Gereksizbiri

Temmuz 18, 2007

Avusturya Şerefsizi

Kategori: Dünyadan, Terörizim — gereksizbiri @ 11:30 am
Gül: Avusturya ayıp etti
      Oktay ENSARİ- Demet ÖZTÜRK/KAYSERİ, (DHA)

DIŞİŞLERİ Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, PKK’nın önde gelen isimlerinden Ali Rıza Altun’u ülkesinde barındıran ve uçakla Irak’a gönderen Avusturya’yı kınadıklarını söyledi. Gül’ün talimatı üzerine Avusturya’nın Ankara Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak, Avusturya’nın yaptığı davranışın kınandığı bildirildi.
Abdullah Gül, Avusturya gibi bir Avrupa Birliği ülkesinin, İnterpol tarafından aranan ve terör örgütünün önemli isimlerinden biri olan Ali Rıza Altun’u gizleyip daha sonra uçakla Irak’a göndermesini kınadıklarını söyledi. Kayseri’de seçim çalışmasını sürdüren Abdullah Gül, DHA’ya yaptığı açıklamada, şöyle dedi:
“İnterpol tarafından aranmasına rağmen Avrupa ülkelerinde dolaşan PKK’nın önde gelen isimleri var. Bazılarının nerede olduğunu tahmin ediliyor ama ortada dolaşmadıkları için izlerine rastlanmıyordu. Yoksa yerleri bilinmektedir. Bazıları ne yazık ki Avrupa’da kaçak olarak kaldıkları halde aranıp, bulunmuyorlardı. Bunlardan birisinin Avusturya’dan Irak’a gittiğini öğrendik. Bununla ilgili bugün Avusturya Büyükelçisini Bakanlığa davet edip, bu tutumu ve davranışı kınadık. Avusturya’nın İnterpol tarafından aranan bir teröristi kendi topraklarından geçmesine müsade etmemeleri lazımdı. Ama bir de her ülkelerinde barındırdıkları gibi bir de uçağa binmesi, bir ülkeden başka ülkeye transeri asla kabul edilecek bir husus değildir.”

Ali Rıza Altun Irak’a kaçmıştı

Fransa’da tutuksuz yargılanan, terör örgütü PKK’nın Avrupa’daki elebaşlarından Rıza Altun’un Kuzey Irak’a kaçtığı belirlenmişti.
Altun’un Fransa’dan önce Avusturya’ya gittiği, burada 4 Temmuz tarihinde gözaltına alındığı, ancak adli gözetim altında bulundurulmak koşuluyla serbest bırakıldığı bildirilmişti.
Aralarında Rıza Altun ve Nedim Seven gibi bölücü örgütün Avrupa’daki elebaşılarının da bulunduğu 8 PKK mensubunun, 23 Şubat tarihinde Paris’te çıkartıldıkları istinaf mahkemesi tarafından tutuksuz yargılanmaları kararlaştırılmıştı.
Paris’te 5 Şubat günü düzenlenen operasyonlar çerçevesinde terör örgütünün başkentteki merkezi konumundaki bir “kültür merkezi”ne baskın düzenlenmiş, çeşitli evrak ve bilgisayarlara el konmuştu.
Buraya düzenlenen baskının, terör örgütüne maddi destek sağlayan ve örgütün Avrupa’daki üst düzey sorumluları olduğu tahmin edilen kişilere karşı Paris’in çeşitli banliyölerinde düzenlenen operasyonlar çerçevesinde yapıldığı bildirilmişti.
Tutuksuz yargılanmalarına karar verilenlerin, teröre mali kaynak sağlama dışında, “organize suç” ve “kara para aklama” suçlarından haklarında dava açılmıştı.
Fransız basını, tutuksuz yargılanmalarına karar verilenlerin uyuşturucu kaçakçılığı yapmaları olasılığının ciddi düzeyde gündemde olduğunu yazmıştı.
Paris’teki operasyon, geçen yıl, 2 PKK’lı teröristin döviz bürosunda kaynağını açıklayamadıkları 200 bin euroyu dolara çevirmek isterken gözaltına alınmaları sonucu başlatılan soruşturma çerçevesinde düzenlenmişti.
Fransa’da terör örgütü PKK’nın faaliyetleri, 1993 yılında yasaklanmıştı.

Temmuz 16, 2007

Elektrik Barzani’ye 9 kuruş, halka 12.4 kuruş

Kategori: Terörizim — gereksizbiri @ 10:12 am

PKK kamplarının da bulunduğu Kuzey Irak’ın elektrik ihtiyacı Türkiye’den karşılanıyor. Olay bununla da kalmıyor. Türk halkına 12.4 kuruştan verilen elektrik Kuzey Irak’a 8.8 kuruştan satılıyor. Ortaya çıkan zarar ise Hazine’den karşılanıyor.

CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir, PKK kamplarının da bulunduğu Kuzey Irak’ın elektrik ihtiyacının, “AKP’nin yandaşı olan Karadeniz Toptan Elektrik Ticaret AŞ tarafından” sağlandığını iddia etti.

CHP’li Karademir yaptığı açıklamada, AKP Hükümeti ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun, 2003 yılında Karadeniz Toptan Elektrik Ticaret AŞ’ye (KARTET) Irak’a elektrik ihraç etmesi için özel izin verildiğini belirtti. KARTET firmasının “AKP yandaşı” olduğu ileri sürülen Karadeniz Holdingin kuruluşu olduğunu ifade eden Karademir, “KARTET Türkiye’den elektrik ihraç eden tek özel şirkettir. İsrailli işadamı Sami Ofer’in ortağı Global yatırımın sahibi Mehmet Kutman Karadeniz Enerjinin dolaylı ortağıdır” dedi.

“AKP Hükümeti terör üssü Kuzey Irak’a bu şirketin aracılığı ile elektrik kıyağında bulunmaktadır” diyen Karademir, şöyle dedi:

“Türkiye halkına ve sanayicisine 12.4 YKr’den elektrik satan AKP iktidarı Kuzey Irak’a 8.8 YKr’den elektrik ihraç edebilmek için özel yasa çıkartmıştır. 13 Mart 2005 tarih 25754 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan yasa ile KARTET’e, TETAŞ yerine daha ucuz fiyata EÜAŞ’den elektrik alma imkânı sağlanmıştır.

AKP yandaşı KARTET’in ucuz elektrik ihracatı sebebiyle elde edemediği kar ise, Ağustos 2006′da AKP Hükümetinin aldığı Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda ÖTV sıfırlaması yapılarak Hazine’den karşılanmıştır. Diğer deyimle, Kuzey Irak’a verilen elektriğin parası Türk halkının cebinden çıkmaktadır.”

Temmuz 11, 2007

Amerika ile PKK’nın gizli pazarlığı

Kategori: Terörizim — gereksizbiri @ 11:06 am

ABD’nin, İran’ın içerisinde kargaşa yaratması şartıyla PKK’nın Kandil dağındaki varlığını görmezlikten gelmeyi kabul ettikleri öne sürüldü. PKK’ya karşı isteksizliğin gizli pazarlığı:

Amerika ile PKK'nın gizli pazarlığı

 

The New Anatolian gazetesi, Amerika’nın, PKK’yı Irak’tan çıkartma isteksizliğinin arkasında bu pazarlığın bulunduğu savını dile getirdi.

The New Anatolian, Bush yönetiminin, PKK’ya “kur yaptığı”nı belirterek, “Bush Yönetimi, PKK ve Irak’ta üslenen İranlı muhalefet gruplarına kur yapıyor ve onları İran’da terörist saldırıları düzenlemeye ve kargaşa yaratmaya cesaretlendiriliyor” diye yazdı.

ABD Başkanı George Bush’un, Ocak’ta Amerikan halkına hitaben yaptığı konuşmasında İran’ı Amerikan kuvvetlerine yönelik saldırılar için maddi destek sağlamakla suçladığını anımsatan gazete, şöyle devam etti:

“Türkiye de, ABD ve Bağdat hükümetlerini Irak’taki PKK varlığına karşı harekete geçirmeye çalışıyor. Türkiye, kısa bir süre önce Bağdat yönetimine Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı derhal harekete geçmesini talep eden bir protesto notasını verdi.”

BARZANİ: “ABD HİÇ BİR ZAMAN ASKERİ OPERASYONDAN SÖZ ETMEDİ”

Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin de, bir süre önce TNA’ya verdiği demeçte ABD’lilerin kendileri ile yaptıkları görüşmelerde Kandil’deki PKK varlığına karşı askeri bir operasyon düzenlenmesi konusunu hiçbir zaman dile getirmediklerini söylediğine dikkat çekildi.

TNA haberinde ayrıca, Amerikan yetkilileri ve istihbarat elemanlarının Kuzey Irak’ta PKK ile irtibat içerisinde oldukları savını da aktardı.

ÜST DÜZEY İRANLI YETKİLİLERİ KAÇIRMA GİRİŞİMİ

Erbil’deki istihbarat kaynaklarının, PKK’nın bir kolu olduğu belirtilen PEJAK’ın İran’da şiddetli eylemlere karıştığını, bu eylemlerin İranlı yetkilileri rahatsız ettiğini söylediklerini kaydeden gazete, İran’ın, Irak’ta İranlı muhalefet gruplarının Amerikalılarca silahlandırılması, eğitilmesi ve barındırılmasından yakındığını da belirtti.

