bağlantısızlar Hareketinin 4. Konferansı için biraraya gelmiştir. Patrick Seale’e göre [9] Irak devlet başkanı Ahmed Hasan al-Bakr, toplantının Cezayir’de yapılmasını kıskandığı için Ebu Nidal’e toplantıları sabote etmesi için talimat verdiğini ve diplomatların rehin alınması olayını tezgahlamıştır. Elçilik binasının sarılmasının ardından üçüncü günde Filistin Kurtuluş Örgütünün de araya girmesiyle silahlı saldırganlar teslim olacaktır. Ancak Ebu Davud’un salıverilemsi karşılığı Ürdün kralına 12 milyon dolar Kuveyt hükümetince ödenmiştir. Filistin Ulusal Yönetimi başkanı Mahmud Abbas, bu olaydan sonra Ebu Nidal’e çok sinirlenmiş ve onu artık bir paralı asker olarak değerlendirmeye başlamıştır. Basında saldırı El Fetih’e bağlı olan Kara Eylül adlı örgüte mal edilse de, iddialara göre eylem Ebu Nidal tarafından Yaser Arafat’ın yardımcısı Ebu Iyad onay vermiştir. Ancak saldırıdan sonra Ebu Nidal ile görüşmeye giden heyette bulunan Ebu Iyad bu tür saldırıların harekete zarar verdiğini söyleyerek bu tür girişimleri maceracılık olarak mahkum edecektir. Bunun üzerin Irak hükümeti saldırıyı kendilerinin azmettirdklerini açıklayacaktır. İki ay sonra yani Ekim 1973 Yom Kippur Savaşından az sonra Cenevre’de barış görüşmelerinin yapılması konuşulurken Ebu Nidal Örgütü, Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü adına Hollanda KLM havayollarına ait bir yolcu uçağını kaçıracaktır. Uçak kaçırma eyleminin amacı El Fetih’e herhangi bir barış görüşmesine temsilci göndermemesi için bir uyarı olarak değerlendirilmiştir. Karşılık olarak Yaser Arafat Ebu Nidal’i Mart 1974’de El Fetih’den atar, iki lider ve örgüt arasında köprüler atılır.
Ebu Nidal Örgütü

Ebu Nidal Örgütünün eylemleri belirli bir siyasi hatta ve prensibe göre değil daha çok farklı çıkar ilişkilerine göre şekillenecek ve paralı asker mantığı dikkat çekecektir. Gerçekleştirilen farklı eylemlerde farklı örgüt isimleri kullanılmıştır: El Fetih-Devrimci Konsey, Filistin Ulusal Bağımsızlık Hareketi, Kara Haziran, Kara Eylül, Devrimci Arap Tugayları, Sosyalist Müslümanların Devrimci Örgütü, Mısır Devrimi, Devrimci Mısır, Al-Asifa (Fırtına), Al-Iqab (Cezalandırma) ve Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü. Ebu Nidal grubu için Kara Haziran ismini seçmiştir, bu ismi seçmekteki amacı 1976 yılında Lübnan’daki Hristiyanlar lehine müdahale eden Suriye müdahalesini eleştirmekti. Ancak grup 1981 yılında Irak’daki üslerini terk edip Suriye’ye geçince ismi El Fetih-Devrimci Konsey olacaktır. Artık grup Ebu Nidal Örgütü veya Ebu Nidal grubu olarak adlandırılmaktadır.
Kaddafi ile ilişkileri

Libya lideri Muammer Kaddafi ile Ebu Nidal’in iyi dost oldukları iddia edilmektedir. Ebu Nidal 1986 yılında Suriye’de bulunan örgütünü Libya’ya kaydırmaya başlayacaktır. Eylemlerinden ötürü Suriye hükümeti tarafından istenmeyen adam ilan edilen Ebu Nidal uluslararası kamuoyunda Suriye’yi zor durumda bırakmaktaydı. Ebu Nidal’in kendisiyle ilgisi olmayan saldırı ve eylemleri de sahiplenmesi Suriye’nin durumunu zorlaştırıyordu. Libya’ya örgütün taşınması Mart 1987’de sona erer. Trablus’a yerleşen Ebu Nidal Kaddafi ile yakın ilişkiler kurar. İki taraf da bu dostluktan faydalanmaktaydı. Ebu Nidal kendisine sürekli bir güvence ve destekçi bulmuş, Kaddafi ise kendi gizli servisinin yapamayacağı işleri yaptıracağı bir paralı asker grubu bulmuştu. Libya’da Ebu Nidal zaten baskın olan otoritesini daha da baskınlaştıracaktır. Onun izni olmadan örgüt içinde hiçbir toplantı yapılamaz, seyahat edilemez. Nerede yaşadığı ise sır gibi gizli tutulurdu.
Roma ve Viyana

Ebu Nidal Libya gizli servisinin yardımıyla Suriye’deyken kendisinin en görkemli, Filistin Kurtuluş Örgütü için ise en zarar verici eylemini gerçekleştirecektir. 27 Aralık 1985 günü saat silahlı 4 kişi Roma Leonardo Da Vinci Havalanındaki İsrail El al Havayollarına ait bilet ofisine yaklaşıp ateş açarlar. Saldırıda 16 kişi ölür, 99 kişi yaralanır. Aynı dakikalarda Viyana Uluslararası Havalanında Tel Aviv’e uçmak bavul işlemlerini yaptıranyolculara 3 kişi el bombalarıyla saldıracak; 2 kişi ölecek, 39 kişi yaralanacaktır. Avusturya ve İtalya hükümetleri Filistin sorununda Filistin Kurtuluş Örgütüne sempatiyle bakmaktaydı, saldırı sırasında ise İsrail ile Filsitin arasında barış görüşmeleri yapılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Saldırının özellikle bu ülke topraklarında olması bu ülkedeki Filsitin sorununa dair kamuoyunun fikrini değiştirmek olduğu yönünde değerlendirilecektir. Saldırıdan sonra Libya haber ajanslarında saldırıyı sahiplenen açıklamalarda bulunulurken, Sabra ve Şatila Katliamının intikamı olarak değerlendirilmiştir. [10] Saldırının Filistin Kurtuluş Örgütünün saygınlığına verdiği zarar inanılmazdır. Avrupa kamuoyu Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ebu Nidal Örgütü arasındaki farkı bilmediğinden tüm Filistinliler suçlanmış ve kamuoyu desteği yitirilmiştir.
Libya’nın bombalanması

15-16 Nisan 1986 akşamı ABD savaş uçakları İngiliz üslerinden kalkarak Trablus ve Bingazi’yi bombalar. Saldırıda düzinelerce insan ölür, ölenler arasında Kaddafi tarafından evlat edilen bebek Hanna Kaddafi de bulunmaktadır. ABD saldırısının 5 Nisan’da Berlin’deki bir gece klubündeki ABD askerlerine yapılan saldırıya karşılık olduğu şeklinde değerlendirme yapılacaktır.[11]
İddia edilen intikam eylemleri

Ebu Nidal Örgütünün eski sorumlularından Atef Ebu Bekir’e göre [12] Kaddafi Ebu Nidal’den Libya’ya yapılan saldırıların intikamını alması için ABD ve İngiltere’ye saldırmasını istemiş, bunun için Libya gizli servis şefi Abdullah el-Sunusi’yi de talimat vermiştir, bu kapsamda Lübnan’da iki İngiliz öğretmen ve bir Amerikalı kaçırılmıştır. Kaçırılanların cesetleri 17 Nisan 1986’da Beyrut’un doğusunda başlarında kurşun yaraları olduğu şekilde bulunmuştur. Cesetlerin yanında bulunan notta bir CIA ve iki İngiliz casusunun Arap Komando Hücresi tarafından infaz edildiği yazılıdır. Daha sonra Ebu Nidal bir uçağın kaçırılması veya havaya uçurulmasını önerecek, 5 Eylül 1986 günü Ebu Nidal Örgütü Hindistan Karaçi Havaalanında Bombay-New York seferini yapmak üzere olan PanAm Havayolları 73 sefer numaralı uçağı kaçırılmasını sağlayacaktır. Silahlı saldırganlar 389 yolcu ve müretebatı 16 saat boyunca rehin tutulacaktır. Bu sürenin sonunda el bombaları patlayacak, 16 kişi ölecek, 100’ün üzerinde kişi de yaralanacaktır. 21 Aralık 1988 tarihinde Frankfurt-New York seferini yapan diğer bir uçak İskoşçya’nın Lockerbie kasabasının üzerinde patlayacaktır. Patlamaya kargo kısmına konulan bir bombanın sebep olduğu belirlenirken, saldırıda 259 yolcu ve mürettebat ile köydeki 11 kişi ölecektir. [13] 31 Ocak 2001 günü Lockerbie davasının görüldüğü İskoç mahkemesi Libya Arap Havayolları eski güvenlik şefi olan Abdelbaset Ali Mohmed Al Megrahi’yi saldırıyla ilişkisi olduğu gerekçesiyle mahkum etmiştir. Ebu Nidal Örgütü ile bağlantı sağlayan bir delil ortaya çıkmamıştır. Haziran 2007’de Megrahi’ye karara itiraz etme hakkı tanınmıştır.
Diğer saldırılar
İstanbul sinagog katliamı

26 Eylül 1986 günü Ebu Nidal ile ilişkili oldukları sanılan saldırganlar ayin sırasında İstanbul’daki Neve Şalom Sinangoguna saldırmşlar, saldırıda aralarında 7 hahamın bulunduğu 22 kişi ölmüştür. [14][15]
BCCI ile bankacılık

1980’li yılların sonuna doğru İngiliz MI5 ve MI6 gizli servisleri Bank of Credit and Commerce International (BCCI) bankasıyla Ebu Nidal Örgütü arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Temmuz 1991’da bankanın 7 ayrı ülkedeki şubeleri yolsuzluk gerekçesiyle basılmış ve gözlem altına alınmıştır. İngiltere Merkez Bankası mali danışman olan Price Waterhouse’dan soruşturmayı yürütmesini istemiştir. Hazırlanan rapor 24 Haziran 1991’de sunulacak ve raporda geniş yolsuzluk yapıldığı, terörist sayılabilecek çeştil grupların Londra’da hesap açmalarına izin verildiği belirlenecektir. Rapora göre bankanın sloane Street Şubesinin müdürü 1987 yılında MI5 yetkililerine verdiği ifadede Ebu Nidal’in bizzat bankaya geldiğini, takma isim kullandığını ve kendisiyle yüzyüze görüştüğünü daha sonradan Ebu Nidal’in fotoğraflarını görünce farkına vardığını iletecektir. Raporda yeralan ek bilgilere göre MI5, Ebu Nidal’in Varşova’da kurulu bulunan SAS isimli bir şirket aracılığıyla örgüte ait mali işleri hallettiği silah satışı vb gibi usulsüz işlerde bankanın arcılığının da kullanıldığını belirtir. [16] Avrupalı ve Amerikalı silah kaçakçılarının silah satmak için Ortadoğu kökenli bir aracı aradıkları zaman Ebu Nidal örgütünün paravan şirketiyle iş yaptıkları anlaşılmaktadır. 1987 yılıyla bankanın kapatıldığı 1991 yılına kadarki örgütün cari işlemler İngiliz gizli servisi ve CIA tarafından sadece izlenmiş, herhangi bir durdurma veya kovuşturma girişinde bulunulmamıştır.
Ölümü

