Gereksizbiri

Şubat 26, 2007

Her kürt teröristmidir?

Kategori: Terörizim, Türkiye — gereksizbiri @ 12:33 pm

Kürtler, Irak, İran, Türkiye ve Suriye‘de yaşayan, Hint-Aryan kökenli olan halktır. Amerikan Merkezi Istihbarat Teşkilatı CIA ve Paris Kürt Enstitüsü‘nün tahminlerine göre dünya’daki Kürt nüfusu 14-25 milyonu bulmaktadır. Ayrıca eski SSCB ülkeleri ve Lübnan ile Kuveyt‘te de Kürt toplulukları yer alır. Afganistan‘da Kabil yakınlarındaki eski Kürt topluluğu bu ülkeyi 1970‘lerdeki Afgan İç Savaşı sırasında terk etmiştir.

Evet bu açıklama kürtlerin ne olduklarını gösterir…
Şimdi geçmişe dönelim  1993 – 1995 yıllarında askeriyenin pkk ya yapmış olduğu operasyonlarda çok sayıda pkklı öldü..Birçokta şehit verdik…Yalnız Osman PAMUKOĞLU’nun anlattığı bir olay vardı hakkaride geçen şehirdeki insanlar askere ateş açmıştı…Daha detay istiyorsanız kan uykusunu izlemenizi öneririm.Osman paşa’nın amacı halkı korumak ve onlara zarar veren pkk yı yok etmekti.iyide neden halk onlara ateş etti…

Barzani ve talabani adındaki 2 çakal hiç açıklamıyorum yıllarca bizim verdiğimiz pasaportlarla gezdiler şimdi amerikanı arkalarına alıp bize meydan okuyorlar..ama unuttukları şeyler var amerika istediğini aldı ıraktan ingiltere asker çekmeye başladı.usa da yavaş yavaş terkedecek…usa israil ingiltere gibi ülkeler ırağamı destek verir yoksa Türkiye’yemi..biraz düşününce Türkiye.
Neden?
1- Rusya ile komşuyuz
2- Suriye ile komşuyuz
3- İranla komşuyuz
4- Türkiye kadar karlı bir ülke yok
5- Avrupa birliği diye Türkiye’ye istediklerini yapabiliyorlar
bu daha uzarda uzar…sonuç olarak talabani ve barzani pkk ya destek veriyor.aynı 1993 de hakkarideki halk gibi..

Şimdiye dönelim;
kürtler Türkiye’nin 4 bir yanında çirt atıyorlar.Uyuşturucu kadın ticareti kolpacılık deynekçilik kısaca mafya oldular.sokaklarda kadınlara kızlara erkeklere yaşlılara çoçuklara sürekli olarak taciz dayak atıyorlar.ne iş yapıyorlar amelelik mafya hırsızlık bütün pis işleri onlar yapar.. Türklerden üstün olan tek tarafları vardır oda birbirlerine destek verirler.üniversitelerde partilerde kominizm adında yerleşip yoldaş olurlar.kaç tane kürtün ülkücü milliyetçi vatansever biri olduğunu gördünüzki…

90lı yıllarda halk zor durumdaydı ekonomik ve siyasi olarak doğuda zorluk çekiyorlardı.bu durumda onların pkk lı olmasına neden oluyordu.2007 deyiz 17 sene sonra bile bu adamlar hala acız diye kıvranıyorlar ama yok öyle birşey amaçları belli pkk ya destek vermek..özgür kürdistan’ı kurmakki bu imkansız bir hayal..

Pkk’nın destekçileri;
Usa
İsrail
İngiltere
Zamanında iran
Rusya
Suriye
Ermenistan
Fransa
Yunanistan
Gürcistan
Almanya
Belçika
İsviçre
Kanada
İtalya

Peki kaç tanesi Türkiye’nin yanında?
Cevap: HİÇBİRİ!!!

kürtler Türkiye için sorunmudur?
Cevap: EVET!!!

SONUÇTA DEVLETİN BİLE İÇİNE GİREN BU PİSLİĞİ TEMİZLEMEK İÇİN ACİL ÇÖZÜMLER BULUNMALI YOKSA ÇOK GEÇ OLABİLİR.BİZDE IRAĞA DÖNEBİLİRİZ…

Pkk

Kategori: Terörizim — gereksizbiri @ 12:08 pm

Kürdistan İşçi Partisi (ku:Partiya Karkerên Kurdistan, daha alışılmış haliyle PKK), KADEK ve Kongra-Gel isimlerini kullanmış olan, kendisine Türkiye‘nin güneydoğusu, Irak‘ın kuzeyi, Suriye‘nin kuzeydoğusu ve İran‘ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ve sivillere karşı silahlı eylem yapan terör örgütüdür. Bugüne kadar yaklaşık 30.000 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının ölümüne sebep olduğu iddia edilmektedir.

PKK Türkiye, Avrupa Birliği ve ABD dahil olmak üzere pek çok ülke tarafından terörist örgüt ilan edilmiş etnik-bölücü bir organizasyondur.

PKK’nın ideolojik yapısı Marksist Leninist Kürtçülük‘tür. Etnik bölücü ve amacına ulaşmak için sivil ve askeri hedeflere karşı güç kullanmayı ilke edinen PKK, Türkiye, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından terörist organizasyonlar listesine alınmıştır. Faaliyet alanı büyük ölçüde Türkiye toprakları olmakla birlikte, Batı Avrupa’da, Irak ve İran topraklarında da bazı sol eğilimli organizasyonların da desteğiyle etkinlik göstermiştir. İlk dönem ASALA tarafından eğitilen örgütün başlıca gelir kaynakları uyuşturucu madde ticareti ve haraç tahsilatıdır. Özellikle bazı Avrupa ülkelerindeki sempatizanların çeşitli açılardan doğrudan veya dolaylı desteği de örgüt için stratejik önem arzetmektedir.

PKK, 1973 yılında kurulmuş 1984′te dağ kadrolarını oluşturarak paramiliter yapıya bürünmüş, Güneydoğu Anadolu’yu 80′lerin sonundan 90′ların ortasına kadar savaş alanına çevirmiştir. Bu süre içinde 30,000 den fazla can kaybına ve birçok insanlık dışı olayın yaşanmasına sebep olmuştur. Türkiye devletini kapitalist-sömürgeci olmakla itham etmiş ve faaliyetleriyle bölgede maddi kayıplara yol açmış, bu yüzden halkın sosyo-ekonomik gelişmesini 20 sene boyunca engellemiştir.

2005 baz alındığında, PKK faaliyetleri 1990′ları yakalayamayacak kadar düşük yoğunlukta sürmektedir. 1993 yılında PKK’nın Türkiye dağ kadrolarına karşı başlayan operasyonlar ile Türkiye içerisinde bulunan silahlı gücü kırılmış, ve teröristlerin Suriye’deki kamplara kaçması sağlanmıştır. Türkiye’nin bu askeri başarıyı siyasal düzlemde de göstererek gerçekleştirdiği özgürlükçü açılımlar sayesinde, örgüt, halktan az da olsa aldığı desteği kaybetmeye başlamıştır. Daha önce PKK’ya bağımlılıklarını belirten sivil ve siyasal gruplar, Türk hakından gelen tepkiler doğrultusunda, 1999 öncesine dönmek istemediklerini belirtmektedirlerdir.

Tarihi

PKK nın organizasyon olarak geçmişi 1973′de “Ankara Democratic Patriotic Association of Higher Education” olarak başlamaktadır. Grup, bu dönemde büyük ölçüde öğrencilerden oluşmakta ve başında Abdullah Öcalan bulunmaktadır. Ankara’da kurulan organizyon kısa bir süre içinde Güneydoğu Anadolu’ya taşınmış ve bölgedeki genç kürtler arasında propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur. 27 Ekim 1978′de “Kuruluş Bildirgesi”ni düzenler ve adını Kürdistan İşçi Partisi olarak değiştirir. PKK, Bu bildirgeyle hareket alanını genişlettiğini de ilan eder ve yeni bir safha olan şehir eylemleri metodlarını uygulamaya başlar. Marksist, leninist temelli etnik bölücü bir organizasyon olması sebebiyle sağ organizasyonlarla da çatışmaya girmiştir.

PKK’nın çatışmaları sadece karşıt görüşlerin çatışması olmakla kalmayıp 1979′da Mehmet Celal Bucak’a düzenlenen suikastla PKK’yı devletle işbirliği içinde olmakla suçladığı ve Kürtleri sömürmekle suçladığı aşiretlere de yönlendirmiştir. 1978-1982 yılları arasında devletin terörizm saydığı 43,000 olayın yaşandığı gerçeği altında, PKK Şehir Savaşı döneminde aktif bir yapıdadır. 12 Eylül 1980 büyük oranda Şehir Savaşı dönemini sona erdirse de organizasyonun eylem kabiliyetini ortadan kaldırmamıştır. Bunda 1979′da Öcalan’ın Suriye’ye geçmesi ve burada Dev-Genç‘in temellerini attığı eğitim kamplarını kurması etken olması yatmaktadır. İhtilal’in ülke içindeki eylem alanını kapatması, sol görüşlü organizasyonların, Öcalan’ın Lübnan çağrısına cevap vermesine sebep olmuş. 82-84 yılları Öcalan’ın organizasyonun yeniden şekillendirmesine yardımcı olmuştur.

1984 senesiyle PKK yeni bir yapıya bürünmüştür. Kendisine Mao’nun Halk devrimi yöntemini seçmiş ve Suriye’nin desteklemesiyle Güneydoğu Anadolu‘da terör metodlarını uygulamaya başlamıştır.

15 Şubat 1999‘da Teroristbaşının Kenya‘da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi pasaportu ile yakalanmasiyla birlikte örgüte çok ağır bir darbe vurulmuştur.

PKK nın hayat evresinin uzun süreli olması gelişimi süresince evrime uğramısına bağlıdır. PKK değişen ortama göre söylemini ve uyguladığı siddet unsurlarını değiştirmişdir.

Kurulmadan Önce

1960 larda başlayan bireysel haketlerin ülke içinde gelişiminin özeti… Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgedeki ekonomik ve sosyal yapılar yüzünden ülke genelindeki değişimi aktaramaması bahanesi. Üzerinden yarım yüzyıl geçmesine rağmen Osmanlı dönemi yaşanan sosyal ve ekonomik sorunlarının bölgede tekrarlanması varsayımı. Soğuk savaş yapısı altında Rus ve Suriye gizli servislerinin Güneydoğu Anadoludaki oluşumlara bilgi, kaynak ve yönlendirme faliyetleri.

Apocular Dönemi (1974-1978)

27/10/1978 kuruluş bildirgesine kadar olan dönem Apocular olarak adlandırılmaktadır. Apocular ismi özellikle Dikmen toplantısından sonra yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Öcalanın politik fikirlerinin geliştiği ve ülke içinde 1970 lerin ortasına kadar gelişen yapılarla bağlantılarının kurmuş, tanıtmıştır. Bu dönemin sonlarında fikirlerini harakete koymak için Güneydoğu Anadoluda var olan feodal yapıda yer bulması ve bu yapıyı kendi amaçları ve kendi amaçlarınında bölgenin yapısı altında şekillenmesi.