Lockerbie üzerinde patlatılan PanAm uçağı olayından sonra Kaddafi Batı ülkeleriyle bozulan diplomatik ilişkilerini güçlendirmek amacıyla Ebu Nidal ile arasına mesafe koymak ister ve onu sınırdışı eder. Tekrar Bağdat’a dönen Ebu Nidal ülkeye girişte sahte bir yemen pasaportu kullansa da 2001 yılında artık gizlenmeksizin ülkede bulunmaktadır. Ebu Nidal 1994 yılında Beyrut’da Ürdünlü bir diplomatı öldürmekten suçlandığı 2001 yılındaki davada yokluğunda idama mahkum edilmiştir. Ebu Nidal’in nasıl ve hangi koşullar altında öldüğü bilinmemektedir, çok sayıda rivayet bulunmaktadır. ABD kaynaklı askeri istihbarat dergisi Jane’s, Ebu Nidal’in 2002 yılında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in emriyle olası ABD işgali sırasında casusluk yapabileceği tehlikesinden ötürü öldürüldüğünü belirtir. 19 Ağustos 2002 tarihli Filistin Yönetiminin resmi yayın organı El-Ayyam’a göre ise Ebu Nidal 3 gün önce kendisine Irak gizli servisi Muhaberat tarafından sağlanan Bğadat’daki villasında çok sayıda kurşun yarasından ölmüştür. Irak istihbarat şefi Tahir Celil Habbuş 21 Ağustos 2002 günü yaptığı basın toplantısında Ebu Nidal’in cesedine ait fotoğrafları gösterecek ve kafatasından çıkan tek kurşunla öldüğüne dair adli tıp raporunu sunacaktır. Buna göre Saddam Hüseyin’i devirmek için Kuveyt ve Suudi hükümetiyle birlikte plan yapan Ebu Nidal’in evine baskın düzenlenmiş ve kıyafetlerini giymek için izin isteyen Nidal kendisini vurarak intihar etmiştir. Sunday Times yazarları Marie Colvin ve Sonya Murad, Ebu Nidal’in Irak gizli servisince öldürüldüğünde ısrar edecek, Ebu Nidal’in üzerinde Irak’a yapılacak olan ABD saldırısına dair evrak bulunduğunu bildirecektir. Ekim 2008’de yayınlanan eski özel güvenlik birim raporlarında Ebu Nidal’in Kuveyt üzerinden ABD’ye bilgi sağladığı anlaışmış ve Irak hükümetince evine baskın yapılarak öldürülmüştür. ABD’nin Kuveyyt üzerinden Saddam ile El Kaide arasında ilişkileri gösteren belge ve bilgi peşinde olduğu tahmin edilmektedir. Resmi açıklamaya göre Ebu Nidal 29 Ağustos 2002 günü Bağdat’daki el-Karah mezarlığına defnedilmişti. Mezarda isim yerine sadece M7 yazmaktadır.

Ebu Nidal

Kategori: 1 — gereksizbiri @ 9:09 am

Gençliği

Ebu Nidal Mayıs 1937’de liman kenti Jaffa’da doğar. Bugün Tel Aviv’in bir kısmı olan yer o zamanlarda Filistin İngiliz Yönetimi altında Akdeniz kıyısındadır. Babası Hacı Halil El Banna, kazancını 24 kilometrekare portakal bahçesinden kazanan zengin bir tüccardır. Toprakları Jaffa’dan Majdal’a dek uzanır. Bugün bu topraklar İsrail’deki Aşkelon bölgesindedir. Ebu Nidal ailesine ait denize bakan lüks üç katlı taş binada büyür. [4]Bu bina günümüzde İsrail askeri mahkeme binası olarak kullanılmaktadır. Ebu Nidal’in kardeşi Muhammed Halil El Banna’nın gazeteci Yossi Melman’a yaptığı açıklamaya göre babaları Filistin’deki en zengin kişiydi. [5] anlatımlarına göre ailelerine ait olan ve buügn Rmat Hakovesh kibbutz arazisi içinde kalan Al-Banna toprakları onlara aittir. Geri alamayacaklarını bilseler de bu arazilere ait tapu belgeleri hala ailenin arşivinde bulunmaktadır. Halil’in zenginliği birden çok eş alabileceği anlamına geliyordu. 1985 yılında Ebu Nidal ender verdiği Der Spiegel dergisi röportajda babasının 13 eşi, 16 oğlu, 8 kızı olduğunu söyler.[6] Ebu Nidal’in annesi babasının ikinci eşidir. Evdeki temizlikçilerden bir tanesi olan 16 yaşındaki genç Alevi kızıyla evlenmesine ailesi karşı çıksa da evlenecek, bu yüzden çocuklarından Ebu Nidal küçük yaştan itibaren diğer kardeşlerince dışlanacaktır. Babası tarafından Jaffa’daki Fransız Roman Katolik misyoner okuluna gönderilir. Babası 1945 yılında ölünce tüm aile annesini evden atacak, 7 yaşındaki Ebu Nidal büyük kardeşlerince Kudüs’deki zamanın en iyi özel müslüman okuluna gönderilir. Ebu Nidal’in kimseye güvenmeyen dengesiz ve önceden kestirilemez yapısı çocukluğunda küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmesine ve kardeşlerince dışlanmasına bağlanır.
1948 Arap-İsrail Savaşı

Ebu Nidal’in ailesinin Yahudi toplumuyla iyi ilişkileri bulunmaktaydı, hatta daha sonra İsrail Devletinin ilk cumhurbaşkanı olan Chaim Weizmann’ı evinde sık sık ağırlamıştır. 1948 Arap-İsrail Savaşından az önce Jaffa kuşatma altındadır. Hayat koşulları zorlaşmış, ailenin gelir kaynağı olan narenciye işleri bozulacaktır. Şehir merkezinde patlamalar olmakta ve Jaffa’da yiyecek sıkıntıları yaşanmaktadır. Ancak ailenin Yahudilerle olan iyi ilişkileri aileye yardımcı olamayacak ve Jaffa’yı terk edeceklerdir. Majdal’a kaçan aile, buraya gelen Yahudi silahlı militanları yüzünden buradan da ayrılmak zorunda kalacaktır. Aile Mısır kontrolünde olan Gazze’deki al-Burj mülteci kampına sığınmak zorunda kalacaktır. Aile burada 9 ay boyunca çadırda yaşayacak, Birleşmiş Milletler yardımlarına muhtaç şekilde gçen bu zaman Ebu Nidal’i çok etkileyecektir. Hizmetçilerin arasında lüks bir hayat sürerken yoksulluğa batar. Ailenin ticaret alanındaki becerisi ve kaçarken yanlarına aldıkları küçük miktardaki sermaye sayesinde yeniden ticaret işine başlayacaklardır. Mülkleri olan narenciye bahçeleri 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan eden İsrail Devleti toprakları altında kalmıştır. Aile Batı Şeria’daki Nablus’a yerleşecek ve gençlik yılları burada geçecektir. 1955 yılında liseden mezun olacaktır. Kahire Üniversitende mühendislik eğitimi görmek için başvuracak ancak iki yıl sonra Nablus’a diplomasız dönecektir. 18 yaşında Arap milliyetçi Baas Partisine girecektir. Ancak Ürdün kralı Hüseyin 1957 yılında partiyi kapatacaktır. Ebu Nidal Suudi Arabistan’a gidecek ve 1960 yılında Riyad’da boya ve elektrik işleri üzerine bir işyeri açar. Bir iddiaya göre ise Aramco firmasında işçilik yapar. Annesine çok bağlı kalacak ve her yıl Nablus’a giderek onu ziyaret edecektir. 1962 yılında ailesi yine Jaffa’dan kaçan bir ailenin kızı olan müstakbel eşi Hiyam al-Bitar ile tanışır. Çiftin Nidal isminde bir oğulları ve Bisan ile Naifa isimli kızları dünyaya gelecektir.
Siyasi hayatı

Suudi Arabistan’da kendilerine Filistin Gizli Örgütü diyen bir grup genç Filistinliye yardım eder. Aramco’daki patronu onun siyasal faaliyetleri ve koyu İsrail karşıtlığı yüzünden işten atacaktır. Durumdan haberdar olan Suudi Arabistan hükümeti Ebu Nidal’ı hapsedecek, işkence edecek ve sınırdışı edecektir.[7] Nablus’a eşiyle beraber döner ve Filistin Kurtuluş Örgütündeki Yaser Arafat’ın El Fetih grubuna dahil olur. Haziran 1967’ye kadar çeşitli işlerde çalışır, siyasetin içinde çok aktif değildir. Ancak bu tutumu 1967 yılındaki Altı Gün Savaşıyla değişecektir. Savaş sonunda İsrail, Golan Tepelerini, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı elegeçirecektir. Jaffa’dan savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Nablus’un İsrail tankları tarafından işgal edildiğini görünce İsrail’e karşı öfkesi büyük bir kine dönüşür. Bu kinde Suudi Arabistan’da maruz kaldığı tutumun da yeri vardır. Kral Hüseyin Ürdün’den Filistin Kurtuluş Örgütünü kovduğu zaman Ebu Nidal Irak’dadır. Ürdün’ün başkenti Amman’a gider ve Impex adında bir şirket kurar. El Fetih yeraltı örgütüne dahil olur ve örgütte kullanmak için isim sorulduğunda oğlu Nidal’dan ileri gelen Nidal’in babası anlamında Ebu Nidal ismini alacaktır. Bu ismin ayrıca mücadelenin babası anlamı da vardır.Onu yakından tanıyanlar tarafından düzenli titiz bir örgüt lideri olarak tanımlanır. Impex kısa süre sonra El Fetih faaliyetleri için bir paravan olacak, örgüt üyeleri burada toplantılar yapacak ve para kaynağı sağlayacaktır. Bu şekilde örgütlenen yapı Ebu Nidal’in iş kariyerinin de zirvesine işaret edecektir. Ebu Nidal Örgütü tarafından işletilen şirketler onu zengin birisi yapacak, ayrıca uyguladığı siyasi şiddet eylemlerini finanse ederek paravan görevi sağlayacak, paralı askerlik faaliylerinin, silah satışlarının gerçekleştirilmesine imkan tanıyacaktır. Örgütlenmedeki başarısını gören Ebu İyad, 1968 yılında onu Khartum Sudan’daki El Fetih temsilciliğine getirecektir. “Kara Eylül” olaylarından 2 ay önce Temmuz 1970’de aynı görevle Bağdat’a gönderilir. Kara Eylül olarak bilinen olaylarda Ürdün’de Kral Hüseyin’in ordusu ülkeden Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerini atacak, 10 gün süren operasyonlar sırasında 5.000 ila 10.000 Filistinli hayatını kaybedecektir. Olaylar sırasında Ebu Nidal’in Ürdün’de bulunmayışı saldırıyı önceden haber alıp kaçtığı yolunda spekülasyonlara yol açacaktır.
Filistin Kurtuluş Örgütü eleştirisi

Filistin Kurtuluş Örgütü Ürdün’den atılmadan hemen önce ve izleyen 3 yıl boyunca birçok radikal Flistinli ve Arap gruplar Filistin Kurtuluş Örgütünden ayrılarak İsrail askeri ve sivil hedeflerine saldıracaktır. Hedefler arasında bölge dışındaki İsrail sivilleri de olacaktır. kurulan silahlı örgütler arasında bazıları; George Habbaş’ın PFLP, DFLP, Arap Kurtuluş Cephesi, As-Saiqa, o dönemde Ahmed Jibril tarafından yönetilen Filistin Kurtuluş Cephesi, Yaser Arafat’ın El Fetih örgütüyle bağı bulunan Kara Eylül örgütleri sayılabilir. Ürdün’den atılma olayından sonra Ebu Nidal Filistin Kurtuluş Örgütünün Irak’daki radyo istasyonu aracılığıyla Filistin’in Sesi Radyosunda örgütü korkaklıkla suçlayacak ve kral Hüseyin ile ateşkes imzalanmasını eleştirecektir. 1971’de Şam’da yapılan El Fetih 3.Kongresinde ise Ebu Nidal örgüt içinde Arafat’a karşı sol ittifakın lideri konumuna gelir. Ebu Davud,[8] Filistinli aydın Naci Alluş ile beraber Arafat’a karşı kampanya başlatan Ebu Nidal, Arafat’ın Filistin halkının düşmanı olduğunu söyleyecek, El Fetih örgütü içinde daha fazla demokrasi isteğini dile getirecek ve kral Hüseyin’den intikam alınmasını savunacaktır. Katıldığı son El Fetih kongresine damgasını vurur.
İlk operasyonları ve El-Fetih’den atılması

Ebu Nidal’in ilk operasyonu 5 Eylül 1973 günü olur. Silahlı 5 kişi Al-Iqab (Cezalandırma) örgütü adına Paris’deki Suudi Arabistan Elçiliğini ele geçirip, içerideki 11 kişiyi rehin alırlar. Kral Hüseyin’e karşı suikast planladığı için Şubat 1973’de Ürdün’de hapse atılan Ebu Davud serbest bırakılmazsa binayı içindekilerle beraber havaya uçaracaklarını bildirirler. Aynı gün Cezayie kentinde 56 ülkenin devlet başkanları Bağlantısızlar Hareketinin 4. Konferansı için biraraya gelmiştir. Patrick Seale’e göre [9] Irak devlet başkanı Ahmed Hasan al-Bakr, toplantının Cezayir’de yapılmasını kıskandığı için Ebu Nidal’e toplantıları sabote etmesi için talimat verdiğini ve diplomatların rehin alınması olayını tezgahlamıştır. Elçilik binasının sarılmasının ardından üçüncü günde Filistin Kurtuluş Örgütünün de araya girmesiyle silahlı saldırganlar teslim olacaktır. Ancak Ebu Davud’un salıverilemsi karşılığı Ürdün kralına 12 milyon dolar Kuveyt hükümetince ödenmiştir. Filistin Ulusal Yönetimi başkanı Mahmud Abbas, bu olaydan sonra Ebu Nidal’e çok sinirlenmiş ve onu artık bir paralı asker olarak değerlendirmeye başlamıştır. Basında saldırı El Fetih’e bağlı olan Kara Eylül adlı örgüte mal edilse de, iddialara göre eylem Ebu Nidal tarafından Yaser Arafat’ın yardımcısı Ebu Iyad onay vermiştir. Ancak saldırıdan sonra Ebu Nidal ile görüşmeye giden heyette bulunan Ebu Iyad bu tür saldırıların harekete zarar verdiğini söyleyerek bu tür girişimleri maceracılık olarak mahkum edecektir. Bunun üzerin Irak hükümeti saldırıyı kendilerinin azmettirdklerini açıklayacaktır. İki ay sonra yani Ekim 1973 Yom Kippur Savaşından az sonra Cenevre’de barış görüşmelerinin yapılması konuşulurken Ebu Nidal Örgütü, Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü adına Hollanda KLM havayollarına ait bir yolcu uçağını kaçıracaktır. Uçak kaçırma eyleminin amacı El Fetih’e herhangi bir barış görüşmesine temsilci göndermemesi için bir uyarı olarak değerlendirilmiştir. Karşılık olarak Yaser Arafat Ebu Nidal’i Mart 1974’de El Fetih’den atar, iki lider ve örgüt arasında köprüler atılır.
Ebu Nidal Örgütü

Ebu Nidal Örgütünün eylemleri belirli bir siyasi hatta ve prensibe göre değil daha çok farklı çıkar ilişkilerine göre şekillenecek ve paralı asker mantığı dikkat çekecektir. Gerçekleştirilen farklı eylemlerde farklı örgüt isimleri kullanılmıştır: El Fetih-Devrimci Konsey, Filistin Ulusal Bağımsızlık Hareketi, Kara Haziran, Kara Eylül, Devrimci Arap Tugayları, Sosyalist Müslümanların Devrimci Örgütü, Mısır Devrimi, Devrimci Mısır, Al-Asifa (Fırtına), Al-Iqab (Cezalandırma) ve Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü. Ebu Nidal grubu için Kara Haziran ismini seçmiştir, bu ismi seçmekteki amacı 1976 yılında Lübnan’daki Hristiyanlar lehine müdahale eden Suriye müdahalesini eleştirmekti. Ancak grup 1981 yılında Irak’daki üslerini terk edip Suriye’ye geçince ismi El Fetih-Devrimci Konsey olacaktır. Artık grup Ebu Nidal Örgütü veya Ebu Nidal grubu olarak adlandırılmaktadır.
Kaddafi ile ilişkileri

Libya lideri Muammer Kaddafi ile Ebu Nidal’in iyi dost oldukları iddia edilmektedir. Ebu Nidal 1986 yılında Suriye’de bulunan örgütünü Libya’ya kaydırmaya başlayacaktır. Eylemlerinden ötürü Suriye hükümeti tarafından istenmeyen adam ilan edilen Ebu Nidal uluslararası kamuoyunda Suriye’yi zor durumda bırakmaktaydı. Ebu Nidal’in kendisiyle ilgisi olmayan saldırı ve eylemleri de sahiplenmesi Suriye’nin durumunu zorlaştırıyordu. Libya’ya örgütün taşınması Mart 1987’de sona erer. Trablus’a yerleşen Ebu Nidal Kaddafi ile yakın ilişkiler kurar. İki taraf da bu dostluktan faydalanmaktaydı. Ebu Nidal kendisine sürekli bir güvence ve destekçi bulmuş, Kaddafi ise kendi gizli servisinin yapamayacağı işleri yaptıracağı bir paralı asker grubu bulmuştu. Libya’da Ebu Nidal zaten baskın olan otoritesini daha da baskınlaştıracaktır. Onun izni olmadan örgüt içinde hiçbir toplantı yapılamaz, seyahat edilemez. Nerede yaşadığı ise sır gibi gizli tutulurdu.
Roma ve Viyana

Ebu Nidal Libya gizli servisinin yardımıyla Suriye’deyken kendisinin en görkemli, Filistin Kurtuluş Örgütü için ise en zarar verici eylemini gerçekleştirecektir. 27 Aralık 1985 günü saat silahlı 4 kişi Roma Leonardo Da Vinci Havalanındaki İsrail El al Havayollarına ait bilet ofisine yaklaşıp ateş açarlar. Saldırıda 16 kişi ölür, 99 kişi yaralanır. Aynı dakikalarda Viyana Uluslararası Havalanında Tel Aviv’e uçmak bavul işlemlerini yaptıranyolculara 3 kişi el bombalarıyla saldıracak; 2 kişi ölecek, 39 kişi yaralanacaktır. Avusturya ve İtalya hükümetleri Filistin sorununda Filistin Kurtuluş Örgütüne sempatiyle bakmaktaydı, saldırı sırasında ise İsrail ile Filsitin arasında barış görüşmeleri yapılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Saldırının özellikle bu ülke topraklarında olması bu ülkedeki Filsitin sorununa dair kamuoyunun fikrini değiştirmek olduğu yönünde değerlendirilecektir. Saldırıdan sonra Libya haber ajanslarında saldırıyı sahiplenen açıklamalarda bulunulurken, Sabra ve Şatila Katliamının intikamı olarak değerlendirilmiştir. [10] Saldırının Filistin Kurtuluş Örgütünün saygınlığına verdiği zarar inanılmazdır. Avrupa kamuoyu Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ebu Nidal Örgütü arasındaki farkı bilmediğinden tüm Filistinliler suçlanmış ve kamuoyu desteği yitirilmiştir.
Libya’nın bombalanması

15-16 Nisan 1986 akşamı ABD savaş uçakları İngiliz üslerinden kalkarak Trablus ve Bingazi’yi bombalar. Saldırıda düzinelerce insan ölür, ölenler arasında Kaddafi tarafından evlat edilen bebek Hanna Kaddafi de bulunmaktadır. ABD saldırısının 5 Nisan’da Berlin’deki bir gece klubündeki ABD askerlerine yapılan saldırıya karşılık olduğu şeklinde değerlendirme yapılacaktır.[11]
İddia edilen intikam eylemleri

Ebu Nidal Örgütünün eski sorumlularından Atef Ebu Bekir’e göre [12] Kaddafi Ebu Nidal’den Libya’ya yapılan saldırıların intikamını alması için ABD ve İngiltere’ye saldırmasını istemiş, bunun için Libya gizli servis şefi Abdullah el-Sunusi’yi de talimat vermiştir, bu kapsamda Lübnan’da iki İngiliz öğretmen ve bir Amerikalı kaçırılmıştır. Kaçırılanların cesetleri 17 Nisan 1986’da Beyrut’un doğusunda başlarında kurşun yaraları olduğu şekilde bulunmuştur. Cesetlerin yanında bulunan notta bir CIA ve iki İngiliz casusunun Arap Komando Hücresi tarafından infaz edildiği yazılıdır. Daha sonra Ebu Nidal bir uçağın kaçırılması veya havaya uçurulmasını önerecek, 5 Eylül 1986 günü Ebu Nidal Örgütü Hindistan Karaçi Havaalanında Bombay-New York seferini yapmak üzere olan PanAm Havayolları 73 sefer numaralı uçağı kaçırılmasını sağlayacaktır. Silahlı saldırganlar 389 yolcu ve müretebatı 16 saat boyunca rehin tutulacaktır. Bu sürenin sonunda el bombaları patlayacak, 16 kişi ölecek, 100’ün üzerinde kişi de yaralanacaktır. 21 Aralık 1988 tarihinde Frankfurt-New York seferini yapan diğer bir uçak İskoşçya’nın Lockerbie kasabasının üzerinde patlayacaktır. Patlamaya kargo kısmına konulan bir bombanın sebep olduğu belirlenirken, saldırıda 259 yolcu ve mürettebat ile köydeki 11 kişi ölecektir. [13] 31 Ocak 2001 günü Lockerbie davasının görüldüğü İskoç mahkemesi Libya Arap Havayolları eski güvenlik şefi olan Abdelbaset Ali Mohmed Al Megrahi’yi saldırıyla ilişkisi olduğu gerekçesiyle mahkum etmiştir. Ebu Nidal Örgütü ile bağlantı sağlayan bir delil ortaya çıkmamıştır. Haziran 2007’de Megrahi’ye karara itiraz etme hakkı tanınmıştır.
Diğer saldırılar
İstanbul sinagog katliamı

26 Eylül 1986 günü Ebu Nidal ile ilişkili oldukları sanılan saldırganlar ayin sırasında İstanbul’daki Neve Şalom Sinangoguna saldırmşlar, saldırıda aralarında 7 hahamın bulunduğu 22 kişi ölmüştür. [14][15]
BCCI ile bankacılık

1980’li yılların sonuna doğru İngiliz MI5 ve MI6 gizli servisleri Bank of Credit and Commerce International (BCCI) bankasıyla Ebu Nidal Örgütü arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Temmuz 1991’da bankanın 7 ayrı ülkedeki şubeleri yolsuzluk gerekçesiyle basılmış ve gözlem altına alınmıştır. İngiltere Merkez Bankası mali danışman olan Price Waterhouse’dan soruşturmayı yürütmesini istemiştir. Hazırlanan rapor 24 Haziran 1991’de sunulacak ve raporda geniş yolsuzluk yapıldığı, terörist sayılabilecek çeştil grupların Londra’da hesap açmalarına izin verildiği belirlenecektir. Rapora göre bankanın sloane Street Şubesinin müdürü 1987 yılında MI5 yetkililerine verdiği ifadede Ebu Nidal’in bizzat bankaya geldiğini, takma isim kullandığını ve kendisiyle yüzyüze görüştüğünü daha sonradan Ebu Nidal’in fotoğraflarını görünce farkına vardığını iletecektir. Raporda yeralan ek bilgilere göre MI5, Ebu Nidal’in Varşova’da kurulu bulunan SAS isimli bir şirket aracılığıyla örgüte ait mali işleri hallettiği silah satışı vb gibi usulsüz işlerde bankanın arcılığının da kullanıldığını belirtir. [16] Avrupalı ve Amerikalı silah kaçakçılarının silah satmak için Ortadoğu kökenli bir aracı aradıkları zaman Ebu Nidal örgütünün paravan şirketiyle iş yaptıkları anlaşılmaktadır. 1987 yılıyla bankanın kapatıldığı 1991 yılına kadarki örgütün cari işlemler İngiliz gizli servisi ve CIA tarafından sadece izlenmiş, herhangi bir durdurma veya kovuşturma girişinde bulunulmamıştır.
Ölümü