Apocularun çekirdek gurubu 16 kişiden oluşmaktadır. Yıllar içinde bu onaltı kişiden sadece Öcalan gurubda kalmış, bazıları kendi kuruluşunda rol oynadıkları sistem tarafından öldürülmüşdür.

Şehir Savaşı (1978-1980)

Kuruluş bildirgesiyle bölgede varlığını geliştirme ve sosyal yapıya bürünme devresi. 1980 iltilali öncesi diğer komünist guruplar gibi yapılanmış ve propagandasını silahlı eylemlerle duyurmuşdur. 1980 ihtilali ülke içinde yaşamın sekteye vurulmasını amaçlayan faliyetlere karşı bu faliyetleri yürüten bireylerin etkisiz kılınması amacı ile yürütülmüşdür. İhtilal öncesi duyum alan Apo ülkeyi terketmiş ama onunla ülke dışına çıkmayan PKK militanları ihtilal gurubunca yakalanıp hapsedilmişlerdir. Bu gurup daha sonra cezaevi direniş haraketinin çekirdeğini oluşturacakdır.

Suriye (1980-1984)

Apo ihtilal döneminde Sureyinin gözetiminde Bekaa Vadisi‘ne yerleşmiş ve buradan organizasyonun yeniden yapılandırılmasını planlamışdır. Bu dönemin Abdullah Öcalan için çok önemli olduğunu daha sonra yazacağı anılarında açıklamaktadır.

(1984-1993)

15 Ağustos 1984‘te Eruh ve Şemdinli‘de PKK ilk büyük ölçekli silahlı eylemini gerçekleştirir. Silahlı eylem, örgütün silahlı kanadı Kürdistan Kurtuluş Güçleri (HRK) tarafından gerçekleştirilir.

1993-1995

Bu dönem partinin hayatta (ülkeler arası yapıda) kalabilmek için ideolojisini büyük ölçüde yeniden gözden geçirdiği dönemdir. Komunizim (Marksis-Leninist) yerine sosyalizmi benimsemekte ve kadın erkek eşitliğini savunduğunu göstermek üzerede kadınlarda erkek davranışlarını öne çıkarmaya ve cinsel ögeleri göz ardı etme politikası. Parti içinde dine karşı tölerans gösterilmesi bu yapının uzantısıdır.

Bu değişimlerle Türkiye Cumhuriyeti söylemine yaklaşan PKK, Kürt devleti söyleminden vaz geçmiş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti altında otonom bir yapı amaçladığını söylemeye başlamışdır.

Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin PKK ya ayırdığı miktar bütün harcamalarının 10% na kadar yükselmişdir. Bu dömendeki faliyet yoğunluğunu devam ettirebilmek için askerler $8.000.000.000 yıllık harcama seviyesine ulaşmışlardır.

1996-1999

1998‘de Abdullah Öcalan tek taraflı ateşkesi bir daha başlatır. Ozellikle Suriye ve zaman zaman da Yunanistan, Ermenistan,İran ve Rusya‘nin destegi ile ayakta duran PKK, 1998 sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye’yi savaşla tehdit etmesi, ve bu yüzden Suriye’nin Öcalan’ı atması ile sonun başlangıcını yaşamaya başlar. Mayıs 1997 harakatının Türkiye’ye faturası ise 300.000.000 dolar olmuşdur.

15 Şubat 1998‘de Abdullah Öcalan Kenya‘da uluslararası bir operasyonla yakalanır ve Türkiye’ye teslim edilir. Başta Yunanistan‘ın da pay sahibi olduğu ve Türkiye’nin kısmen haberinin olduğu bu kaçırılma olayı, Türkiye’de dış güçlerin planladığı bir Kürt ve Türk savaşını artık geri dönülemez bir tarzda başlatma gayesi olarak algılandı. Bundan çıkarı olan dış güçler, Kürt ve Türkleri ebediyen bir birine düşman kılarak, kendileri bundan yarar sağlama hesaplarına girmişlerdi.

Abdullah Öcalan’ın Yunanistan, ABD, İsrail eliyle Kenya’nın da kısmen bulaştırılarak yakalanması ve Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra, Türkiye’deki Kürt Sorunu daha iyi anlaşılmaya başlandı. Sorunun dış güçlerin gerçek bir müdahele konsu olduğu daha iyi görülmeye başlandı. Öcalan, daha sonra avukatlarıyla yapacağı görüşmelerde “bunun bir oyun olduğunu” açıklayacak ve “silahli tek bir sinek bile bırakmayın” çağrısını örgüt için yapacaktı. Öcalan, Sosyalizmdeki “Her Halkın Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı da kendilerini etkileyen bir nokta olarak ortaya koyacak ve bunun özeleştirisini verecekti.

Öcalan’ın Yargılanması (1999)

Öcalan’ın yargılanması PKK olgusunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından tanımlanması açısından önemlidir. Öcalan 29 6 1999 tarihinde askeri mahkemde yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti Ceza Kanunun 125 inci maddesinden yargılanır. Bu davada Öcalan

  • T.C vatandaşı olduğunu,
  • Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve onun ceza kanununu tanıdığını,
  • Öcalan savunmasında, hukuki değil siyasi olacağını

Bu üç yapı Öçalanın faliyetlerinin temelde suç olduğunu kabul ettiğinin en açık ifadesidir.

PKK’nin Feshi (1999-2002)

Öcalan, 1 Ağustos 1999‘da ateşkesin sürdürülmesini ve silahlı güçlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti Sınırları’nın dışına çekilerek, sembolik barış gruplarının (!) iyi niyetin bir göstergesi olarak Türkiye Cumhuriyetine gelmelerini ister. Ardından, örgüt tarafından PKK’nin silahlı güçleri sınırların dışına çekilerek, biri dağdan biri de Avrupadan olmak üzere iki barış grubu(!) gönderilir.

PKK, 2002′de kensini fesheder ve yerine Kürdistan Demokratik ve Özgürlük Kongresi KADEK‘i kurar.

Etkileri

PKK, bölgenin her yönden gerilemesi için Türk düşmanları tarafından geliştirilmiş. Bölgede insanca yaşamak için mücadele veren Anadolu insanının yıkımına sebebiyet vermiştir. Türkiyenin gelişmekte olan ekonomisini kontrol altına almak için PKK, yabancı istihbarat örgütleri tarafından taşeron olarak kullanımış ve yıkıcı zararlar vermiştir.

Hiç bir zaman ne istediği konusunda net bir fikir beyan etmeyen PKK kimlik ve kılık değiştirerek başka oluşumlara gitmiş ve şimdilerde Irak ı işgal eden güçleri destekleyen ana unsurlardan olmuştur.

pkknın eylemleri doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerinde yaşayan Türkleri sağlık ve eğitim gibi en temel haklardan yoksun bırakmıştır, pkk eylemleri bölgeye acı, ölüm ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir.

Eğitim

  • 1970 lerde planlanan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çalışmalarını neredeyse 20 yıl rafa kaldırılmış, bazı illerde ikincil merkezi yönetimin (OHAL) kurularak bir çok bireysel kazanımdan geri dönülmesi sayılabilir.
  • Dini eğitim. Iran modeli, ülkenin ümmet olarak birliğinin sağlanması.
  • Gençlik faliyetlerinin azaltılması.

PKK’nın periyodik faaliyetlerinden birisi de o bölgedeki öğretmen ve doktorları öldürmektir. Doğrusu bu, bölgedeki insanlara yapılmış en büyük kötülüklerden biridir. Geri kalmışlık bu yüzden daha da artmıştır.

Türkiye savunmaya harcamlarını diğer alanlardan kısarak sağlamak durumunda kalmış ve bu durumda PKK en büyük başarısını çıkmaza giren hayat tarzını düzenli propaganda ile Türkiye ne karşı yönlendirerek yıkıcı faliyetlerinde perçinlemiştir.

Yıl Toplam K E Doğuanadolu Ege Karadeniz İçanadolu Marmara Akdeniz
1970 43.8 58.2 29.7            
1975 36.3 49.5 23.8          
1980 32.5 45.3 20.0          
1985 22.6 31.8 13.5 44.0 18.6 24.7 18.3 14.2 22.1
1990 19.5 28.0 11.2            
1995 12.7 19.4 6.1          
Okuma-Yazma bilmeyenlerin oranı
Yıl Toplam Mardin Batman Erzurum Tunceli Diyarbakir Bitlis Bingol Sanliurfa Siirt Mus Van Elaziğ Şırnak Ağrı Tokat
1988 19 4 3   12                      
1989 4                              
1990 10       4                      
1991 4     2 2                      
1992 24                              
1993 51 1     12 24 5 4 2 1 1 1        
1994 31 4 4 4 10 5   1         1 1 1  
1995 7 2 1     2               1   1
1996 8                              
Toplam 158 İller bağlamında yıllara göre öğretmen kayıpları

İdari/Hukuk

PKK tabanını güçlendirmek üzere devlet vatandaş ilişkisini kuran üç temel faliyeti hadef almıştır.

Türkiye siyasi yapısı 1980 li yıllarda 1970li yılları son yarısını arkasında bırakarak toparlanma dönemini yaşama izlenimini verirken bu karmaşık dönemden uzanıp gelen kadrosuyla PKK Türkiye’nin önünü tıkamayı başarmıştır. PKK 1970 lerde kazandıkları beceriler ve filistin/suriye/yunan/ermeni becerilerini bünyesine katarak sağlam bir yapıyla ortaya çıkmıştır. Tabanını çok daha belirginleştirmiş; yurt dışı bağlantılarını sağlam temeller üzerine oturtmuş; söylemini yerel olgulardan çok milletler arası olgularla doldurmuş; en önemlisi desteğini Türkiye Cumhuriyeti’nin ulaşamayacagı yerlerden ve uyuşturucudan elde etmeye başlamış dır.

Uyuşturucu trafiğini kontrol eden PKK nin bu konuda ne kadar başarılı olduğu gerçeğinin kanıtıdır. PKK bu dönemde uyuşturucudan elde edilen paranı artırılması ve kara paranın temizlenmesi için uluslararası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapıştır. PKK nın sorunun kaynakları dışarıya taşıyarak yapılanması Türkiye Cumhuriyeti’nin daha önceki ayaklanmalarda uyguladığı bölgeye yönelik problemi çözme yollarını tıkamıştır. 1930 lardaki toprak reformunun bu bölgeye uzanamaması (Adana‘dan öteye geçmemesi)devletin ağaları mutlu edmek zorunda kalmasının bir uzantısıdır. PKK sorun güneydoğu sorunu olmaktan çıkartmış ve bölge halkının olaylara olan etkisi azalmışdır.

Olağanüstü Hal (1987)

Devlet tamamen dış kontrollü olaylarla ne yapsa kayıplı olmaya başlamış ve çözüm yollu bulamaz hale gelmişdir. İdari sistem kontrolu kaybettiği bölgelerdeki köy halkını değişik yerlere aktarmaya başlamış, bunu da maddi problemleri çözebileceğini ama katliyamların bir an önce durması gerektiği argumanına bağlamıştır. Olay güvenlik olgusuyla tanımlanmış ve böylece bir idari sorundan bir başka idari sorun içinde bocalamaya devam etmiştir. PKK Türkiye’ye en büyük kaybı devletin içinde çağdaşlaşma doğrultusunda hizmet etmek isteyen gurupların önünü kapatarak sağlamıştır. PKK nin yarattığı terör Türkiye idari yapısını limitlerine kadar zorlamış ve bununda üstüne çıkarak kilitlediği yapıda devlet yapısına uymayan oluşumlar kurulmasına yol açmışdır.