Lockerbie üzerinde patlatılan PanAm uçağı olayından sonra Kaddafi Batı ülkeleriyle bozulan diplomatik ilişkilerini güçlendirmek amacıyla Ebu Nidal ile arasına mesafe koymak ister ve onu sınırdışı eder. Tekrar Bağdat’a dönen Ebu Nidal ülkeye girişte sahte bir yemen pasaportu kullansa da 2001 yılında artık gizlenmeksizin ülkede bulunmaktadır. Ebu Nidal 1994 yılında Beyrut’da Ürdünlü bir diplomatı öldürmekten suçlandığı 2001 yılındaki davada yokluğunda idama mahkum edilmiştir. Ebu Nidal’in nasıl ve hangi koşullar altında öldüğü bilinmemektedir, çok sayıda rivayet bulunmaktadır. ABD kaynaklı askeri istihbarat dergisi Jane’s, Ebu Nidal’in 2002 yılında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in emriyle olası ABD işgali sırasında casusluk yapabileceği tehlikesinden ötürü öldürüldüğünü belirtir. 19 Ağustos 2002 tarihli Filistin Yönetiminin resmi yayın organı El-Ayyam’a göre ise Ebu Nidal 3 gün önce kendisine Irak gizli servisi Muhaberat tarafından sağlanan Bğadat’daki villasında çok sayıda kurşun yarasından ölmüştür. Irak istihbarat şefi Tahir Celil Habbuş 21 Ağustos 2002 günü yaptığı basın toplantısında Ebu Nidal’in cesedine ait fotoğrafları gösterecek ve kafatasından çıkan tek kurşunla öldüğüne dair adli tıp raporunu sunacaktır. Buna göre Saddam Hüseyin’i devirmek için Kuveyt ve Suudi hükümetiyle birlikte plan yapan Ebu Nidal’in evine baskın düzenlenmiş ve kıyafetlerini giymek için izin isteyen Nidal kendisini vurarak intihar etmiştir. Sunday Times yazarları Marie Colvin ve Sonya Murad, Ebu Nidal’in Irak gizli servisince öldürüldüğünde ısrar edecek, Ebu Nidal’in üzerinde Irak’a yapılacak olan ABD saldırısına dair evrak bulunduğunu bildirecektir. Ekim 2008’de yayınlanan eski özel güvenlik birim raporlarında Ebu Nidal’in Kuveyt üzerinden ABD’ye bilgi sağladığı anlaışmış ve Irak hükümetince evine baskın yapılarak öldürülmüştür. ABD’nin Kuveyyt üzerinden Saddam ile El Kaide arasında ilişkileri gösteren belge ve bilgi peşinde olduğu tahmin edilmektedir. Resmi açıklamaya göre Ebu Nidal 29 Ağustos 2002 günü Bağdat’daki el-Karah mezarlığına defnedilmişti. Mezarda isim yerine sadece M7 yazmaktadır.

Komünizm

Komünizm, komünistlik veya ortakçılık, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir. Komünizm sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx’ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum geçecektir.

Komünizm’in temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması, karşıt görüşlüleri için "ütopya" olarak atfedilir ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağına inanılır.

Paris Komünü, gerçek anlamda komünal sistem yaşayabilmiş tek topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncüllüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında Anarko-komünist hareketle şekillenen (yaklaşık 4 yıl sürmüştür) toprakların kollektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünal topluluklarda kurulmuştur.

Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Leninizm (Marksizm-Leninizm)’dir. Marksizm-Leninizm’e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya rejimi başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.

Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm’in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin’in "Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı" adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter’in "Yoldaş Lenin’e Açık Mektup", Gilles Dauvé ve François Martin’in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.

Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizm’dir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm’i eleştirir. Peter Kropotkin, Nestor Makhno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizm’den "sınıf" gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devlet’in kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzdende sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda "diktatörlük", "devlet kapitalizm"i ya da "bir sözde zümrenin, toplum üzerinde iktidarı’na yol açacağını düşünür.

İlkel Komünizm

Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx’tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon’un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hıristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika’daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.

16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere’de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895’te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell’in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.

Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.

Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.

Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa’da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler.Aslında gerçek anlamda komünizm,19. yüzyılın ortalarından itibaren filizlenmiştir.Komünizmin tabiri,Karl Marx ve Fredrih Engels’in ortak yapıtları olan Komünist Manifesto adlı kitapta açıklanmıştır.Burdan yola çıkarsak,aslında komünizmin yaklaşık 1,5 asırlık bir geçmişi vardır.
Anarşist Komünizm

Ana madde: Anarşizm

Anarşist Komünizm 14. yüzyılda bir red ve bir istekten doğan anarşizmin komünist koludur. Reddedilen otoritedir. Nitekim anarşist kuramcı Proudhon 1851′de "artık ne kilise’de ne de devlet içinde,ne toprakta ne de parada da otorite olmalıdır" diyordu. İstenilen de özgürlüktür.

Anarşist düşünce Marx’ın bilimsel sosyalizmiyle çelişir. Anarşizmin ispanyadaki kurucusu Guiseppe Fanelli ile 1. Enternasyonale katılan Bakunin, "dünyada eşitlik, komünler içinde serbestçe örgütlenmiş ve federasyon haline gelmiş üretim birliklerindeki kolektif mülkiyetin ve emeğin kendiliğinden örgütlenmesiyle gerçekleşmek zorundadır" der. Nitekim, daha Enternasyonal’ın başlangıcında işçiler ikiye bölünmüştü. Biri Marxçı diğeri Proudhoncu olan bu iki akım özellikle cenevre(1866) ve Lozan(1867) kongrelerinde çatıştı. 1. Enternasyonal’den sonraki kongrelerde anarşistler yenik düştü. Anarşistlerin öncülerine göre yapacakları propaganda yeniden gözden geçirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle italyan anarşistler,1877 de şiddet kullanmayı önerdiler: "sosyalist ilkelerin eylemlerle ortaya konmasına yönelen ayaklanma, en etkin propaganda aracıdır. Bu araç kitleleri yanıltmadan ve bozmadan en derin toplumsal katmanlara nüfuz edebilir ve enternasyonal’in desteklediği mücadelede insanlığın diri güçlerini yanına çekebilir"(1876 da Cafieronun Malatestaya yazdığı mektup). Bu düşünceden hareket eden italyan anarşistleri, Benevento’da taşra arşivlerini ateşe vermeye ve yoksullara para dağıtmaya giriştiler. yapılan baskılar anarşist düşüncenin yayılmasına, özellikle ispanya ve rusyada engel olamadı. Bu arada Bakunin ve Kropotkin, eksiksiz ve evrensel nitelikte olduğunu düşündükleri bir eğitim sistemi ortaya koyarak Proudhon’un düşüncelerini geliştirdiler.

Anarşist Komünizmin örgütlü pratikleri, kendisini tarihte Ukrayna ve İspanya iç savaşında gösterir.
Marksizm

Ana madde: Marksizm

Diğer sosyalistler gibi Marx ve Engels de kapitalizme ve işçinin sömürülmesine son verme yolları aradılar. Fakat erken dönem sosyalistler genellikle uzun süreli bir sosyal reformu önermekte iken, Marx ve Engels devrimin sosyalizme giden tek yol olduğunu söylediler.

Marksizm’de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir. Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır. Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler. Ancak Hegel’e göre bu dünya asla ulaşılamayacak olan idealar dünyası tarafından yönetilirken, Marx’a göre komünizm maddeler dünyasından, özellikle de üretim araçlarının gelişiminden ortaya çıkar.

Marksizm sınıf çatışma ve devrimci mücadele sürecinin proletarya için zaferle sonuçlanacağını ve özel mülkiyetin zamanla ortadan kalkarak üretim araçlarının topluma ait kılınacak bir komünist toplumun kurulacağını ileri sürer. Marx komünist yaşam hakkında az şey yazmış ve yalnızca komünist toplumu oluşturan en temel belirtileri vermiştir. Açıktır ki, bu insanın altından kalkabileceği tasarıların çok az sınırlandığı bir bolluğu gerektirir. Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır. Alman İdeolojisi (1845) Marx’ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir: Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.

19. yüzyılın son yarısında sosyalizm ve komünizm terimleri genellikle birbirlerinin yerine kullanılmaya başladılar. Ancak Marx ve Engels sosyalizmi toplumun üretim araçlarını ortak olarak kullandığı ama bazı sınıf farklılıklarının hâlâ bakî olduğu bir geçiş aşamasını tanımlamak için kullandılar. Komünizm terimini de tüm sınıf farklarının ortadan kalktığı, insanların uyum içinde yaşadığı ve devlete artık ihtiyaç duyulmadığı nihai bir aşama için kullandılar.

Özellikle daha sonra Lenin tarafından geliştirilen bakış açıları, 20. yüzyılın komünist partilerinin harekete geçirici niteliklerinin temelinin oluşturulmasını sağladı. Sonraki yazarlar Marx’ın bakış açısını biraz değiştirerek, komünizm tam olarak yerleşmeden önce uzun bir sosyalizm sürecinin gerektiğine inanmış ve böyle toplumların geliştirilmesinde devlete merkezî bir rol tanımışlardır.

Marx’ın Mihail Bakunin gibi çağdaşları benzer fikirleri desteklediler ama sınıfsız topluma nasıl ulaşılacağı konunda fikir ayrılığına düştüler. Günümüzde işçi hareketinde Marksistler ve anarşistler arasında bir ayrım vardır. Anarşistler tüm devlet biçimlerine karşıdır ve onu ortadan kaldırmak isterler. Anarşist komünistler sınıfsız topluma derhal geçilmesini ister.
Komüntern

Ana madde: Marksizm–Leninizm

Modern dünyada geniş ölçekli bir sosyalizm kurma fikri üzerine ilk çaba Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’nde gerçekleşti. Bolşevikler ve Lenin’in önderliğinde yapılan devrim, Marksistlerin kendi arasında da komünizm üzerine önemli pratik ve kuramsal tartışmalar başlattı. Marx’ın kuramı devrimlerin yerleşik ve büyük bir işçi sınıfının oluştuğu ileri kapitalist ülkelerde olacağını farz ediyordu. Bununla birlikte muazzam büyüklükteki cahil köylüleriyle ve küçük sanayisiyle Avrupa’nın en fakir ülkesiydi. Bu şartlar altında onların ideolojik vazifelerine göre öncelikle bir işçi sınıfının yaratılması gerekiyordu.

Bu nedenle sosyalist Menşevikler, kapitalizm oluşmadan evvel sosyalist devrim isteyen Lenin’in komünist Bolşeviklerine karşı çıkıyorlardı. Bolşevikler iktidara geldiklerinde Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’yla olan ilgisinin kesilmesini isteyen halkın ve toprak reformuna isteyen köylülerin desteğini elde eden pragmatik ve siyasî olarak başarılı “barış, ekmek ve toprak” sloganlarının ötesinde bir programdan yoksun kaldılar.

Komünizm ve sosyalizm terimlerinin kullanımları 1917 yılında Bolşevikler isimlerini Komünist Parti olarak değiştirdiklerinde ve sosyalist ilkelere bağlı tek parti rejimi kurduklarında değişti. Devrimci Bolşevikler ılımlı sosyalist hareketlerle olan bağlarını kopardılar ve İkinci Enternasyonal’den çekilerek 1919 yılında Üçüncü Enternasyonal’i ya da Komintern’i kurdular. Bundan böyle Komünizm terimi Komintern şemsiyesi altında toplanan partilerin ideolojilerini belirtmek için kullanılır oldu. Programları sosyalist iktisadın geliştirilmesini olduğu kadar, proletarya diktatörlüğünün kurulmasını sağlayacak olan dünya işçilerinin devrim için birleşmesi çağrısında bulunuyordu. Sonunda devletin yavaş yavaş yok edilmesiyle uyumlu bir sınıfsız toplum oluşturacak programları tuttu. Sovyet komünistleri 1920’lerin başında, eski Rus İmparatorluğu’ndan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ya da Sovyetler Birliği’ni kurdular.

Lenin’in demokratik merkeziyetçiliğini izleyerek, komünist partiler hiyerarşik bir yapıyla örgütlendiler. Tabanda yalnızca partinin yüksek üyeleri tarafından onaylanmış ve parti disiplinine tamamen uyan seçkin kadrolardan oluşan etkin hücre üyeleriyle örgütleniyorlardı.

1918 ile 1920 arasında, Rusya İç Savaşı’nın ortasında yeni rejime tüm üretim araçlarını devletleştirdi. Ayaklanmalar ve köylülerin rahatsızlığı başlayınca, Lenin Yeni Ekonomi Politik’i (YEP/NEP) açıkladı. Bununla birlikte Josef Stalin’in liderlik için kişisel mücadelesi YEP’in sonunu hazırladı ve Stalin kendi otoritesini programı iptal etmek için kullandı.

Sovyetler Birliği ve Komünist Partiler tarafından yönetilen diğer ülkeler sosyalist iktisadi esaslar üzerine kurulu Sosyalist devletler olarak tanımlanırlar. Bu kullanım, onların sosyalist programı üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldırmak ve iktisat üzerinde devlet kontrolünü kurmak için benimsediklerini belirtir; bununla birlikte, kendilerini tam anlamıyla komünist olarak tanımlamazlar çünkü ortak mülkiyet henüz yoktur.
Stalinizm

Ana madde: Stalinizm

Sosyalizmin Stalinist versiyonu, bazı önemli değişikliklerle birlikte Sovyetler Birliğini ve dünya çapındaki Komünist Partileri şekillendirdi. Bu görüş büyük bir sanayileşme ve kamulaştırma programıyla komünizmi kurma ihtimali üzerinde duruyordu. Sanayinin hızlı gelişimi ve hepsinin ötesinde Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanması, bu bakış açısına dünya çapında bir destek sağladı ve hatta Stalin’in ölümünü izleyen on yılda, parti otuz yıl içinde komünizmin kurulmasını vadeden bir program benimsedi.

Bununla birlikte Stalin’in önderliğindeki Sovyet modelin iskeletiyle komünizme ulaşma düşüncesindeki bazı gedikleri kanıtlar gösterdi. Stalin Sovyetler Birliği’nde hayatın yönünü kontrol eden baskıcı bir devlet kurdu. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Nikita Kruşçev bu baskının büyüklüğünü kabul etti. Daha sonra bu büyüme azaldı, devlet memurları arasında Sovyet sisteminde gediklere yol açan rantçılık ve bozulma arttı.

Komintern’in faaliyetine rağmen, Sovyet Komünist Partisi Stalinist bir kuram olan “tek ülkede sosyalizm”i benimsedi. Sınıf mücadelesinin sosyalizmde daha zorlaşacağını söyleyen Stalinist görüşe göre eğer gerekliyse tek ülkede sosyalizmi kurmak mümkündü. Marksist enternasyonalizmden bu kopuş, “sürekli devrim” kuramını ortaya atarak dünya devriminin gerekliliğini vurgulayan Leon Troçki tarafından eleştirildi.
Troçkizm

Ana madde: Troçkizm

Troçki ve destekçileri “Sol Muhalefet”i oluşturdular ve platformları Troçkizm olarak anıldı. Fakat Stalin Sovyet rejiminin tam kontrolünü ele geçirmeyi başardı ve onların Stalin’i iktidardan indirme girişimleri 1929 yılında Troçki’nin sürgün edilmesiyle sonuçlandı. Troçki’nin sürgün edilmesinin ardından, dünya komünizmi iki farklı fraksiyona ayrıldı: Stalinizm ve Troçkizm. Troçki daha sonra 1938’de Komintern’e bir meydan okuma olan Dördüncü Enternasyonal ’i kurdu.

Bugün Troçkizm’i izleyen bazılarına göre, bu ideoloji Sovyet bloğundaki Komünist çevrelerde Stalin’in ölümünden sonra bile kabul görmemiş ve Troçki’nin komünizm konusundaki açıklamaları devleti yıkacak koşulları hazırlayacak siyasî bir devrime önderlik etmede başarılı olmamıştır. Bununla birlikte Troçkist fikirler sosyal değişim deneyimleri yaşayan ülkelerde (örneğin Venezuela’nın başbakanı Hugo Chavez’le ilişkisi olan Alan Woods’un Marksist Enternasyonal Komitesi gibi) zaman zaman yankı bulmaktadır. Büyük Britanya, Fransa, İspanya ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde birçok parti politik arenadadır. Kapitalizmin destekçisi olan partilere katkıda bulunan Troçkist grupların, böyle davranılmasını uygun bulmayan diğer Troçkistler tarafından oportünizmle (fırsatçılık) suçlandığını unutmamak gerekir.
Soğuk Savaş Yılları

Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan galibiyetle çıkmasının ardından Doğu Avrupa’da önemli müttefikler kazanmasıyla birlikte, komünizm hareketi birkaç yeni ülkede daha başladı ve Maoizm gibi birkaç değişik komünizm düşüncesinin yükselmesine de yardımcı oldu.

Sosyalizm birçok yeni ülkenin Sovyetlere eklenmesiyle ve Doğu Avrupa’ya yayılarak güçlendi. Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslavakya, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Romanya’da Sovyet Komünizmi örnek alınarak yönetimler kuruldu. Yugoslavya’da da Josip Tito’nun önderliğinde komünist bir yönetim yaratıldı ama Tito’nun bağımsız politikaları, Yugoslavya’nın Komintern’in yerine kurulan Kominform’dan çıkarılmasına yol açtı. Titoizm hareketi de deviasyonist (sapma) olarak adlandırıldı.

1950 itibariyle Çin Marksistleri Tayvan hariç tüm Çin ellerinde tutarak, dünyanın en kalabalık ülkesini yönetiyorlardı. Diğer bölgelerdeki komünist güçler, emperyalist dünya üzerinde huzursuzluk yaratıyor ve emperyalistler Orta Asya’daki ve Afrika’daki huzursuzlukları bastırmak için savaşa başvuruyorlardı. Bunların en acı sonuçlar doğuranlarından birisi Vietnam Savaşı ’dır. Değişik oranlarda başarılar sağlayan Komünistler, bu fakir ülkelerdeki ulusal ve sosyalist güçlerle birlikte Batı emperyalizmine karşı savaş verdiler.
Maoculuk

Ana madde: Maoculuk

1953’te Stalin’in ölümünün ardından, Sovyetler Birliği’nin yeni önderi Nikita Kruşçev Stalin’in suçlarını ve yaptığı kişisel propagandayı ifşa etti. Lenin’in prensiplerine geri dönüş çağrısı yaptı ve böylece Komünist yöntemlerdeki bazı değişiklikleri haber vermiş oldu. Bununla birlikte, Kruşçev’in ıslahatları özellikle 1960′lar ve 1970′lerde daha görünür hale gelen Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik farkları arttırdı. Uluslararası marksist hareketteki Çin-Sovyet bölünmesi açık bir düşmanlığa dönüşürken, Maoist Çin kendisini gelişmemiş dünyanın iki süpergüç olan ABD ve Sovyetler Birliği karşısındaki önderi olarak gösterdi ve Maoculuk dünyada Marksizmin yeni bir dalı olarak kabul edildi.
Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Günümüzde Marksizm

1985 yılında Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği’nin önderi oldu ve glasnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılandırma) projeleriyle merkezi kontrolü azalttı. Polonya, Doğu Almanya, Çekoslavakya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan Komünist yönetimi 1990 yılında terk ettiklerinde Sovyetler Birliği onlara müdahale etmedi ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin kendisi de dağıldı.

21. yüzyılın başıyla birlikte, Komünist partiler Çin, Küba, Laos, Kuzey Kore ve Vietnam’da iktidardalar. Moldova’nın başkanı Vladimir Voronin Moldova Komünist Partisi’nin üyesi olmakla birlikte ülke tek parti önderliğinde yönetilmiyor. Bununla birlikte Çin, Maocu mirasın birçok bakış açısını yeniden değerlendirdi ve Çin, iktisatta büyümeyi arttırmak için devlet kontrolünü azalttı. Komünist partiler ya da onların izleyicileri, birçok Avrupa ülkesinde ve özellikle de Hindistan’da siyasi olarak hala önemlerini koruyorlar.

Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist devrimlerin ardından komünizmin neden başarılı olamadığına dair Marksist teoriler, kapitalist dış ülkelerin baskısı, devrimlerin gerçekleştiği ülkelerin görece az gelişmiş olması ve devleti kendi çıkarları doğrultusunda yöneten yeni bir bürokratik tabaka ya da sınıfın oluşması gibi etkenler üzerinde durmaktadır. Sovyetler Birliği’ne ve Sovyet sistemine yönelik Marksist eleştiriler, Sosyalist devletlerin “devlet kapitalizmi” ya da bürokratik diktatörlük haline geldiğini ve Sovyet sisteminin Marx’ın komünist idealinden çok uzağa düştüğünü söylemektedir. Devletin ve partinin bürokratik seçkinlerinin ağır bir şekilde merkezileşmiş ve baskıcı bir siyasal araç haline gelmiş aygıtta bürokrasinin sınıflı sisteme özgü bir sınıfmış gibi hareket etmeye başladığı vurgulanır.

Marksist olmayanlar ise devlet kapitalizmi terimini Komünist Parti tarafından yönetilen tüm topluluklar ve böyle ulus-devletler yaratma niyetinde olan herhangi bir parti için kullanırlar. Sosyal bilimlerde, Komünist Partiler tarafından yönetilen topluluklar tek partili yönetimlerinden ve sosyalist iktisadi tabanlarından dolayı ayrı tutulurlar. Antikomünistler böyle toplumlar için totaliterlik terimini kullansalar da, birçok sosyal bilimci böyle devletlerde bağımsız politik faaliyetler yürütmenin imkânlarını tanımlamışlar ve bunun gelişimini 1980ler ve 90ların başında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki müttefiklerinin dağılmasından sonrasına kadar vurgulamışlardır. Kaldı ki, zaten Marx’a göre proletarya diktatörlüğü, komünizm aşamasına ulaşmak için geçilmesi gereken bir aşamadır. Dolayısı ile burjuva düzenlerinde olduğu gibi çok partili bir sistem kurulması zaten mümkün değildir. Bazı komünistler, sosyalist bir yönetimin totaliter bir yönetime dönüşmesinin, ancak halkın yönetime katılmasının engellenmesi ile olabileceğini savunmaktadırlar.

Bugün Marksistler ve anarşistler dünyanın pek çok bölgesinde faaliyettelerdir.Latin Amerika’da marxsizm gelişmiştir. Bugün; Küba, Venezuela, Bolivya, Çin, Kuzey Kore, Laos, Vietnam, Moldova ve Nikaragua sosyalist ve komünist partilerin iktidarlarıyla yönetilmektedir.
Komünizmin eleştirisi

Çok çeşitli görüşlerdeki yazarlar ve siyasi eylemciler antikomünist eserler yayımlamışlar. Sovyet bloğuna muhalif olan Aleksandr Solzenitsin ve Vaclav Havel; Friedrich Hayek, Ludwig von Mises ve Milton Friedman gibi ekonomistler; Hannah Arendt, Robert Conquest, Daniel Pipes ve R. J. Rummel gibi tarihçiler ve sosyal bilimciler bunlardan bazılarıdır. Bazı yazarlar Komünist rejimle yönetilen ülkelerdeki, özellikle de Stalin dönemindeki insan hakları ihlallerini komünizmin eleştirisi olarak sunmaktadır. Fakat bunu eleştiren insanların büyük kısmının, kapitalist ülkelerin yaptığı insan hakları ihlallerine değinmemesi, bu tür eleştirilerin komünistler başta olmak üzere bazı insanlar tarafından antikomünist propaganda olarak yorumlanmasına yol açmaktadır.

Bu eleştirilerin bazıları, komünist partilere karşı doğru noktalara değinmekle birlikte, hepsinin bilimsel bir yaklaşım olarak komünizme karşı geçerli olamadıkları iddia edilmektedir. Ve Varşova Paktı’na dahil olmayan birçok komünist partisi arasında çok önemli farklılıklar vardır; bundan dolayı hiçbir eleştiri hepsi için geçerli olamaz.

Birçok ülkede komünizmle mücadele, fikri eleştirilerle sınırlı kalmamış, fiziksel karşı koyuşlarla da çerçevesini genişletmiştir….

Serap hayatını kaybetti!

Kategori: Güncel, Türkiye — gereksizbiri @ 8:57 am

Küçükçekmece’de bir İETT otobüsüne Molotof kokteylli atılması sonucu yanarak yaralanan Serap Eser, hayatını kaybetti.

Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık ve Kronik Yara Tedavi Merkezi yoğun bakım servisinde tedavisi süren 17 yaşındaki Serap Eser’in sabah saatlerinde hayatını kaybettiği bildirildi.

Eser, 8 Kasım günü Küçükçekmece Kanarya Mahallesi’nde durakta yolcu almak için bekleyen İETT otobüsüne Molotofkokteyli atılması sonucu yaralanmıştı.