Terörizim yasası (1991) =

Terörizim yasası terörizim tanıma uyan olgulara karşı devletin duruşunu ve başetme metodlarını belirlemektedir. Türkiye genel tanımıyla terörizimi aşağıdaki gibi tanımlamışdır;

Belli bir kanuna bağlı olmadan insanlar veya mülklere yönelik olarak devleti, milleti veya belli bir yapıyı sindirmek amacıyla politik veya sosyal amaçlar elde etme yöntemi.

Osmanlının yüzyılın başında ermeni terörizmi ile olan ilişkisi bu tanımdan çıkarılabilir. 1991 terörizim yasasının ruhunu ve amaçlarını anlamak için Osmanlı kanunlarından başlayarak Türkiye anayasalarına doğru incelemek gerekmektedir. Bu yasanın tanımıladığı koşullar bu zaman içinde süreklilik göstermektedir.

20. yüzyıl terörizim kavramının evrimleşmesine tanık olmuş ve 21. yüzyıla girmeden Türkiye (1991) ve Amerika Birleşik devletleri (2001) nde yeniden belirlemişdir. Türkiye terörizim yasası Türkiye’nin kuruluşundan itibaren ilk metod değiştirmesidir. Osmanlının Hasta Adam kavramı gerçekde lale devrinin ihtişamından dolayı olmayıp kendi içindeki terörizimle baş edememesi ve sistemi çalıştıramadığından dolayı ekonomik ve politik çöküntüye uğramasanın sonucudur. Türkiye’nin reaksiyonları Osmanlıdan farklı olsada deneyimleri bu bağlamda sıradan deneyimlerdir. Türkiye’de yaşanan olguların izlerini terörizmin tarihiyle karşılaştırıldığında Fransız (Fransız halk ayaklanmasından sonra) ve Rus (bolşevik isyanının ardından) devlet terörizmindeki becerilerini kendi ideoloji ve çıkarları doğrultusunda ilişkiye girdiği azınlıklara ihraç etme metodlarıyla bağdaşmaktadır. Türkiye üniter devlet kavramıyla sorunu osmanlının yaşadığı boyutun çok altına çekmeyi başarsada 1991 yılı gelindiğinde osmanlı gibi sorunun temelleri için çözüm üretememişdir. Bu başarısızlık 1991 terörizim yasasında kendini göstermektedir.

Terörizim olgusunu ile ilişkili 1970-1980 ihtilalleri için Cumhuriyetin kuruluşuna bakmak gerektiği gibi, 1991 yasasının içeriğini algılamak için 1970 ihtilali ile başlayan olgulara bakmak gereklidir. 1961 anayasası sosyal içeriğinde vatandaşların amaçlarına demokratik yolları kullanarak birlik ve bütünlük içinde kavuşabileceği varsayımıyla yola çıkmışdır. Devlet 40 yıllık Türkiye Cumhuriyeti deneyimiyle Osmanlının tecrübesinden uzaklaştığını varsaymışdır. Fakat 61 Anayasa’nın öngördüğü reformların yapılayınca ve uygulamada sorunlar yaşanınca ülke içinde sistemi kullanmadan değişim isteyenler ortaya çıkmışdır. Bu gurup 1970 deki yapılanmanın ana hedefini oluşturmuktadır. Orgeneral Muhsin Batur 1970′in başarılı olamadığını çünki gerçekde yapılmasını istediği vergi reformu, sağlık reformu, eğitim reformu, yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesini sağlamak gibi konuların 1990 larda hâlâ Türkiye’nin gündeminin birinci maddesini teşkil etmesine bağlamaktadır. Sistem 1960 la başlayan sosyal yapılarını oturtamaya çalışırken oluşan baskıları kontrol altına almak için bir dizi terörizim kanunu çıkarmış ama başlangıçda temel amaç dış etkilerin ülke içindeki gurupları bilgi ve beceri aktarımıyla yönlendirmelerini engellemeye çalışmasıyla sınırlı kalmışdır (bölücü ve ayrılıkcı gurupların sindirilmesi). Ne kadar başarılı olduğu terörizmin yirmi yıl içinde bireysel haraketlerle kazanılan becerileri (sosyal düzen değişikliği istemi) organize gurupların hareket yapısına kavuşması (ülke sınırlarını çizmeye) ile izlenebilir. Yerleştirilemeyen sosyal yapılardan ortaya çıkan bu gelişim nasıl organik bir içerik ise, bireysel özgürlükler ile başlayan kısıtlamarın ceza kanunu (1991 Terör yasası) içinde sistemin bütünlüğüne yönelmesi aynı biçimde organik bir olgudur. Kısaca 1970 ve 1980 ihtilallerinde terörizimle mücadele ögesi ve 1991 Terrörizim yasası süregenlik göstermektedir ve tanımlamaya değerdir. 1991 Terör yasası 1970 ve 1980 ihtilalerinin başarısızlıklarını kontrol altına alınma çabasının bir ürünüdür.

1970: Bireysel faliyetlerle yaşamın sekteye vurulması. (Apocular) (Osmanlı:Osmanlı Bankası baskını, Padişaha suikast)

1980: Amacli ve sistematik olarak toplum düzenin bozulması. Varlığının toplum düzeyinde kabullenilmesi. (PKK gerilla savaşı) (Osmanlı:Sarıkamışa yol açan süreç)

1990: Kurumlaşmış yapıların devlet ve sosyal yapılara temel amacına bağlı olmadan yıkıcı eylemlerde bulunması. Amacı sistemin varlığının sona erdirilmesi. (HEP-DEP) (Osmanlı:Van ayaklanması)

1990 lara gelindiğinde PKK terörünün temel amacı bireyler ve kurumlar arası ilişkilerdeki gerileme yaratmakdır. Bu amaç 1970-1980 ihtilallerinin uygulanan terörizimle mücadele metodlarını geçersiz kılmışdır. PKK sosyal etiğin yok olması ile olgular arasi yapılanmanın bozulmasını amaçlamışdır. Bu bozulmaya bir örnek sosyal etiğin yok olduğu yerde adaletin üstündeki yükden çökmesi kaçınılmazlığı gösterilebilir. 1991 öncesi T.C. adliye sistemi normal hayat koşullarına göre düzenlenmisdir. 1970 ve 1980 de gelen ihtilal kanunlarının (askeri yasaların) olmadığı ortamda Türkiye adliye sistemi PKK nın faliyetleriyle uğraşamaz olmuş ve bu koşullar için kendi altında yeni bir yapılanmaya gerek duymuşdur. Bu ihtiyacın sonucunda Terörizim yasası(ları) ortaya çıkmışdır. 1991 de yürürlüğe giren terör yasası bir çözüm olarak güvenlik mahkemeleri kurmuş buda hukuk devletinin zedelenmesine yol açmışdır. Yinede Türkiye bu sefer adaleti askeri mahkemelere taşımamış, kendi siyasi yapısında çözmeye çalışmışdır. Sorun askeri mahkemelere taşındığında halk dışlanmakda bu da sosyal birliği bozmaktadır. 1970 ve 1980 ihtilali askeri mahkemelerinin sonuçlarını bu bağlamda algılamak doğru olacakdır. Sorunu askeri mahkemelerle çözmek devletin güvenirliliğini tamamen ortadan kaldırma ihtimalini içermektedir. Askerleri mahkamelerin içine çekmenin etkileri hala yaşanmaktadır. Terör yasasını sistemin vazgeçilmez parçası olmuşdur. Askeri yargıçlar çekilse bile oluşan deneyimler sistemin içinde kalacakdır. Zaman içinde devlet değişen koşullar ve biriken deneyimlerle yasanın şeklini ve kapsamını hatta ismini değiştirmektedir. PKK ile sisteme giren bu olgular biriminin PKK sona ersede sistem içinde kalacağı 21. yüzyılın koşullarında bir gerçekdir.

Terörizim yasasının bir kolu olarak algılanan terörden zarar görenlerin zararlarının tazmin edilmesi Meclis’te 17 Temmuz 2004′te kabul edilen 5233 sayılı yasa ile gerçekleşmektedir. 31 Mart 2005 tarihi itibariyle her ilde kurulan tazminat komisyonlarına 69 bin 832 başvuru yapıldı. Bunlardan sadece bin 595′i, yani yaklaşık beşte biri sonuçlandı. Bu sonuçlanan davalar toplam başvurunun yaklaşık yüzde ikisi yerinde görüldü ve tazminat ödenmesine karar verildi. Bu sayının artması geri kalan beşde dördün açıklanması ile beklenmektedir.

Af yasaları ve sosyal içerikleri ile bağlantısı açıklanmalı
Kanunlarla devlet birimlerinin haraketlerini belirleyen olguları açıklanmalı (susurluk). Bu başlık altında yönetmelikler açıklanmalı.
AIHM ile ilişkisi açıklanmalı
Osmanlı deneyimi ardından T.C. politik ve sosyal olarak üniter bir yapıyla terörizimle başedmeye çalışmaktadır. Kanunlarında milletin ortak yanlarını geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Politik

HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP

Bu dönemde Türkişe siyaseti halkın problemleriyle uğraşamamış PKK nin injekde ettiği ideolojik olgular ve yol açtığı kayıplarının etkisiyle bocalamıştır. Devletin bu durumuna örnek olarak

  • Türkiye’nin demokratik yapısıyla oluşturduğu meclisindeki parlamenterlerin kendisini yıkması ihtimali karşısında aldığı önlemlerle itibarını sıfırlaması
  • PKK uzantılarının birleştirici siyaseti savunanların desteğini boşa çıkartmayı başardığından keskin politikaların önünü açması
  • 1965 de araştırmaları başlanan 1970 lerde plot çalışmaları yapılan öğrencinin bireyselliğini ortaya çıkaran kredili sistemin idarenin kontrolü elden brakmama amcı doğrultusunda doğru dürüst hayata geçirilememiş,
  • 1970 lerde planlanan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çalışmalarını neredeyse 20 yıl rafa kaldırılmış, bazı illerde ikincil merkezi yönetimin (OHAL) kurularak bir çok bireysel kazanımdan geri dönülmesi sayılabilir.

HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP siyasi arenada kendilerini göstermiş olasada kürt kökenli seçmenin ülkede %10 dan fazla miktari olduğu halde Türkiye genelinde %10 barajı aşamamış olmasının nedenleri ilginçdir. Bir arguman bu olguya karşı Türkiye devletinin kürt halkını silah yoluyla bastırdığı çünki devletin kuruluşundan beri Türk ırkçılığını işlediğini söylemektedir. Bu argumana zıt olan olgu ise kürt kökenli Türkiye vatandaşlarının insan hakları problemi olan bölgelerde bu partilere daha yüksek oy verdiği, diğer bölgelerde ise bu oranın düşük olmasıdır. Üzerinde durulması gereken olgu insan hakları ve bu partilere verilen oyların doğru ilişkide olduğu gerçeğidir. PKK nın faliyetleri ile halkı kendine çektiği fikri bu ilişkide önümüze çıkmaktadır. PKK nın metotlarında diger guruplara karşı kendi alt gurubunu oluşturmada ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir.

HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP olgusu kürt halkı içindeki demoktatikleşmenin bir başka gerçeğini ortaya koymaktadır. 20 yüzyıla kadar yenetici/yönetilen ikilemi ile yaşayan anadalu vatandaşları, Türkiye kuruluşunda söylem olarak çok çeşitliliği benimsemiş ama faliyette demokrasi kültürünün ancak dar anlamda ikinci dünya savaşı sonrasına ve 1961 den sonra ise sistem-halk etkilenmesiyle gelişmiştir. Siyasi açıdan 1970 lere gelindiğinde feodal yapısıyla güneydoğu anadolu en geri kalmış bölgedir. Bölge insanı siyasi seçimlerini/bölge partileri propagandalarını vatandaşın ihtiyaçlarına başımlı yapmamaktadır. Aponun kişiliğinde (anılarında) ve PKK faliyetlerinde bu otoriter yapıyı doldurma fikri bulunmaktadır. PKK nın temel amacı uzandığı bölgelerde devletten ve diğer otorite yapılarından baskın olmaktadır. Son yirmi yılın faliyetleriyle kurduğu otorite ile bütün kürtleri kendi alanına çekemediği Türkiye ‘in demokrasi kültüründe aldığı mesafenin ilginç bir göstergesidir. Kürt halkının demokratik yapısının ve bu yapıyı geliştirmedeki Türkiye’nin başarısı kürt vatandaşların din-ırk gibi bağlamlarda bir yönetici yapıya bağlanamadığı gerçeğinde saklıdır. Demokrasi pragmatik bir olgudur ve devlet, PKK veya genel anlamda otoriteye bağlılıkla çelişmektedir. Türkiye devletide 1999 dan beri hızla ideoloji deb pragmatik yaklaşıma doğru ilerlemektedir.

Sosyal amaçlı organizasyonlar

PKK Politik Partilerin (HEP/DEP/HADEP/DEHAP/DTP) yanında bölgesel kontrolu elde etme amacı ile sosyal orgaznizasyonların haraket ve politika birimlerine el atmışdır. Bunların en başlıca örnekleri bölgesel insan hakları dernekleri ve belediye yönetim birimleri oluşmaktadır. Bu organizasyonları temel amacının dışında ve/veya temel amacına bağlı tek yanlı olarak kulanılması toplumsal kimliği oluşturan (değişik kimliklerin hayat bulduğu) faliyetlerin yürütülmemesine yol açmış ve toplumun değişik kimliklerinden yoksun kalmasına yol açmışdır. Bölge insanı kendi benliğini oluşturan diğer kavramların yaşam bulamamasından dolayı sadece iki kavram (kürt-kürt olmayan) çatışmasına maruz bırakılmışdır. Toplumsal haraketliği sağlayan faliyetlerininin içi boşaldığından ve yerlerine yenisi kurulamdığından ihtiyaçlar karşılanmaz olmuşdur ve toplum içindeki oluşan çözümsüzlük hislerinide PKK tarafında devlete yüklemişdir. Bölge toplumu “kutuplaşma sonrası sosyal çürümeye” maruz kalmışdır.

İnsan hakları derneklerinin temel amacı sistemin parçaları arasında iletişim sağlayarak olayların değişik boyutlarının göz önüne alınması ve ikincil olarak ise taraflar arası yapıcı diyalog kurmasıdır. Temel ögesi itibari ile tarafsız olan bu organizasyonlar olguları tek yanlı aktararak (taraf tutarak) sorunun bir parçası haline gelmişlerdir. Sorunun büyüklüğüne örnek olarak:

“Ölüm orucu eylemlerinin bu noktaya ulaşmasının nedeni iktidarın kabul edilemez tutumudur.” diyerek hükümetin ise “Ölüm orucu emrini devlet mi veriyor; insan hayatını hiçe sayan faliyetleri metod olarak seçenlere ve bu emri verenlere söylenmesi gereken sözleri niçin bana yönlendiriyorsun” diyerek cevap vermesi yaşanan iletişimin bozukluğuna örnek olmaktadır. Yaratılan bu politik kavgada ceza evlerinin sorunları ve devletin sisteme kontrol edememesi gibi olgular göz önüne çıkmamakta ve derneklerin bu bağlamda temel görevini yerine getirmemesi sonucunu doğurmaktadır. Ayrıca kalabalık koğuşların ve düzensizliğin propaganda faliyetlerine imkan vermesi bu organizasyonların önceliğini seçerken nelere baktıkları sorusunu getirmektedir.

Söylemleri bağlamında bakıldığında, insan haklarının diğer boyutları bu organizasyonlar tarafından temel amaçdan sapma olarak algılandığından dışlanmış ve PKK nın temel amacıyla kesişen devlet-vatandaş ilişkisini koparma amaçı götmüşlerdir. Ayrıca bu dömen içinde dernek mallarının yıkıcı örgüt elemanlarına kullandırılması ile dernekle devleti karşı karşıya getirmişdir. Bu faliyetler organizsonların PKK nın kolları olduğu izlenimini yaratmışdır. PKK ise yaratılan sığ imajı kullanarak bölge insanını Türkiye parlamentosuna değil kendisine bağlı olduğunu savunmuşdur. Bu guruplar 21. yüzyılda töre cinayetleri, kadın hakları gibi büyük sorunlara odaklanması 20. yüzyılın son çeğreğinde nerede oldukları sorusunu akla getirmektededir.

İnanç Eksenindeki Etkileri

PKKi marksist-leninist bir örgüt olmasının ötesinde militanları üzerinde etkinlik ve sempati kazanabilmek amacıyla da faaliyetlerde bulunmaktadır. PKK ekseninde gelişen yeni kuşak kürt kültüründe başat çizgi ateizm olmakla birlikte zerdüştlükte ikinci derece de önemli hale gelmiştir son yıllarda. Her ne kadar tarihsel kökende zerdüştlük ile bağlantıları olmamakla birlikte bazı propaganda yazarlar kanalıyla zerdüştlüğü kürtlerin eski dini olarak gösterme gayretleri öen çıkmaktadır.

Kuzey Irak Kampları

PKK Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeterli halk desteğini alamadığından ve güvenlik güçleri karşısında 20.000′den fazla kayıp verdiğinden sınır ötesine yerleşmeye çalışmıştır. Uzun süre Suriye’de kaldıysa da, bu hem yeterli olmamış, hem de 1998′den sonra burada da barınma imkanı kalmamıştır. Körfez Savaşı’ndan sonra oluşan güç boşluğundan yararlanan terör örgütü 1990′ların başında Kuzey Irak’a yerleşmiştir. Irak Savaşı (2003) ise PKK’ya daha geniş bir güç boşluğu sağlamış ve Kandil Dağı ve çevresine yerleşmiştir. Bu bölgede 10′dan fazla PKK kampı vardır. ABD, Irak’ı işgal ederken bu kampları ortadan kaldırma sözü vermiş, Bağdat Yönetimi ve yerel Kürt yönetimi de PKK faaliyetlerine izin vermeyeceklerini açıklamışlardır. Ne var ki zaman içinde Her üçü de PKK’yı bu bölgeden sökmeye güçlerinin yetmediğini ima etmişlerdir. Özellikle Barzani ve adamları ise PKK faaliyetlerine göz yummanın ötesinde silah da sağlamışlardır. Irak Ordusu’nun silahları PKK’lıların eline geçerken, bu silahlar sayesinde Türkiye’deki eylemleri artmıştır.2006 yılının Temmuz ayında PKK Türk Büyükelçiliği’nin sadece 500 metre ilerisine Öcalan Kültür Merkezi adı altında bir propaganda ofisi açmıştır. Türkiye buranın kapatılması için nota verirken, ABD’lilerin ilk açıklaması “Biz böyle bir merkez görmedik” şeklinde olmuştur. Temmuz 2006′da Türkiye’nin ABD’ye PKK kampları konusundaki tepkileri zirveye çıkmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan gerekirse sınır ötesi operasyonun tek taraflı olarak yapılacağını ilan etmiştir. Bu tepki bir haftada PKK terörüne verilen şehit sayısının 15′e ulaşması ile oluşmuştur. Bu uyarı Dışişleri ve diğer kanallardan da tekrarlanmıştır.

Bu sert tepkiler üzerine ABD Başkanı George W. Bush ve Amerikan Dışişleri Bakanı Rice’dan PKK’ya karşı gerekenin yapılacağı sözü geldi

Çocuk Teröristler

Son yıllarda yaşanan silahlı mücadeledeki başarısızlıklar sonucunda PKK ciddi bir eleman sıkıntısı yaşadı ve bunun sonucu olarak silah altına aldığı kişilerin yaşı 10-11′e kadar düştü. Alınan çocukların büyük kısmı ise 14-15 yaş civarında kızlardan oluşuyor.

Kitaplar

  • Nihat Ali Özcan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) Tarihi, İdeolojisi ve Yöntemi
  • Turkey-Iran relations, 1979-2004 : revolution, ideology, war, coups and geopolitics / Robert Olson.
  • The Kurdish nationalist movement in the 1990s : its impact on Turkey and the Middle East / Robert Olson.
  • The Kurdish conflict in Turkey : obstacles and chances for peace and democracy / Ferhad Ibrahim, Gülistan Gürbey.
  • Bloodlines : from ethnic pride to ethnic terrorism / Vamik Volkan.
  • Nur Bilge Criss, ‘The Nature of PKK Terrorism in Turkey’, Studies in Conflict and Terrorism 8 (1995) pp. 17-37
  • Şemdin Sakıh APO

Amerika Birleşik Devletleri, İran’ı bombalamaya yönelik planlar yapmakla suçlanıyor…

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 12:01 pm

Guardian gazetesinin ilk sayfasındaki haberin başlığı, “Amerika Birleşik Devletleri, İran’ı bombalamaya yönelik planlar yapmakla suçlanıyor”.

İngiltere gazeteleri
 

Haberde, araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün, New Yorker dergisindeki son yazısı aktarılmış.

Yazıya bakılırsa, ABD Başkanı George Bush, Pentagon’a, 24 saat içinde uygulanabilecek bir plan hazırlaması yönünde talimat vermiş. Genişletilmiş bu bombardıman planının hedefiyse, İran.

Seymour Hersh, haberiyle ilgili olarak, CNN Televizyonu’na yaptığı açıklamada da iddialı konuşmuş:

“Bu başkan, İran konusunda birşey yapmadan görevden ayrılmayacak”.

El Kaide, Blair’i öldürmeyi planladı

Daily Telegraph‘ın iç sayfalarındaki bir haberdeyse, El Kaide örgütüyle ilgili çarpıcı bir iddia yer alıyor:

“El Kaide, Blair’i Kraliçe’nin önünde öldürmeye yönelik planlar yaptı”.