Eser’in tedavisi, yaklaşık 1 aydır Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesinde sürüyordu.

Aralık 2, 2009

Necmettin Erbakan

Kategori: Önemli Kişiler — gereksizbiri @ 8:26 am
Tags:

Prof. Dr. Necmettin Erbakan, (d. 29 Ekim 1926, Sinop). Türk mühendis, akademisyen ve siyasetçi. Eski milletvekili ve başbakan.Koalisyon hükümeti Başbakanı olarak görevde olduğu 1996-1997 arası bir yıllık dönemde Türkiye ekonomisi %7.5 oranında büyümüş ve Türkiye’nin GSMH’si Dünya toplamının binde 11.96’sınden binde 12.37’sine yükselmiştir.[1]

Kadı Vekili Mehmet Sabri ile Kamer Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Baba tarafı Adana’nın Kozan ilçesinin tanınmış ailelerinden. İlk öğrenimine Kayseri’de başlamasına karşın babasının tayin olması dolayısıyla Trabzon’da tamamladı. İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirdi . İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’nden 1954 yılında mezun oldu. Teknik üniversitedeki sınıf arkadaşlarından birisi de Süleyman Demirel’dir. Fakülte’ye 2. sınıftan başlamıştı. Üniversite yıllarında okula mescid açılmasına öncülük etti. Aynı yıl aynı yerde Motorlar Kürsüsünde Asistan oldu.

Üniversite tarafından 1951′de gönderildiği Almanya’da Reinisch Westfalische Technische Hochschule Aachen: RWTH Aachen (Aachen Teknik Üniversitesi)’da doktorasını yaptı. Alman Ordusu için araştırma yapan DVL Araştırma Merkezi’nde Prof. Dr. Schmidt ile çalışmalar yaptı ve Alman Üniversiteleri’nde doktorasını verdi, 1953′de Doçentlik sınavını vermek üzere İstanbul’a döndü. 27 yaşında 1954′de İTÜ’de Doçent oldu. Araştırmalar yapmak üzere tekrar Federal Almanya’nın Deutz fabrikalarına gitti. Leopard tanklarını geliştirme çalışmasında araştırma başmühendisi olarak görev aldı (1951-54). Mayıs 1954-55 arasında askerlik yaptı. Tekrar Üniversiteye döndü. 1956-1963 arasında 200 ortaklı ilk yerli motoru üretecek olan Gümüş Motor’u kurdu ve Motor üretimini gerçekleştirdi. 1965′te Profesör unvanlarını aldı. 1967′de TOBB Genel Sekreterliği’ne seçildi. Aynı yıl Nermin Erbakan’la (1943-2005) evlendi.

1969′da Adalet Partisi’nden milletvekili aday adaylığı Süleyman Demirel tarafından veto edildiği için,Konya’dan bağımsız aday oldu ve iki milletvekili seçtirecek oy alarak milletvekili seçildi. 1970′de Milli Nizam Partisi’ni kurdu, ancak parti kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. 11 Ekim 1973′de MNP kadrosuyla Milli Selamet Partisi’ni kurdu. 1974-1978 döneminde üç ayrı kaolisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı yaptı. 1973 seçimlerinde Milli Selamet Partisi 48 milletvekili çıkardı.Bu dönemde, Kıbrıs Barış Harekatı’nın yapılmasını savundu ancak harekattan sonra adanın tamamının ele geçirilmesi ve harekatı o bölgedeki Türk vatandaşlarının haklarının savunmaktansa bir fetih harekatına dönüştürmeyi amaçlayan görüşleriyle hükümeti zor duruma soktu.Bu olay koalisyon hükümetin dağılmasına en büyük etkenlerden birisidir. 17 Kasım 1974′de hükümet dağıldı.Daha sonra 1977 seçimlerinde Milli Selamet Partisi yarı yarıya oy kaybederek 24 milletvekili çıkardı.

6 Eylül 1980′de partisinin Konya ‘da düzenlediği Kudüs Mitingi’nde olaylar çıktı.Miting bir şeriat propogandasına dönüştü. Daha sonraları 12 Eylül’ü yapan generallar bu mitingin 12 Eylül Askeri müdahalesi’nin sebeblerinden birisi olduğu söylenmiştir.

12 Eylül’de bir süre İzmir Uzunada’da gözaltında tutuldu. 15 Ekim 1980′de 21 MSP yöneticisiyle birlikte ‘MSP’yi illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak ‘ suçlamasıyla tutuklandı. 24 Temmuz 1981′de serbest bırakıldı ve beraat etti.

1982 Anayasası gereğince 10 yıl siyaset yapma yasağı aldı. 1987′de halk oylamasıyla tekrar siyasete döndü. 19 Temmuz 1983′te kurulan Refah Partisi’ne daha sonra genel başkan seçildi. 1991 seçimlerinde Konya’dan milletvekili oldu.

Refah Partisi 1995 seçimlerinde 158 milletvekili ile birinci parti oldu. DYP-ANAP koalisyonu başarısız olunca DYP ile kurduğu REFAHYOL hükümetinde 28 Haziran 1996′da başbakan olarak göreve başladı.

28 Şubat 1997 tarihli MGK ‘da alınan kararlar ve ardından yaşanan 28 Şubat süreci , 18 Haziran 1997 ‘de Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık görevinden istifa etmesine yol açtı.

21 Mayıs 1997′de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, RP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve RP kapatıldı. Kurucusu olduğu Milli Görüş Hareketi’nin 2001 yılında bölünmesinden sonra Erbakan’ın da desteklediği Milli Görüş’çü kanat Recai Kutan başkanlığındaki Saadet Partisi’ni kurdu. Hakkında açılan kayıp trilyon davasından sonra cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından cezasının affedilmesi üzerine ev hapisi kaldırıldı.

Namık Kemal

Kategori: Önemli Kişiler — gereksizbiri @ 8:25 am
Tags:

1888′de mutasarrıflıkla sürgüne gönderildiği Sakız Adası’nda vefat etmiş, Türk Edebiyatında öncü niteliği bulunan şair ve tiyatro yazarıdır. “Vatan şairi” olarak da anılır.

Namık adını ona büyükbabasını arkadaşı olan Eşref Paşa vermiştir. Babası, Mustafa Asım’dır. Çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul’a babasının yanına döndü.

1863′te Babıali Tercüme Odası’na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865′te kurulan ve daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867′de kapatıldı.

Namık Kemal, İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Erzurum’a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine Ziya Paşa’yla birlikte Paris’e kaçtı. Bir süre sonra Londra’ya geçerek M. Fazıl Paşa’nın parasal desteğiyle Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi’yle anlaşamaması üzerine Muhbir’den ayrıldı. 1868′de gene M. Fazıl Paşa’nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa’da desteksiz kalınca, 1870′te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa’nın çağrısı üzerine İstanbul’a döndü.

Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872′de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873′te Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul’a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa’ya sürgüne gönderildi.

1876′da I. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi’yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid’in Meclis-i Mebusan’ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası’na sürüldü. 1879′da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884′te Rodos, 1887′de Sakız Adası’na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu’da Bolayır’da gömüldü.

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından birisidir. ”Toplum için sanat” anlayışı benimsemiştir. Sanatı, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmayı amaçlamıştır. Divan edebiyatının süslü-sanatlı düz yazısı yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir düzyazıyı kullanmıştır. Eserlerinde noktalama işaretlerini kullanmıştır. Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazmış, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsemiş ve o yolda yapıtlar vermiştir. Namık Kemal, Fransız edebiyatını örnek almış, romantizmin etkisinde kalmıştır. Şiirleri biçim bakımından eski, konu bakımından yenidir. Yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde mücadeleci tipte bir insan yaratmıştır. Tiyatroyu “eğlencelerin en faydalısı” olarak nitelemiş, halkın eğitilmesinde okul gibi görmüş, sahne dili ve tekniği yönünden başarılı yapıtlar vermiştir.

Tarihte Bugün

Olaylar

Doğumlar

Ölümler

Marquis de Sade

50 mahkeme kararı ve MİT’in uyarılarına rağmen TİB’e ikinci baskın

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 8:20 am

Milli İstihbarat Teşkila-tı’nın (MİT) uyarılarına ve 50 mahkemenin ‘gizliliğin ihlal edilemeyeceği’ kararına rağmen Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB) ikinci kez inceleme yapıldı.

Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun isteği üzerine Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın kararı doğrultusunda Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Hayri Keskin’in beraberindeki 3 kişilik bilirkişi heyetiyle yaptığı inceleme yaklaşık 3 saat sürdü. TİB Başkanı Fethi Şimşek, hakim kararı doğrultusunda sadece ‘müşteki Eminağaoğlu’nun telefonları ile ilgili hususların incelendiğini’ açıkladı. İlk incelemeyi de gerçekleştiren Hayri Keskin, polis eşliğinde gerçekleştirilen inceleme sonrasında, TİB binası çıkışında gazetecilerin, “Bir engelleme ile karşılaştınız mı?” soruları ile karşılaştı. Keskin, “Hiçbir açıklama yapmıyoruz arkadaşlar. İşlemimiz bitmiştir.” demekle yetindi.

MİT’in ve 50′ye yakın mahkemenin ‘gizliliğin ihlal edilemeyeceği’ kararına rağmen TİB’de ikinci kez inceleme yapıldı. Hakimin, mahkemenin kararı üzerine sadece Eminağaoğlu’nun telefonlarına ilişkin mahkemelerin verdiği dinleme kararlarını kopyaladığı belirtildi. Polis eşliğinde gerçekleştirilen inceleme sonrasında, TİB binası çıkışında gazetecilerin “Bir engelleme ile karşılaştınız mı?” soruları üzerine Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Hayri Keskin, “Hiçbir açıklama yapmıyoruz arkadaşlar. İşlemimiz bitmiştir.” dedi. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek, incelemenin ardından basın mensuplarının sorularını cevapladı. TİB’de herhangi bir dinleme yapılmadığının üzerinde ısrarla durdu. Hakim kararlarında aidiyet numaraları yazılı soruşturmayı yapan cumhuriyet savcısının görevlendirdiği kolluk görevlileri tarafından ilgili birimler nezdinde dinleme yapıldığını söyledi. TİB’e gelen hakim kararlarında, hukuka aykırı bir durum olduğunda bunlarla ilgili itirazlarını yaptıklarını hatırlatan Şimşek, “Ankara Birinci Sulh Ceza Hakimi Hayri Keskin, Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar çerçevesinde başkanlığımıza geldiler. Gayet olgun bir hava içerisinde ve tamamen hukuki çerçevede bu işlemlerini yaptılar ve teşekkür ederek ayrıldılar.” dedi.

MAHKEME KARARI DIŞINA ÇIKILMADI

Bir gazetecinin, “Bilgisayarlar kopyalandı mı?” sorusuna Şimşek, “Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında da yazılı olduğu gibi sadece müştekinin iddiaları, müştekinin telefonları ile ilgili hususlar incelendi. Gerekli dokümanlarını aldılar, keşif tutanağı tutarak başkanlığımızdan ayrıldılar.” karşılığını verdi. İnceleme sonucunda bir dinleme olayının tespit edilip edilmediğine ilişkin soruyu ise şöyle cevapladı: “Zaten bu dinleme işleri kısmen basına intikal etti. Bunun dışında söylenecek somut, sizler için yeni denilebilecek bir husus yok.”

TAKİPSİZLİK KARARINI KAÇMAZ BOZMUŞTU

Osman Kaçmaz, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Eminağaoğlu’nun dinlendiği iddialarıyla ilgili yaptığı suç duyurusu üzerine verilen takipsizlik kararını eksik soruşturma gerekçesiyle bozmuştu. Delillerin sulh ceza mahkemesince toplanması ve mahkemesince değerlendirilmesine karar vermişti. TİB’in Kaçmaz’ın kararına yaptığı itiraz Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmişti.

Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Hayri Keskin, ‘telekulak’ iddialarıyla ilgili Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce alınan karar doğrultusunda gerçekleştirdiği ilk inceleme sırasında, kendisine ‘fiilî engellemede bulunulduğu’ iddiasıyla TİB’de Hukuk Daire Başkanı olarak görev yapan M.A. hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu da Hakim Keskin hakkında inceleme başlatmıştı. Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise TİB’deki ilk inceleme sırasındaki eksikliklerin giderilmesi amacıyla ikinci kez inceleme yapılması talimatı vermişti.

Kanunsuz dinleme bulunamamıştı

Sincan 1. Ağır C eza Mahkemesi’nin kararı üzerine ilk olarak 5 Kasım’da TİB’deki tüm dinleme kararları incelenmişti. Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Hayri Keskin, üç bilirkişi eşliğinde TİB’e gelmiş ve yaptığı incelemelerde kanunsuz bir dinlemeye rastlamamıştı. Keskin ve bilirkişi heyeti, kurumdaki ilk incelemesini sistem üzerinde gerçekleştirmişti. Sisteme önce Eminağaoğlu’nun telefon numaraları verildi ve ardından dinleme izni istendi. Ancak sistem mahkeme kararıyla ilgili bölümlerin doldurulmasını ve TİB Başkanlığı’nın onayıyla ilgili karar sayısını istedi. Mahkeme kararı olmadığı için, sistem otomatik olarak dinlemeye izin vermedi. Ardından, geçmişe dönük dinleme kayıtlarının bulunduğu HTS merkezinde inceleme yapıldı. İnceleme tamamen Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun şikayetiyle verilen mahkeme kararı üzerinden gerçekleşti. İlk bölümde, Eminağaoğlu’nun daha önce ve halen kullandığı cep telefonu numaralarının dinlenip dinlenmediğinin taraması yapıldı. Taramada, Eminağaoğlu’nun telefonlarının dinlenmesi yönünde bulguya rastlanmadı. İkinci aşamada ise Eminağaoğlu’nun telefonunun dinlenmesine yönelik talimat verildi. Sisteme Eminağaoğlu’nun telefon numarası girildi. Ardından, dinleme için izin istendi. Ancak sistem mahkeme kararıyla ilgili bölümlerin doldurulmasını ve TİB Başkanlığı’nın onayıyla ilgili karar sayısını istedi.

Cumhurbaşkanı Gül: Filistin meselesi tüm Müslümanların meselesidir

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 8:19 am
Tags: ,

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Grand Hyatt Hotel’de düzenlenen, Türkiye-Ürdün İş Forumu Toplantısı’na katıldı. Toplantıda, Ürdün Başbakanı Nadir Dahabi de yer aldı.

Gül, toplantıda yaptığı konuşmaya, Ürdün’de bulunmaktan ve iş adamlarıyla bir araya gelmekten duyduğu mutluluğu dile getirerek başladı. Amman’ı çok gelişmiş ve değişmiş bulduğunu ifade eden Gül, kentin gelişmesine katkı sağlayan herkesi kutladı.

Ziyareti sırasında kendisine bakanların, milletvekillerinin ve iş adamlarının eşlik ettiğini belirten Gül, ziyarete büyük önem verdiğini kaydetti.

Ürdün’den gelen samimi daveti değerlendirerek, en kısa sürede bu ziyareti gerçekleştirdiklerine dikkati çeken Gül, Türkiye ve Ürdün’ün tarihten gelen güçlü bağları bulunduğuna işaret etti.

”Ortak dinimiz, ortak kültürümüz, ortak geleneklerimiz olan iki ülkeyiz. Bu iki ülke arasındaki ilişkileri her bakımdan güçlendirmek de hem Ürdün, hem Türk hükümetlerinin güçlü iradesidir” diyen Gül, bugün Kral Abdullah ile yaptıkları görüşmede de bu ortak iradeyi bir kez daha teyit ettiklerini bildirdi.

Gül, iki ülke arasındaki işbirliğinin siyaset alanında gelişirken, ekonomik alanda da iş adamlarının daha çok iş yapmalarını ve daha çok kazanmalarını teşvik etmek istediklerini dile getirerek, Türkiye ve Ürdün’ün serbest piyasa ekonomisini bütün kurallarıyla hayata geçirmeye çalışan iki ülke olduğunu vurguladı. Serbest piyasa ekonomisinde kalkınma ve gelişmenin, iş adamları eliyle gerçekleşeceğine dikkati çeken Gül, devletin alt yapıyı hazırlayacağını, istihdamı ve kazancı temin edeceklerin ise iş adamları olacağını ifade etti.

-”TÜRKİYE, DÜNYANIN 16′INCI BÜYÜK EKONOMİSİ”-

Cumhurbaşkanı Gül, ziyaret ettiği ülkelerde iş konseyi toplantılarına mutlaka katıldığını ve desteğini gösterdiğini anlatarak, ”Bizler, sizi teşvik etmek ve yolunuzu açmak için buradayız” dedi.

İki ülke arasında serbest ticaret ve gümrük alanında işbirliği anlaşmaları imzalandığını hatırlatan Gül, vizelerin kalkmasına ilişkin anlaşmanın da Ürdün ve Türk vatandaşlarının serbestçe seyahat etmesini sağlayacağını ifade etti. Bu anlaşmaların işlerin kolaylaşması için alt yapı hazırladığını belirten Gül, ”İş potansiyeli, işi bilenler için çok. Ürdün doğal kaynaklar açısından zengin bir ülke olmayabilir ama insan kaynağı, yetişmiş insan gücü açısından Orta Doğu’nun en seçkin ülkelerinden biri” diye konuştu.

Gül, 6 milyon nüfusu olan Ürdün’de 23 üniversite bulunduğunu belirterek, bunun eğitime verilen önemin göstergesi olduğunu söyledi.

”Sizler, Ürdünlü iş adamları, girişimcilik ruhu ve başarılarıyla haklı şöhret kazanmış bir ülkesiniz” diyen Gül, Türkiye’nin de bölgesindeki önemine işaret etti. Gül, nüfus ve ekonomik güç açısından Türkiye’nin, ”Avrupa’nın 6. dünyanın 16. büyük ekonomisi” olduğunu belirtti. Gül, bu noktaya kolay gelinmediğini, devletin kuralları hazırladığını, iş adamlarının da bunu en iyi şekilde değerlendirdiğini söyledi.

-”REKABET OLMASAYDI…”-

Cumhurbaşkanı Gül, Serbest Ticaret Anlaşması’ndan kaygı duyanlar olabileceğini ifade ederek, Türkiye’nin, AB ile Gümrük Birliği’ne giriş sürecinde benzer kaygılar yaşandığını belirtti. Türkiye’nin, Gümrük Birliği’ne girmesiyle sanayisinin ve iş adamlarının güçlendiğini, kuralları daha iyi öğrendiğini ve dünyanın her tarafına satılabilecek kalitede mal üretilmesinin öğrenildiğini anlatan Gül, bu rekabet şartları içerisine girilmemiş olması durumunda bugünkü durumun farklı olacağını bildirdi.

Türkiye’nin bugün Avrupa’ya en çok otomobil satan ülkelerden biri olduğuna işaret eden Gül, bu süreçte dünyanın büyük şirketlerinin Türkiye’de yatırım yaptığını kaydetti.

Gül, Serbest Ticaret Anlaşması’nın yalnızca ticaret açısından değerlendirilmemesi gerektiğini, yatırımlarda artış sağlayacağının da dikkate alınması gerektiğine işaret ederek, Türk ve Ürdünlü iş adamlarının 3. ülkelerde de ortaklıklar kurabileceğini söyledi. Konuya geniş çerçevede bakılması gerektiğini kaydeden Gül, bu şekilde karşılıklı imkanların daha iyi görüleceğini bildirdi. Gül, şöyle konuştu:

”Bu bölgede büyük ölçekte çalışmak gerekir. Bundan dolayı Suriye ile de Serbest Ticaret Anlaşması yaptık. Şimdi Ürdün ile de var. Bütün bu bölgeyi bir havza, büyük bir alan gibi düşünmemiz lazım ki başka ülkelerin gerçekleştirdiği başarıları biz de gerçekleştirebilelim.

Değerli iş adamları, her alanda çalışmak lazım. Sadece inşaat alanında değil, enerji, turizm, tarım ve ulaştırma gibi sektörlerde büyük iş imkanları var. Bunları gerçekleştirebilmek için bir araya gelmeniz gerekmektedir.”

Ürdün’ün turizm alanındaki başarılarına da dikkati çeken Gül, ekonomik krize rağmen Türkiye’nin de bu yıl turizm gelirleri açısından ilerleme kaydettiğini söyledi. Bu alanda da ortak çalışmalar yapılabileceğine işaret eden Gül, bunları yapabilmek için bir araya gelmenin önemli olduğunu bildirdi. İşbirliğinin hukuki alt yapısının tamamlandığını dile getiren Gül, her iki ülke tarafından da yatırımların korunduğunu anlattı. Gül, ”Unutmayın ki, yabancı sermaye güvenli bölgeye gelir. Güvenli olmayan, kuralları belli olmayan yerli yabancı ayırımı yapan yerlere insanlar yatırım yapmazlar. Onun için Ürdün Hükümeti serbest piyasa ekonomisini kurallarını uygulamak için büyük bir çaba sarf etmektedir” diye konuştu.

Ticaretin temelinde güven olduğunu dile getiren Gül, Türkiye’nin ve Ürdün’ün bu açıdan güvenilecek ülkeler olduğunu vurguladı.

Gül, Ürdünlü iş adamlarına da Türkiye’de yatırım yapmaları yönünde çağrıda bulunarak, Türkiye’de yapılacak işlerle tüm Avrupa’ya, Orta Asya’ya ve Rusya’ya ulaşmanın mümkün olacağını belirtti. ”Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur” atasözünü anımsatan Gül, iş adamlarının sık sık bir araya gelmesi gerektiğini ifade etti. Gül, bunları yapanların ”kazandığını”, uzak duranlarınsa ”küçük” kaldığını dile getirdi. Ülkeler kadar şirketlerin de büyümesinin önemli olduğuna işaret eden Gül, Ürdün’de yürütülen büyük projelerde Türk firmalarının yer almasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

İş adamlarına, ”Sizler çok çalışın, biz arkanızdayız. Herhangi bir sıkıntıya düşerseniz, gelin bize söyleyin” diye seslenen Gül, olası problemleri çözmek için uğraşacaklarını kaydetti. Gül, iş adamlarının başarısından gurur duyulacağını dile getirdi.

-”YERİ GELDİĞİNDE GAYET AÇIK KONUŞMASINI BİLİRİZ”-

Cumhurbaşkanı Gül, konuşmasında Filistin meselesine de değinerek, ”Filistin ve Kudüs meselesi sadece Filistinlilerin ya da sadece Arapların meselesi değildir. Tabii ki bizim de meselemizdir, tüm Müslümanların meselesidir” dedi. Bu sözleri alkışlarla desteklenen Gül, şöyle devam etti:

”Türkiye olarak biz, yeri geldiğinde gayet açık konuşmasını biliriz. Yeri geldiğinde de barışın, huzurun temini için elimizden gelen her türlü gayreti sarf ederiz. Güvenlik meseleleri hallolmadan, istikrar olmadan ne ekonomi, ne de huzur olur. Bunun için bu bölgedeki en büyük mesele, Filistin meselesidir. Bu mesele, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dünyanın en büyük meselesidir. Dünyanını birçok yerindeki huzursuzlukların da kaynağıdır.

Meselinin çözümü hak ve adaletle olur. Bu konuda Arap Barış Planı bütün Arap ülkelerinin çok cesurca ortaya koydukları bir barış plandır. Kendi toprakları üzerinde yaşayacak bir Filistin devletinin kurulması ve İsrail’le yan yana barış içerisinde yaşaması… Ümit ederim ki, İsrail hükümeti, bu atılan adımları en iyi şekilde değerlendirir. Çünkü, zaman geçtikçe acılar pekişmektedir, acılar pekişince de problemlerin çözümü zorlaşmaktadır. Akan kanı ve gözyaşını durdurmak gerekir. Bugünlerde ortada bir sükunet gibi gözüküyor ama bunlar aldatıcıdır. Geçmişte de sükunetin olduğu dönemler oldu ve arkasından neler oldu.