Daily Telegraph, örgütün 2002′de İngiltere Başbakanı Tony Blair’i öldürmek istediğini yazmış. Suikastin, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in, tahta çıkışının 50. yıldönümü nedeniyle düzenlenen kutlamalar sırasında gerçekleştirilmesi hedeflenmiş.

Bu yöndeki iddialar, BBC Televizyonu’nda yayımlanan üç bölümlük Tony Blair belgeselinde yer alıyor. Dönemin Londra Emniyet Müdürü Lord Stevens, suikast planını çok ciddiye aldıklarını söylüyor:

“Kutlamalar sırasında Başbakan’a yönelik bir tehdit söz konusuydu. Bir suikast tehdidiydi bu. Tehdidin ciddi olduğu yönünde istihbaratımız vardı”.

Daily Telegraph, suikast tehdidi nedeniyle Buckingham Sarayı çevresine keskin nişancılar yerleştirildiğini de yazıyor haberinde.

‘Avrupalılar küçümseyince, Türkler uzaklaşıyor’

Yine Daily Telegraph’ın iç sayfalarındaki bir yazının başlığı, “Niçin Türkiye’den bu kadar korkuyoruz?”.

Yazıyı kaleme alansa, Muhafazakar Parti’nin milletvekillerinden Boris Johnson.

Johnson, Osmanlı İmparatorluğu’nun son İçişleri Bakanı ve cumhuriyetin kurulması sürecinde ülkeden ayrılan muhalif gazeteci Ali Kemal’in de torunu.

Boris Johnson, İslam’la ilgili endişelerin Doğu ve Batı arasında uzlaşma sağlanmasına yönelik çabaları tehlikeye atmaması gerektiğini söylüyor.

Muhafazakar milletvekili, gazetenin bir sayfa ayırdığı yazıda, sonra konuyu, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan çevrelere getiriyor:

“Ortada, Türkiye’nin üyelik başvurusuyla ilgili bir sorun olduğu açık. Sorunun ekonomiyle falan fazla ilgisi yok. Zira Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, Avrupa Birliği’ne giren bazı ülkelerden fazla. Kıbrıs, yoksulluk, nüfus falan da değil sorun…

“Sorun, ‘değerler’: Papa’nın, papazların, siyasetçilerin saçma değerleri…”

Boris Johnson, Avrupalıların Türklere onları “küçümseyen” bir şekilde baktığını, bu nedenle Türklerin Avrupalıları sevmemeye başladığını belirtip eklemiş:

“Birbirimizden uzaklaşmaya değil, birbirimizle barışmaya ihtiyacımız var. Düşman ‘değerler’ hakkında mırıldanıp farklılıkları pekiştirmek yerine, Türkiye’yle tartışmalarımızda çok kritik bir noktaya geldiğimizi görmeliyiz. Ya Atatürk’ün başarısını, Türkiye’nin Müslüman bir nüfusla laik bir demokrasi olarak elde ettiği başarıyı destekleyeceğiz; ya da dinleri yüzünden Türklere burun kıvıracağız”.

Irak’ta azınlıklar ülkelerini terk ediyor

Independent ise Irak’taki azınlıkların, kendilerine yönelik saldırılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarını yazmış.

Birleşmiş Milletler’e göre Irak’ı terk edip başta Ürdün ve Suriye olmak üzere çevre ülkelere giden yaklaşık 1 milyon 800 bin Iraklının yüzde 30 kadarı azınlıklar.

İnsan hakları örgütü Minority Rights Group da yeni açıklanan raporunda Irak’ta bir ara nüfusun yüzde 10′unu oluşturan azınlıkların yarısının ülkelerinden ayrıldığını belirtiyor.

Independent, Irak’ta en çok risk altında bulunan azınlık gruplarını ve onların son durumlarını bildirmiş:

“Sabiiler: 2003′ten önce sayıları 30 bindi, şimdi 13 binin altına düştü. Yezidiler: 2003 öncesi tam sayıları bilinmiyor ancak şimdi yaklaşık 550 bin kişi civarındalar. Yahudiler: 2003′te Irak’ta birkaç yüz Yahudi vardı. Şimdiyse toplam sayıları sadece 15. Filistinliler: 2003′te 35 bin kişiydiler, şimdi bu sayı 15 bin. Türkmenler: 2003′te 800 bin kişi oldukları iddia ediliyordu, şimdi belki de 200 bin kişiye düştüler, 2003′ten bu yana 1350′den fazla Türkmen de öldürüldü”.

Irak’ta yeni Petrol Yasası’na doğru

Financial Times‘ın Irak’la ilgili ön plana çıkardığı gelişmeyse, Kürdistan Özerk Yönetimi’nin, ülkede petrol sektörünü düzenleyen yasa konusunda anlaşmaya varıldığını duyurması.

Gazete, Irak’ın yeniden yapılanması için hayati derecede önemli bulunan ve aylardır tartışılan Petrol Yasası üzerinde anlaşma sağlanmasıyla, tehlike potansiyeli taşıyan anlaşmazlığın da son bulduğunu belirtiyor. Ancak Irak Petrol Bakanlığı sözcüsü, yasa taslağının kabine tarafından inceleneceğini belirtmiş.

Kürdistan Özerk Yönetimi daha önce, merkezi yönetimden bağımsız olarak, şirketlerle anlaşma yapabilmesinde ısrarlıydı.

Financial Times gazetesi ise haberinde yönetimin bir iddiasına da yer vermiş:

“Kürdistan Özerk Yönetimi 2005′te 45 milyar varil petrol rezervi olduğunu öne sürmüştü. 2003 yılı itibarıyla Irak’ın varlığı kanıtlanmış toplam 115 milyar varil rezervi vardı. Ancak Irak hükümeti ve bağımsız gözlemciler bu miktarın gerçekte 200 milyar varilden fazla olduğunu söylüyor”.

British Council Müslüman ülkelere yöneliyor

Times gazetesinin iç sayfalarındaki haberin başlığı, “British Council, Müslüman ülkelere odaklanıyor”.

Gazete, İngiliz Kültür Derneği’nin, önümüzdeki yılın Mart ayına kadar Avrupa’daki şubelerinin yarısını kapatacağını duyurmuş.

Times’ın haberine göre British Council, faaliyetlerini, Orta Doğu ve Orta Asya’daki Müslüman ülkelere kaydıracak.

İngiliz Kültür Derneği’nin faaliyetlerini artıracağı yerler; Körfez ülkeleri, Yemen, Pakistan, Bangladeş ve Özbekistan.

Times, British Council’in kararının çok önemli olduğu görüşünde:

“Çoğu önümüzdeki yıl uygulanmaya başlanacak değişiklikler, British Council için, kurulduğu 1934′ten bu yana en kapsamlı dönüşüm olacak”.

Times ayrıca British Council’ın böylece “Terörle Savaş” olarak adlandırılan mücadelede, üzerine düşeni yapmış olacağı kanısında.

Tarihle hesaplaşma

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 11:59 am


 

 

Başkent Phnom Penh’in hemen dışındaki tozlu yolun sonunda, derin siperlerin kazılı olduğu çimenlik bir alan var.

Soykırımdan geriye kalan kafatasları
Soykırımdan geriye kalan kafatasları

Bir başka patika arkadaki bataklık alana bağlanıyor.

Ağaçların altında üzerlerinde bira reklamları olan bir kaç pis bank görülüyor. Bir de bozuk bir İngilizceyle yazılmış tabelalar.

İlk bakışta yol kenarında bakımsız bir piknik alanı gibi. Ama burası aslında Kızıl Kmerler dönemindeki Ölüm Tarlaları için ayrılmış en önemli anıt alanı.

O dönemde tam olarak kaç kişinin öldürüldüğünü kimse bilmiyor.

Buraya gömülenlerin sayısı tahminen 7000 kişi.

Yaklaşık 3500 ceset çıkarıldı bu alanda yapılan kazılarda. Çevrede biraz dolaştığınızda topraktan fırlayan insan kemiklerine takılıyor ayaklarınız; ağaç kökleri gibi her yerden çıkmışlar.

Yer yer bacak ve kol kemiklerinin toplanıp kümelendiği görülüyor. Alanın orta yerinde ise beyaz bir camdan kule… İçi kafataslarıyla dolu.

Amaç muhtemelen Kızıl Kmer’in iktidarda olduğu dört yıl içinde yaşananların dehşetini en çıplak biçimde yansıtmak.

Ama ölenlerin kemikleri biraz daha saygın bir yeri haketmez miydi?

1 milyonu aşkın kurban

1975 ile 1979 arasında yaklaşık 1 milyon 700 bin Kamboçyalı ya öldürüldü, ya açlıktan öldü, ya da ölene kadar çalıştırıldı.

Ya hayatta kalabilenler?

Onlar bugün bu açık mezarı ziyaret edebilmek için giriş ücreti ödemek zorundalar.

İki yıl önce bu anıt alandan sorumlu yerel yönetim, alanın işletme haklarını bir Japon şirketine sattı.

Bir grup Japon turist büyük bir ağacın altında poz vermiş resim çektiriyorlar. Bu ağacın altında Kızıl Kmerlerin çocukların kafataslarını balyozla parçaladıkları anlatılıyor.

Pol Pot
Pol Pot yargılanmadan öldü

Yanımdaki Kamboçyalı arkadaşım dişlerini sıkıyor öfkeyle. “Nasıl özelleştirebilirler böyle bir yeri? Bu kadar büyük saygısızlık olur mu?”

Dostuma göre, Kamboçya’nın bugününü gayet güzel özetliyor bu manzara.

Tabii ölüm tarlalarının üzerinden 30 yıl geçti ve insan hafızasının unutmaya meyilli olduğu da bir gerçek.

Kamboçya’da artık o yılları geride bırakıp ileriye bakmak isteyen bir kuşak var.

Okul kitaplarında o yıllarda işlenen insanlık suçlarından pek bahis yok. Şu anda işbaşındaki hükümette bir kaç eski Kızıl Kmer yetkilisi bile yer alıyor.

Suskunluk ve ihmal geçmişin üzerini örtmek üzere…

Hükümet mahkemelere istekli mi?

Fakat bugün bu yoksul ülkenin önünde tarihiyle yüzleşmek, Kızıl Kımerlerin üst yönetiminden hesap sormak için son bir şans var.

Yıllar süren pazarlık ve dış baskılar sonucu ülkede yüzbinleri ölüme götüren rejimin hayatta kalan liderlerini yargılamak üzere özel bir mahkeme oluşturuldu.

Bir numara Pol Pot öldü ama halen hayatta olan ve ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaşan bir çok yoldaşı var.

Kızıl Kımer hareketinin İki numaralı lideri Nuon Chea, Kamboçya’nın yemşeyil güzel bir kırsal bölgesinde şirin bir kulübede yaşıyor.

Beni gülümseyerek karşılıyor. Yer gösterip meyve ikram ediyor. Karısı alışverişten yeni dönmüş. Tombul torununa, televizyonun sesini kısmasını söylüyor.

Savcılar Nuon Chea’nın en canavarca insanlık suçlarından sorumlu olduğunu söyleyebilir. Ama 80 yaşındaki bu sevimli ihtiyar tamamen yanlış anlaşıldığını iddia ediyor.

Can kaybının yaygın bir çatışmanın sonucu olduğunu söylüyor. Amerika suçludur diyor.