Şunu da hem bütün dünyaya, hem İsrail halkına ve hükümetine hatırlatmak isterim; Bugünkü dünya 30-40 sene önceki dünya değil. Burada bir şey olduğunda anında canlı yayınlarla bütün dünyada herkesin evin içine girmektedir. Burada acımasız bir olay varsa artık o dört duvarın arasında veya o boş arazide kalmamaktadır. O acımasızlık, şiddet herkesin evine girmekte ve kalbini direkt olarak etkilemektedir. Onun için haksızlıklara ve adaletsizliklere kimse sessiz kalamaz bugünkü dünyada. Eskiler acılar duyulmadığı için acılar orada kalabiliyordu, ama artık öyle değil. Haksızlık, acımasızlık ve adaletsizlik söz konusu olduğunda Amman’ın da İstanbul’un da Ankara’nın da sokakları tıklım tıklım dolmakta ve tepkiler dile getirilmektedir. Bu sessizlikten istifade ederek çözüm için uğraşmak gerekir. Bunun için de İsrail’in bu politikalarını gözden geçirmesi gerekir.”

Gazze’deki kuşatmanın ve İsrail’in yeni yerleşim birimleri kurmasının ”kabul edilemeyeceğini” vurgulayan Gül, bu konuların barışçı bir şekilde halledilmesi gerektiğini söyledi.

Meslek Lisesi Memleket Meselesi

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 8:18 am
Tags: , ,

Milli Eğitim Bakanı Çubukçu, Danıştay’ın katsayı kararını, “Hukukî değil. Gençlerin ve benim vicdanımda hiçbir karşılığı yok. Adil değil.” şeklinde değerlendirdi. Çubukçu, şu aşamada kanunî düzenlemeye ihtiyaç bulunmadığını belirtirken ekledi: “Dünyadan kopuk bu sistem daha ne kadar sürecek? Meslek lisesi memleket meselesi. Çözüm için üzerimize ne düşerse yapacağız.”

Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Danıştay’ın katsayı konusundaki yürütmeyi durdurma kararını ‘hukuka uygun bulmadığını’ açıkladı. Çubukçu, “YÖK’ün 1998 yılında katsayı kararını almaya yetkisi varsa, bugün bu kararı kaldırmaya da yetkisi vardır.” dedi.

TBMM kulisinde gazetecilerin sorularını cevaplandıran Çubukçu, dünya ile rekabet edecek gençleri yetiştirmek zorunda olduklarının altını çizdi. Koç Holding’in yürüttüğü ‘Meslek lisesi memleket meselesi’ projesine destek veren Çubukçu, “Tüm dünyadan kopuk bir sistemi daha ne kadar sürdüreceğiz?” diye sordu. Bakan, “Açık söylüyorum, bu çok zor ve sıkıntı verici bir karar oldu. İnşallah ümit ediyorum ki karar böyle çıkmasın. Yürütmeyi durdurma verildi ama karar verilmedi.” ifadelerini kullandı. Bu aşamada sınav tarihlerinin değişmeyeceğini de kaydetti.

Bakan Çubukçu, YÖK’ün böyle bir karar almaya ‘hakkının ve yetkisi’nin bulunduğuna dikkat çekti. Katsayının kaldırılması kararının Milli Eğitim Bakanlığı ile koordineli bir şekilde verildiğini hatırlattı. Bu konunun tüm eğitim sistemini doğrudan ilgilendirdiğini anlatan Çubukçu, “Makine bölümünde okuyan, makine mühendisliğine giremiyor. Çok başarılı teknik okul öğrencileri, mühendislikte belki çok daha başarılı olacak. Bu kararın tek bir boyutta ele alındığını düşünüyorum. Meslek liseleri içerisinde oransal olarak çok düşük olmasına rağmen imam-hatipler baz alınarak verildiğini düşünüyorum.” şeklinde konuştu.

Çubukçu, “Umduğunuz gibi bir sonuç çıkmazsa, kalıcı bir çözüm için kanuni değişiklik öngörüyor musunuz?” sorusuna, “Ben şu aşamada kanuni değişiklik gerektiğini düşünmüyorum. Ama gerekli olursa o konuda bakanlık olarak, YÖK ile Türkiye’nin geleceğine yönelik olarak gördüğümüz ve çok önemsediğim bu meselenin çözümü için üzerimize ne düşerse o yönde çaba sarf edeceğiz.” karşılığını verdi. Hukuk devletinde özellikle anayasal kurumların yetkilerini aldıkları kanundan hareket ettiklerini belirten Çubukçu, şöyle devam etti: “YÖK de buna uygun davrandı. Buna uygun hareket etmediğini düşünürsek, YÖK’ün böyle bir yetkisi olmadığını düşünürsek, YÖK’ün 1998 yılında aldığı katsayı kararının da hukuka uygun olmadığını düşünürüz. Açık söylüyorum Danıştay, ‘YÖK bu kararı alamaz’ diyorsa YÖK, 1998 yılındaki kararı da alamazdı o zaman. Onu alabildiğine göre bunu da alabilir. Ben bir hukukçu olarak bunu kendime izah edemiyorum.”

Çubukçu, bir soru üzerine bu aşamada sınav tarihlerinin değişeceğini düşünmediğini dile getirdi. “Bir öğrenci meslek okulunda okuyor diye doktor olamayacağı dünyanın neresinde var?” diye soran Çubukçu, Danıştay kararının ‘öğrencilerin yükseköğrenim tercihlerini ve hayallerini engellemeye yönelik’ olduğunu kaydetti. Çubukçu, “Vicdani karşılığı olmayan hiçbir şey adil değil. Bunun, gençlerin ve benim vicdanımda da hiçbir karşılığı yok. Adil bulmuyorum.” değerlendirmesinde bulundu. Yargının kararlarını verirken ülkenin geleceğine dair planlamalarını da dikkate alması gerektiğini belirtti.

Dünyada hızla değişen eğitim sistemine Türkiye’nin de entegre olması gerektiğini vurgulayan Çubukçu, “Meslek lisesi meselesinin memleket meselesi olduğunu düşünüyorum. MEB olarak bunun, geleceğe dönük planlamamız açısından çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyayla rekabet eden genç nesli iyi yetiştirmek istiyorsak bugün bu planları doğru yapmak zorundayız.” diye konuştu.

Mustafa Kalaycı (MHP Konya Milletvekili): Her türlü desteği vermeye hazırız
İstanbul Barosu, siyasi davranıyor. Bugüne kadar yaptıkları herkesin mağlumu. Mahkemeye gitmesi iyi niyetten uzak. Sırf nasıl engelleriz yaklaşımı. Danıştay’ın katsayı kararı da adaletsiz. Binlerce öğrenci ve aile mağdur edildi. 50 yıl yürürlükte kalacak yasal bir düzenlemeye ihtiyaç var. Parti olarak eğitimde fırsat eşitliği için yapılacak tüm düzenlemelere destek vermeye hazırız. Geleceğimiz olan çocuklarımızı haksız uygulamalarla niye mağdur edelim? Burada ülke zarar görüyor. Danıştay daha önce katsayı ile ilgili tüm yetkinin YÖK’te olduğuna karar vermişti. Burada kendisiyle çelişen bir yüksek mahkeme görüyoruz. Bu işi sağlam kazığa bağlamak lazım.

Hakkı Öznur (Birlik Akademisi Başkanı): Danıştay, adaleti kafesledi
Türkiye, bürokratik oligarşi rejimine dayanan bir sürece sürüklenmeye çalışılıyor. Darbeciliği açık bir şekilde savunan baronun siparişiyle verilen bu karar asla kabul edilemez. Toplumsal barışın temeline dinamit konuldu. Danıştay, bu girişimiyle adaleti kafesledi. Demokrasiyi yok sayan 28 Şubat sürecinin halen devam ettiğini hatırlatmak istedi. Asıl sorun tek parti özlemcisi, antidemokratik uygulamalarının devam ettirilmesini isteyen jakoben bir grubun Türkiye’nin daha çok demokratikleşmesini engellemeye çalışması. Yargı hukuk içinde kalması gerekirken, maalesef faşizan rejim peşinde koşanların sözcülüğüne soyunmuş gibi hareket ediyor.

Nurettin Özgenç (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği Başkanı):

‘Meslek lisesi memleket meselesi’ diyenler neden suspus oldu?
Sanayi ve küçük işletmelerin nitelikli insan gücüne ihtiyacı var. Bunun kaynağı meslek liseleri. Membanın kurutulmasına göz yumulmamalı. Hani nerede meslek odaları, Türk sanayici işadamları dernekleri ve ‘meslek lisesi memleket meselesi’ diye övünenler? Şimdi neden suspus oldular? Türkiye’nin örnek almaya çalıştığı AB ülkelerinde mesleki eğitimin oranı yüzde 69, Türkiye’de ise bu oranın yarısı. Hükümetimizden ve YÖK’ten bu konuda kalıcı çözümler getirilmesini istiyoruz.

Hasan Cemal (Milliyet): ‘Tek tip insan’ öngören kışla zihniyetinin ürünü


Danıştay 8. Dairesi’nin iptal kararı, bir yandan Türkiye’de sanayinin büyük ihtiyaç duyduğu mesleki ve teknik eğitime darbe indirirken, öte yandan ‘imam-hatip meselesi’ni de bir yara olarak yeniden gündeme taşımış oldu. Yazık! İsmet Berkan’ın deyişiyle: “Kararın Anayasa’da yazılı eşitlik prensibine dayandırılması ve katsayı eşitliğinin öğrenciler arasındaki eşitliği bozacağının söylenmesi şaka gibi bir şey. İşçisin sen işçi kal, deniyor insanlara. Motor meslek lisesine mi gittin, en fazla motor teknisyeni ol, bir fabrikada veya servis istasyonunda işe gir, hayatta ancak bu kadar ileri gidebilirsin, mühendislik fakültelerini veya hukuk vs. sosyal bilim okullarını rüyanda bile görme!” Danıştay’ın bu kararı için eşitlikle de, özgürlükle de pek öyle bağdaşmayan, tek tip insan yetiştirmeyi öngören bir ‘kışla zihniyeti’nin ürünü de denebilir. Danıştay, YÖK’ün katsayı uygulamasını kaldıran kararını iptal ederken asıl hedefi, imam-hatiplilere üniversite yolunu kesmekti. Bu konuda herhangi bir kuşku olduğunu sanmıyorum.

Ali Duru (Ceyhan Ticaret Odası Başkanı): Gençlerin geleceğiyle oynamak kimseye fayda sağlamaz
Bu kararın tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. On binlerce gencin geleceğiyle oynamanın hiç kimseye bir faydası yok. Çocuklarımız geleceklerinden endişe etmeye başladı. Yeter artık, bu çocukların psikolojileri bozuluyor.

Ahmet Turan Titirinli (Ceyhan Girişimci İşadamları Derneği Başkanı): Dünyada böyle bir model yok


İş dünyası açısından durum çok vahim. Danıştay ne yapmak istiyor? Amacı tek tip insan yetiştirmek mi? Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir model yok. Dünyada varlığınızı ispat etmek istiyorsanız her alanda mesleki eleman yetiştirmek zorundasınız. Bunun için de meslek liseleri kalifiye eleman yetiştirecek duruma gelmeli. Danıştay bu kararı iptal ederken bunları hesapladı mı?

Hazim Sesli (Türkiye Genç İşadamları Konfederasyonu Başkanı): Asıl darbe iş dünyasına yapıldı


Bu karar telafi edilmezse beyin göçü tetiklenebilir. Danıştay’ın kararı öğrenciler kadar iş dünyasının umutlarını da suya düşürdü. Bu anlamsız karar, üniversite mezunu öğrencileri ara eleman konumuna düşürecek. Bu da açık bir haksızlık.

Doç. Dr. Mustafa Şentop (Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi): Danıştay’ın barolara verdiği dava açma yetkisi tam bir hukuksuzluk


İstanbul Barosu, meslek liseleriyle ilgili Danıştay’a dava açamaz. Böyle bir yetkisi yok. Kanun, menfaat gerekçesi arıyor. Kendi menfaati ihlal edilen kişiler, ancak dava açabilir. Baronun burada bir menfaati yok. Danıştay, bu talebi kabul ederek hukuksuzluğa zemin hazırladı. Bunu da imam- hatiplilerin önünün kesilmesi için yaptılar. Karar, hukuktan uzak, tamamen siyasi.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.