”Kızıl Kmerlerin yaptığı tüm hatalara tarihsel bağlamı içinde bakmak gerekir” diyor.

Kamboçyalı bir çocuk
Gelecek nesiller Kızıl Kımerleri nasıl hatırlayacak?

Bütün bunları mahkemede de açıklama şansına sahip olmaktan çok memnun olduğunu ekliyor. Avukat tutmayacakmış..

Kızıl Kmer mahkemesi, tabi, yapılabilirse eğer, muhtemelen izlemesi çok ilginç bir süreç olacak.. Mahkemenin kendisi bile benzerine raslanmayacak tuhaf bir yapı. Yerel ve uluslararası kurallar ve yetkililer arasında bıçak sırtında bir denge oluşturulmaya çalışılmış.

Kamboçya’da yargının bağımsızlığı çok şaibeli olduğundan sürecin adil geçebilmesini sağlamak için yabancı hakimler, avukatlar ve bilirkişilerden oluşan koca bir ordu görevlendirilmiş durumda.

Bu durumda iki numaralı Kızıl Kmer komutanı Nuon Cheah’nın ideolojik açıklamaları ile yakasını kurtarması kolay değil.

İddia makamında onu sorguya çekecek Kanadalı savcı Ruanda ve Sierra Leone’deki insanlık suçları yargılamalarının tecrübesiyle geliyor.

Ama bir sorun var. Mahkeme işinde bir kitlenme yaşanıyor.

Yabancı ve yerli yargıçlar arasında yaşanan sürece ilişkin anlaşmazlıklar duruşmalara geçilmesini aylarca geciktirdi.

Ve uluslararası hukukçular arasında, Kamboçya hükümetinin süreçten kaçınmanın yollarını aradığı kuşkusu yaygın.

Mahkemenin artık bir an önce başlamasında yarar var. Sanıklar seksenlerinde ve giderek yaşlanıyorlar. Keza tanıklar ve kanıtlar da öyle.

Kanadalı savcı Robert Petit’nin söylediği gibi, hayattakini yargılamak zor ama, hayaletleri yargılamak en zoru…

İki düşmanın silah gücü

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 11:56 am

Hizbullah ve İsrail arasındaki çatışmada askeri dengelerin İsrail’den yana olduğu açıkça ortada. İsrail’in kara, deniz ve hava kuvvetleri gelişmiş silahlarla donatılmış durumda.

Beyrut
Beyrut’tan yükselen dumanlar

Bir gerilla hareketi olarak doğan Hizbullah geçen yıllar içinde karmaşık bir askeri altyapıya kavuşmuş olsa dahi ellerinde İsrail’le yarışacak çok az sayıda silah var.

Hizbullah’ın İsrail topraklarını vuran füzeleri genelde kısa menzilli füzelerden oluşuyor. Katyuşa olarak bilinen bu füzeler 25 kilometrelik bir menzile sahip.

Fakat son kriz sırasında İsrail’in kuzeyindeki liman kenti Hayfa’ya isabet eden Hizbullah füzeleri, Şii örgütün cephaneliğinde belirsiz sayıda daha uzun menzilli füzelerin de bulunduğunu kanıtladı.

Bunların çoğu İran yapımı füze sistemleri; 45 km menzile sahip Fajr-4, 75 km menzilli Fajr-5 ya da 200 km’ye kadar gidebilen daha güçlü Zelzal-2 füzeleri gibi.

Bu, İsrail’in en büyük kenti Tel Aviv’in Hizbullah saldırılarına hedef olabileceği anlamına geliyor.

Bu füze sismlerinden hiçbiri hedefe güdümlü değil. Fakat amacınız bir yerleşim birimine isabet ettirdiğiniz füze ile korku yaratmaksa, bu özelliğin eksikliği önem arzetmiyor.

Buna ilaveten, İsrail donanmasına ait bir geminin Hizbullah tarafından vuruluşu gösterdi ki, örgütün elinde İran’ın sağladığı görece gelişgin başka füzeler de mevcut.

Hava saldırılarının sınırları

Hizbullah’ın elinin altında bulunan bu cephanelik İsrail ordusunu bir süredir rahatsız ediyordu.

İki askerinin kaçırılması ardından İsrail ordusunun Hizbullah’ın altyapısını tümden imha etmek için Lübnan’a saldırışına belki de bu yüzden şaşırmamak gerek.

Hizbullah karargahları, televizyon istasyonları ve füze depoları İsrail’in hedefleri arasındaydı.

İsrail bunun yanısıra Lübnan’ı abluka altına almak için de derhal harekete geçti. Beyrut havaalanını kullanım dışı bıraktı, Şam’ı Beyrut’a bağlayan karayolunu bombaladı ve en başta köprüler olmak üzere daha bir dizi yol bağlantısı da İsrail hava kuvvetleri tarafından vuruldu.

İsrail, Hizbullah’a dışarıdan füze takviyesi yapılmasını ve örgütün Lübnan içinde mevzi değiştirmesini engellemek istediğini söylüyor. Fakat İsrail’in saldırıları, sadece Hizbullah’ın hedef alındığı söylense de, siviller arasında da ölümlere ve yaralanmalara yol açtı.

İsrail’in uzun vadede neyi amaçladığı gayet açık. Hizbullah’a caydırıcı bir ders vererek İsrail’in kuzeyindeki kent ve kasabaların füze saldırısı tehdidinden kurtulmasını istiyor.

Nahariya
İsrail’in Nahariya kentine isabet eden Hizbullah füzesi

İsrail, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun yetki sahasını ülkenin güneyinde şu an Hizbullah’ın kontrolü altındaki bölgelere doğru genişletmesini istiyor. Birleşmiş Milletler’in 2004 yılında geçirdiği 1559 numaralı kararda talep edilen de bu. Fakat bu talebin nasıl hayata geçirileceğini kestirmek çok güç.

İsrail’in taktiklerinin ne kadar yerinde olduğu konusunda soru işaretleri var. Lübnan’ın ulaşım altyapısına hasar vermek belki Hizbullah’a zorluk çıkartır fakat füze saldırılarını muhtemelen durdurmayacaktır.

Hizbullah, İsrail saldırılarına gayet güçlü biçimde direnç gösterdi ve sınırın öte yakasından İsrail topraklarına füzeler uçmaya devam ediyor.

Hizbullah’a sadece hava saldırılarıyla darbe vurmak hiç kolay görünmüyor.

Öyleyse İsrail’in hava saldırıları geniş kapsamlı bir kara harekatına doğru ilerleyen ilk adımlar mı?

İsrail halihazırda böyle bir kara harekatı için gereken sayıda askerini seferber etmedi. Üstelik bu harekatın başarılı olması için İsrail’in stratejik önemi büyük Bekaa Vadisi’ne girmesi gerekecektir ki, Suriye’yi alarma geçirecek bu olasılık krizin daha da derinleşmesine yol açabilir.

Kendine fazla güvenin tehlikeleri

İsrail’in askeri performansı soru işaretleri doğurmuyor değil.

İsrailli askeri yorumcuların dahi dikkat çektiği gibi, önce Filistinli militanların ve sonra da Hizbullah’ın İsrail askerlerini yakalayıp rehin alabilmesi, İsrail ordusunun belli birimlerine bir uyuşukluğun ya da kendini bırakmışlığın nüksettiğinin göstergesi sayılıyor.

Hizbullah böyle bir operasyona girişeceği tehdidini önceden duyurmuş ve geçmişte denemeye çalışmıştı. İsrailli askerler bu konuda yeterli hazırlığa ve eğitime sahip değiller mi?

İsrail donanmasının en gelişgin savaş gemilerinden biri olan Saar-5′e yönelik saldırı da soru işaretleri uyandırdı.

İsrail’in füze gemisi, radarla çalışan Çin malı C-802 tipi bir füzeye hedef oldu. İsrail istihbaratı, Hizbullah’a İran tarafından verilen bu füzelerden haberdar değil miydi?

İsrail donanmasının elektronik haberleşme ağı ve savunma sistemleri dünyanın en iyilerinden biri. Gemiye isabet eden füzeye karşı en iyi korumayı sağlayacak sistemler İsrail’in elinde bulunuyordu. Fakat kimi kaynaklara göre, sözkonusu sistemler gemi isabet aldığında çalışır halde bile değildi.

Orantılılık

Ancak bunların da ötesinde yeni İsrail hükümeti ile ordu arasındaki ilişki üzerinde en çok konuşulan konu.

Başbakan Ehud Olmert ile Savunma Bakanı Amir Peretz’in askeri deneyimlerinin çok sınırlı olduğu üzerinde epey yazılıp çizildi.

Ehud Olmert, kendini köşeye sıkışmış hissediyor. İsrail vatandaşlarını korumak için harekete geçmesi lazım.

Herhangi bir generale sorun, bu konuda size hangi hedeflerin vurulması gerektiği konusunda uzun bir liste sunacaktır. Ancak Ehud Olmert bir yandan böyle bir listeyle uğraşırken, diğer yandan askeri yöntemlerin siyasi ve diplomatik etmenlerle ne kadar çeliştiğinin ince hesabını da denklemine katmak durumunda.

İlginç tarikatlar ve inanışlar

Kategori: Tarikatlar — gereksizbiri @ 11:13 am

Yeni dini hareketlerin genellikle 20. Yüzyılda ortaya çıktığına dikkati çeken Özkan, bu hareketlerin bir çoğunun Hristiyan dünyasında özellikle de ABD’de filizlendiğini söyledi. ABD’nin günümüzde ”din panayırı”na döndüğü değerlendirmesini yapan Özkan, birçok dini hareket ve tarikatın Türkiye’de de faaliyetleri bulunduğunu vurguladı.

”Kıyamet öncesi uzaylılar bizi kurtaracak” şeklinde garip birçok inanışın bulunduğu yeni dini hareketlerin büyük paralar kazandığına da dikkati çeken Özkan, şunları söyledi:
”Özellikle gençleri hedef kitle seçen bu tür dini hareketler sınırsız zevk, ölümsüzlük gibi saçma vaadlerde bulunarak insanları kandırıyor.

19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada yaşanan değişim ve gerilimler, bilhassa da savaşlar, insanları yeni arayışlara itmiştir. Sıkıntı ve bunalımlarını, icat ettikleri yeni yöntemlerle atmaya çalışan bu insanlar, ait oldukları önceki dini inançlardan tatmin olamadıkları için arayışa girmekte ve bu arayış onları çoğu zaman geri dönüşü olmayan girdaba sürüklemektedir.”

KÖLE HALİNE GETİRİYORLAR

Yeni dini hareketler taraftarlarını kendilerine bağımlı hatta köle haline getirebilmek için çeşitli yöntemlere başvurduklarını savunan Özkan, ”Taraftarlarını bağımlı yapmak için beyin yıkama, ferdi ve grup terapileri, psikoterapileri, uyuşturucu bağımlılığını yaygınlaştırma, gençliğin cinselliğe olan zaafından yararlanma ve eğlenceye teşvik etme gibi yöntemlere başvuruyorlar” diye konuştu.

Özkan, dünyanın önemli bölgelerinde faal olan ve kıyametin kısa zamanda kopacağı dini hareketler ve özelliklerini, şöyle anlattı:
OSHO HAREKETİ: Rajneesh Chandra Mohan tarafından kurulan bu dini hareketin mensupları turuncu renkli elbiseler giymektedir. Büyük ekonomik kazançlar elde eden Mohan’ın, ABD’den sürüldüğünde geride 90 aşkın Rolls- Royce marka arabası kaldığı biliniyor. Osho hareketine katılan eşlerini Mohan’a sunmalarının yanı sıra para ve emeklerini de vermeleri gerekmektedir. Bu harekatta, komin bir hayat vardır ve herşey ortaktır.
FIAT LUX TARİKATI: Avrupa’da 20. Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan dini harekette inanlar, kıyametin kopacağı beklentisi içindeler. Tarikatın kurucusu İsviçreli Erika Bertschinger, Hazreti İsa ve Hazreti Meryem’in özel kabiliyetlerinin kendisine geçtiğini iddia ederek, 1977′de Zürih’te mabet açtı. Bunlara göre, yeryüzü tabi afetlerle yanacaktır. Bütün dünyayı kaplamış minyatür odalı gemicikler ise, bu tarikat mensuplarını uzaya götürecekler, dünya yanarak temizlenme işlemi sonrası da geri getireceklerdir. Bayan üyeleri saçları uzatmak zorunda olan bu tarikat mensupları, gazete, televizyon gibi kitle iletişim araçları reddetmek zorundalar. Kahve, çay, kola içmedikleri gibi çiğ gıdalarla beslenmek zorunda olan tarikat mensupları, bir süre doktora bile gitmemişler fakat birçoğunun ölümü üzerine doktora gitmelerine izin verilmiştir.
HARE KRİŞNA HAREKETİ: Bangladeşli Bhaktivedanta Swami Prabhupada tarafından 1966′da ABD’de kuruldu. Grup üyeleri renkli elbiseler giymekte ve kafalarını arkasında bir örgü bırakarak, kazıtmaktadırlar. Etli gıdalar, sarhoşluk veren maddeler ile evlilik dışı cinsel ilişki yasaktır. Hindistan, ABD ve Batı Avrupa’da yayılan dini akım, son yıllarda özellikle Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’nde bu dini akımı yaymaktadır. Üyeleri Krishna Mantra olarak isimlendirilen beyti günde bin 728 defa zikretmek zorundalar.
MOONCULUK: 1954 yılında Kuzey Koreli San Myung Moon tarafından kurulan dini akım, antikominist bir eğilime sahip. Özellikle ABD’de gençliği hedef almış ve bu ülkede zararlı dini hareketler içerisinde gösterilmiştir. 2 milyona yakın taraftarıyla büyük bir güç ve başarı elde etmiştir. Tanrıyla bizzat görüştüğünü ileri süren Moon, ABD’nin ağır silah sanayinin yüzde 16’si, gemi ve balık ticaretinin yüzde 70′ini elde bulundurmakta ve çok önemli medya gücüne sahiptir. Moon kendini üçüncü Adem olarak gösterir. Moonculuğun en dikkati çeken ve önemli uygulamalarından biri şüphesiz toplu nikah törenleridir. 20 Mart 2002 Ankara’da lüks bir otelde yaptıkları toplantıyla dikkati çektiler.
NEW AGA HAREKETİ: 1960′larda ABD doğmuş, oradan da Avrupa’ya yayılmıştır. Bu dini akımın inancına göre Yeni Çağ’ın girmesiyle birlikte bu dünya hayatı değişmeksizin kıyamet kopacak ve bütün evren Yeni Çağ’a göre yeniden dizayn edilecektir. Her şeyin yenilendiği bu hayatta insan tanrısal güç elde edecektir. Türkiye’de de günümüzde bu hareket ile bağlantılı müzik, çevreci ve feminist grupların olduğu ifade ediliyor.
SATANİZİM: İngiliz Aleister Crowley 1904 yılında Manga Charta adıyla kurduğu modern satanizme göre; insanın tabi faaliyetlerini temel alan bir dine ihtiyaç vardır ve bu dinin ismi Satanizm’dir. Satanizmde düşmanlardan nefret etmeyi ve onların yok edilmesi ile seksin yüceltilmesi emredilmiştir. ABD ve Avrupa’daki satanist davalarının önemli bölümünü çocuk tecavüzleri ve cinayetleri oluşturmaktadır.
SCİENTOLOJİ HAREKETİ: Lafeyette Ronald Hubbard tarafından 1950′de geliştirilmiş dini akındır. İlk kiliseleri ABD’de açılmıştır. Hubbard’a göre evren madde, enerji, uzay ve zamandan kelimelerinin İngilizce baş harfleri olan MEST’ten oluşmuştur. Bu inanca göre OT olarak isimlendirdikleri kademelerinin 8′incisine ulaşan maddeye, zamana, mekana ve enerjiye hükmedileceğine inanılıyor. 8. kademeye ulaşan insan tanrılık makamına ulaşmakta ve tanrı olmaktadır. Ama bu kademeye ulaşmak için yüz binlerce dolar veya avro gerekmektedir. Bu dini akımın en basit kursları birkaç yüz avrodan başlamakta, 4 bin 400 avroya kadar çıkmaktadır. Kendi rakamlarına göre 8 milyon taraftarı ve 3 bin 100 kiliseleri bulunmaktadır. Dualarında Kuran-ı Kerim, İncil ve Tevrat’tan bölümler bulunmaktadır.
TEOSOFİ: Doğu-batı sentezi bir dini akımdır. Rus Halena Petrowna Blavatsky tarafından kurulmuştur. Dünya çapında gelişme sağlamıştır. Evrensel kardeşliği kurmak gibi üç ana hedefleri vardır.
ANANDA MARGA: Sonsuz saadet yolu anlamına gelmektedir. 1955 yılında Hindistan’da ortaya çıkmıştır. Her üyenin günde bir defa Mantra banyosu olarak dini banyoyu yapması gereklidir. Et, balık, alkol yasaktır. Ayrıca yumurta, tütün ve belirli baharatlarda kullanılamaz. 1980′li yıllardan sonra Türkiye’de de faaliyet gösteren dini akımın 2.5 milyonu aşkın taraftarı olduğu biliniyor.
ANTROPOSOFİ: 1913′de Rudolf Steiner tarafından kurulan dini akım, 1967 yılında hediye ve borç için cemaat bankası kurmuş ve bu diğer bankaları takip etmiştir. Almanya’nın ilk özel üniversitesini kuran dini akıma inanlar, ilaç ve giyim sanayinde el atmışlardır. Antroposofi, bütün dünyadaki ruhlar için insan varlığındaki ruhu yönetebilme yoludur.
BRAHMA KUMARİS: Lekhraj Kripalani tarafından kurulan bu akımın inancına göre, Vişnu ve Şiva adlı tanrıların Kripalani’ye görünmüştür. Kadın hakimiyetinde, kadınlar tarafından yürütülen ve kıyamet beklentisi içinde olan bir Hindi reform hareketidir. Bu akımı yaymak için İstanbul’da ücretsiz yoga kursları verdiği biliniyor.
EVRENSEL HAYAT:Gabriele Wittek tarafından 1977′de kuruldu. Hristiyan akidelerinin yanı sıra diğer dinlerinde alıntılar, inanç sistemini taşımaktadır. İnançlarına göre Wittek ile Tanrı bir medyum kadın aracılığıyla görüşmüştür. Bir kadın peygamber konumundaki Wittek taraftarlarınca ”tanrının borazanı” olarak isimlendirilmiştir. Marketler zinciri, sağlıklı hayat kuruluşları ve gıda üretimi yapan tesislere sahiplerdir. Bunlara göre, kıyamet kopacak, fakat bu akımının taraftarları hayatta kalacaklar, tekrar yeryüzüne gelen İsa’nın ruhuyla bağlantı kurulacak, böylece bin yıllık barış hükümdarlığı kurulacaktır.
REAL HAREKETİ: İstanbul’da 2005 yılında yapılan toplantıya kamuoyunun tanıdığı hareketinin kurucusu Fransız asıllı Claude Vorilhon tarafından 1973′de kurulmuş ve UFO inancına dayalıdır. Bu inanca göre kolonlamayla ölümsüzlüğün yolu açılacaktır. Bu gruba üye olmak için binlerce avro ödenmek zorunluluğu vardır. Hedonizm inançlarının gereği aşırı eğlence ve toplu seks ayini yadırganmamaktadır.
SAHAJA YOGA: Bu akımın tanrıçası olarak kabul edilen lideri Shri Mataja’dır ve ayaklarını yıkadıkları su şifa niyetine içilmektedir. Bu inanca göre tanrılar, bireysel yaratıklardır ve biyolojik görüntüler bu kanallar vasıtasıyla düzenlenmektedir.
TANRININ ÇOCUKLARI: 1968′de ABD’de David Berg tarafından kurulan dini akıma göre, kurucu Berg ahir zaman peygamberidir. Bergi, bayan taraftarlarını Tanrının sevgisini yeryüzüne yaymaları için pek çok erkekle cinsel ilişkiye girmek üzere görevlendirilmiştir. Bayanların bir erkeği reddetmesi yasaktır. Bu akımın inancına göre kıyamet yakında kopacak, ama kendileri sayesinde dünya yeniden yaratılacaktır.
TRANSANDANTAL MEDİTASYON:
1958′de Hindistan’da Mararishi Mahesh Yogi tarafından kurulan bu akıma ünlü müzik grubu Beatles’in bağlanmasıyla ABD ve Almanya’da gelişti. Türkiye’ye 1968 yılında gelen Yogi’nin taraftarları Ankara, İzmir, Bursa ve Eskişehir’de merkezler açtıkları biliniyor. ABD’de Hint temeline dayalı bir din olarak hükmedilen akımın meditasyon tekniklerinin okullarda yapılması yasaklanmıştır.

DİĞER DİNİ HAREKETLER VE TÜRKİYE’NİN DURUMU

Gül Haçı, Neo-Tantrizm, Reiki gibi yeni dini hareketlerin de bulunduğunu anlatan Özkan, Teosofi, Antroposofi ve Fiat Lux hareketlerinin dışındaki bütün grupların İstanbul başta olmak üzere, ülkenin çeşitli şehirlerinde şubeleri açtıklarına dikkati çekerek, ”Sahaja Yoga isimli grubun Türkiye’de 34 şubesi bulunmaktadır. Mardin, Diyarbakır, Batman gibi illerde hatta Hacıbektaş, Fethiye ve Kemer gibi ilçelerde bile şube açmışlardır”diye konuştu.
Haberturk

Diğer Tarikatlar

Kategori: Kategorilenmemiş — gereksizbiri @ 11:12 am

Diğer Tarikatlar
bir çok tarikatı ekledim ama bu tarikatların en çok konuşulanı zamanında Adnancılardı..
aslında en çok konuşulan masonlardır.da vinci nin şifresinde masonların aslında sion tarikatının bir üyeleri olduğu ve yaptığı ayinleri kutsal kase adındaki bir dişiye yaptıkları anlatılırki doğrudur.

bu masonların aslında kutsal kaseyi korumaları gerektiğini gösterir tabii.

masonlar çok güçlü zengin akıllı adamlardır ama inançları biraz saçmadır…ilerleyen yazılarda anlatmaya çalışacağım….

Galibi Tarikatı

Kategori: Tarikatlar — gereksizbiri @ 10:41 am

Galibi Tarikatı (Galibilik), Kadiri ve Rufai tarikatlarının birleşiminden doğan Muhammedi Tasavvufun bir koludur. Peygamberinin getirdiği ahkam dan ayrılmadan zamanın Haramiyeti beli olan dışındaki medeniyet ve teknolojisini Tasavvufi bir anlayış içersinde dinin vazgeçilmezi kabul eden H.Galip Hasan Kuşçuoğlu‘nun Dini anlayış ve dünyayı görüşüne göre 21.yüzyılda sistemleştirdiğini, mesheb olarak Hanefilik‘i takip ettiklerini meşrep olarak Alevi olduklarını belirtirler. Muhammedi bir tarikat.

Buhurilik

Kategori: Tarikatlar — gereksizbiri @ 10:41 am

Buhurilik (Buhuriyye, Osmanlıca: ﺑﻮﺨﻮﺮﻳﻪ) bir sufi tarikatı, Halvetiliğin kolu olan Ramazaniliğin şubesi.

Şeyh Muhammed el-Buhuri er-Rumi el-Edirnevi tarafından 17. yy’da kurulmuştur. İstanbul‘da yayılmış, bu şehirde birkaç Buhuri tekkesi kurulmuştur.

Bektaşilik

Kategori: Tarikatlar — gereksizbiri @ 10:40 am

Bektaşilik, Hacı Bektaş-ı Veli‘nin adına kurulmuş olan bir tarikat. Bu tarikata mensup kişilere (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişilere) Bektaşi denir. Bektaşilik hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında “insan” vardır. Amacı, İnsan-ı Kamil olarak tanımlanan, olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş’ın Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuştur. En önemli ve tasavvufu kısaca anlatan özlü sözü, “Eline, beline, diline hakim ol” sözüdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin halen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Bektaşiliği diğer tarikatlardan farklı kılan en önemli özelliği onun düşünen insana, özgür düşünceye verdiği önemdir. Öncelik yol kurallarındadır. “Hatır kalsın, yol kalmasın” diyerek bunu açıklarlar.

Bektaşilik Tarikatı’nın kuruluşunda geçirdiği süreç, kurucusunun kim veya kimler olduğu, bu süreçte Hacı Bektaş’ın konumunun ne olduğu, tarikatın Piri mi, yoksa kurucusu mu olduğu, Balım Sultan’ın tarikata nasıl bir yapı kazandırdığı yüzyıllar geçmesine karşın hala tartışmalıdır. Öteden beri bu konuda yazanların çoğunluğu, Hacı Bektaş’ın tarikatın kurulma işlemini gerçekleştirmediği ancak, kurulmasına yol açan süreci başlattığı dolayısıyle de onun ardıllarınca kurulan tarikatın da “Piri”olduğu kanısındadırlar. Bektaşiliğin kurumsallaşma sürecinin tamamlanmasının XVI. y. yılda Balım Sultan tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürerler. Jacop, Tschudi, Şemseddin Sami Bey gibi eski yazarlardan tutun, A. Yaşar Ocak, Belkıs Temren gibi günümüz yazarlarına kadar birçok araştırmacı bu görüştedir.

Günümüz Bektaşileri Atatürk ve ilkelerine bağlılıklarıyla kendilerini tanımlarlar. Dolayısıyle, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, yaşam tarzı olarak isteklerinin pek çoğu karşılandığı için artık “tarikat” adıyla anılmaktan gönüllü olarak vaz geçmişler ve işin özünde yatan şekilde, “kendi yol ilkelerine bağlı olduklarını” vurgulamak üzere kendilerini “yol ehli” olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir. Yapılanmalarını ise, sembolik olarak korumuşlardır. İlkelerine bağlılıkları, yollarına bağlılıkları demektir. İlkelerinin her biri Cumhuriyet’le ve Atatürk ilkeleriyle uyumludur. Özgür ve düşünen beyinler isterler. Bağnazlıktan uzak, incitici olmadan hicvedebilen, Tanrı’ya sevgiyle yaklaşan bir anlayışı benimseyen felsefelerini uzun bir dönem içinde ince ince işlemişlerdir. Bu felsefenin ürünü olan kadınlı erkekli birçok Bektaşi şairi yetişmiştir ve Türk edebiyatı içinde önemli yerleri vardır.

Hacı Bektaş-ı Veli Dönemi

Bektaşilik Tarikatı’nın kurulmasında etken kişi Hacı Bektaş olmuştur. Hacı Bektaş, Horasan Okulu’ndan aldığı “Dört Kapı” anlayışına, her kapıya “onar makam” ekleyerek “Dört Kapı Kırk Makam”’dan oluşan tarikatın altyapısını kurar. Buna, “Bektaşi Seyri Sülûğu” da denir. Kaygusuz Abdal, Bektaşi erkannamesi üzerinde düzenlemeler yapar. Bektaşiliğin ilk erkannamesini yazan o olur. Böylece Bektaşi Tarikatı’nın ilk “tüzük yapıcısı” Kaygusuz Abdal’dır. Balım Sultan’sa bu erkannameyi sonradan geliştirmiştir ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş’tan sonra tarikatın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektaşilik; Batınilik, Hurufilik, Ahilik, Kalenderilik, Haydarilik, Melamilik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.

Hacı Bektaş dağınık Alevi ve Alevilik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Aleviliği yeniden derneştirmiş ve Alevi- Bektaşiliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda “aydınlatma/irşat” çalışmaları yaptırmış, Anadolu’daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş, Alevi-Bektaşi toplumunun gözünde yolun-yolağın “piri”dir, tarikatın kurucusudur.

Balım Sultan Alevilere göre ikinci pir (piri sani)’dir. Alevilik-Bektaşilik araştırmacısı İngiliz J. K. Birge bu süreci Alevi toplumunun yorumuna göre yapar. Ona göre; “XIII. yüzyıldan başlayarak Küçük Asya’dan ismen ait oldukları çeşitli dinlerden karışmış öğeler içeren bir tür halk dini gelişti. Hacı Bektaş’ın, harekete yardımcı olan gezginci ruhani önderlerden biri olarak giderek artan bir biçimde üstünlüğü tanındı, yalnızca Kırşehir yakınındaki köy adını ondan almakla kalmadı, fakat tüm Küçük Asya’da sayısız köyde onun adı pir olarak ünlendi. Balım Sultan’la kent içi ve yakınlarındaki tekkelerde daha yetkinleştirilmiş bir ritüel ve örgütlenme başladı. Bu örgütlenme, belirli ölçülerde çok benzer inanç ve uygulamaları sürdüren, fakat Bektaşiliğin düzenlenmiş sisteminin dışında kalan köy gruplarından farklılaştı ve daha biçimsel olarak örgütlenmiş Bektaşi Tarikatı haline geldi”.

Balım Sultan Dönemi 

Balım Sultan’a kadar Bektaşilik, genellikle kırsal kesimlerde ve köylük yörelerde tutunmuş, Alevi-Türkmen içerisinde benimsenme olanağı bulmuştur. Özellikle Aleviliğin bir türevi ve Aleviliği yeniden biçimleyen, derneştiren, onları eğiterek disipline eden bir eğilim olarak kendini ortaya korken, Balım Sultan’la kentsel kesimlere ve Osmanlı aydınları arasına da girmiştir. Böylece Bektaşilik tarihinde yeni bir dönem başlar ve Bektaşiler; “Köy Bektaşisi”, “Kent Bektaşisi” olarak farklılaşırlar. Kent Bektaşiliğine “Nazenin Tarikatı” veya “Babagan Kolu (Babalar Kolu)” da denir.

Balım Sultan, Bektaşi Erkannamesini düzenlemiş ve bu örgütlenmeye katılmanın koşullarını oluşturmuştur. Aynı zamanda, Oniki İmam anlayışını yola kazandırır. Bu, O’nun yaptığı yeniliklerin başındadır. Oniki İmam törenleri, oniki çerağ, oniki post, palhenk, evlenmemiş (mücerred) babalık kuralı, şerbet yerine şarap, ibahiyecilik, üçleme (teslis) , Hurufilik etkisi O’nunla tarikata girer.

Oniki İmam inancı Alevi-Şiilik’te başından beri olmasına karşın, Bektaşilik Tarikatı’nın temel töreleri arasına Balım Sultan’la girer. Tarikatın “temel direği” olur. Her bağlının, müridin temel inanışları içerisinde yer alan bir ilke olur.Bu temel ilke Alevi-Bektaşi edebiyatının temel çeşnisi ve zenginliği olacaktır. Hemen hemen tüm Alevi-Bektaşi ozanları Oniki İmam çeşnisini şiirlerinde malzeme olarak kullanacaklardır. Alevi- Bektaşi edebiyatı bu zenginlik üzerine kurulmuştur dersek, doğruyu söylemiş oluruz.

Oniki İmam anlayışına paralel olarak yaşam “oniki” rakamı üzerine sistemleştirilmiştir. Oniki sayısı eski Türk törelerinde de mevcuttur. Özellikle Şamanist dönemde Şamanların tacı da 12 ayrı hayvanın postundan yapılan parçalarla yapılmaktaydı. Bu da Zodiak çemberini simgelemekteydi. Yani, Kainatı başına Tac etmekteydi.. Bu inanış ile 12 İmam inanışı harmanlanarak Bektaşi kültüründe 12 terkli tac kullanımı ve 12 imam inancının yansımaları görülmektedir. Cemlerde simgesel olarak oniki çerağ yakılır. Kemer üzerine Oniki İmamı simgeleyen oniki köşeli “palheng taşı” denilen taş takılır. Bu dervişlerin gönüllerini Tanrı’ya bağlayan bir simge olarak algılanır. “Eline, diline, beline sahip olmayı” gerektirir. Bektaşi tacı oniki dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep oniki dilimli olur. Bektaşi tekkelerinde pire hizmet görevlerinin her biri bir post ile simgeleştirilir ve temsil edilir. Bu anlayışı Balım Sultan “oniki post” biçiminde biçimleyerek tarikatın töreleri arasına kazandırmıştır. Postlardan herbiri, Bektaşiliğin en büyük adlarından birine bağlanarak anılmış ve böylece o kişiler ölümsüzleştirilmiştir. Oniki İmam “sırrı” olan “Oniki Post” şunlardır:

  1. Baba Postu: Horasan postu(Hacı Bektaş Veli)
  2. Aşçı Postu: Seyyid Ali Sultan postu
  3. Ekmekçi Postu: Balım Sultan postu
  4. Nakib Postu: Kaygusuz Sultan Abdal postu
  5. Atacı Postu: Kanber Ali postu
  6. Meydancı Postu: Sarı İsmail postu
  7. Türbedar postu: Kara Donlu Can Baba postu
  8. Kilerci Postu: Hacım Sultan postu
  9. Kahveci Postu: Şah Şazeli postu
 10. Kurbancı Postu: Hz. İbrahim postu
 11. Ayakçı Postu: Abdal Musa postu
 12. Mihmanevi Postu: Hızır Peygamber postu
Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.