Bu çerçevede, gazete, iki üst düzey İranlı yetkilinin, Tahran’ın, Iraklı Kürt liderler ile ABD ve PKK tarafından desteklenen Irak’taki İran muhalefet gerillalarının eylemlerine ilişkin itirazlarını görüşmek üzere Kuzey Irak’a gönderildiğini anlattı. Gazete, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Mohammed Caferi ve İran Devrim Muhafızları’nın istihbarat şefi General Minojahar Frouzanda’nın, Ocak ayında Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ile buluştuklarını kaydetti.

ABD’NİN ERBİL’DEKİ BASKINI

TDN, bunun üzerine ABD’lilerin, Erbil’de düzenlenen bir baskın sırasında iki üst düzey İranlı yetkiliyi ele geçirmeye çalıştıklarını ancak başarısız olduklarını belirterek bunların yerine alt düzeydeki beş İranlıların yakalandığını, olayın üst düzey Kürt yetkililerinin arasında derin bir rahatsızlık yarattığının altını çizdi.

ABD’lilerin asıl hedefinin, söz konusu iki üst düzey İranlı yetkilisi olduğunun İran Dışişleri Bakanı Manucher Muttaki tarafından doğrulandığına dikkat çeken TDN, “Muttaki’nin, konuyu Salı günü Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile yaptığı görüşmelerde dile getirdiği belirtiliyor” diye yazdı.

TDN ayrıca, Amerikalıların, İran’a yönelik baskıları artırmak amacıyla Süleymaniye’nin güneyinde, İran sınırına yakın Karadağ bölgesinde askeri bir tesis kurmak istediklerinin öğrenildiğini de kaydetti.

 

Temmuz 6, 2007

Filistinin sesi

Kategori: Terörizim — gereksizbiri @ 8:13 am

Sizleri Daha Çok Ağlatacağız Siyonist Yahudiler

 

Hamas’ın Ele Geçirdiği Gizli Belgeler Yayınlanıyor

Hamas, Gazze’de el-Fetih’e ait güvenlik karargâhlarında ele geçirdiği bazı gizli dosyaları yayınladı. Belgeler, Dahlan’ın Filistinli örgüt yöneticileri ile ilgili bilgileri İsrail’e ulaştırdığını ortaya çıkardı. 14 Haziran”da Gazze”yi kontrolüne alan Hamas, el-Fetih”e bağlı karargahlarda ele geçirdiği bazı gizli belgeleri yayınladı. “Özel” ya da “gizli” damgaları taşıyan bu belgeler, uzun süre el-Fetih bağlı güvenlik birimleri sorumlusu olarak çalışan Muhammed Dahlan”ın Hamas”a karşı casusluk yaptığını açığa çıkardığı gibi, emniyet birimlerinin, Hamas”a baskıların artırılması için yaptığı bazı tavsiyeleri de ortaya koymaktadır. Belgeler aynı zamandan, Dahlan”ın Filistinli örgüt yöneticileri ile ilgili bilgileri İsrail’e ulaştırdığını ortaya koyuyor.

Ele geçirdiği binlerce gizli belgenin sadece bir kaç tanesini yayınlayan Hamas, tüm belgeleri Mekke”de yapılan ittifaka bağlı olarak, her hangi bir örgüte bağlı olmadan oluşturulacak Filistin güvenlik birimlerine teslim edebileceğini ifade etti. Belgeleri birer “hazine” olarak tanımlayan Hamas yetkilileri, söz konusu belge ve kayıtlarla, bazı el Fetih subaylarının Hamas hareketi yöneticilerinin öldürülmesine karıştıklarının da ispatladığı açıkladı. Hamas”ın, Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas”ın ve Dahlan”ın karargahlarında ele geçirdiği binlerce gizli belge, İsrail tarafından “Yüzyılın Felaketi” olarak yorumlanmıştı. İsrail, belgelerin İran ve Suriye”nin eline geçmesinden endişe ettiğini belirtmişti. Bu belgelerin İsrail’in yabancı istihbaratlar ile ortak operasyonlarını, İsrail’le ortak çalışan Filistinli yetkililerin adlarını, işbirlikçilerin isimlerini ve silah-kara para transferi ile ilgili bilgileri ihtiva ettiği vurgulandı. Belgelerin tümünün tasnif edildiğini belirten Hamalsı yetkililer, çok önemli bilgi ihtiva eden belgelerin yayımlanmasının bölge için şimdilik iyi olmayacağını belirttiler. El Fetih’e ait üslerde yapılan aramalarda Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) yöneticileri ve bazı el-Fetih güvenlik güçleri komutanlarına ait seks kasetleri de ele geçirildiği bildiren Hamas yetkilileri, “Şu anda bunları kullanmayı etik olarak düşünmüyoruz, ama sonra ne olur bilemiyoruz” dedi. Hamaslı yetkililerin verdiği bilgiye göre, bu kasetlerin El Fetihle işbirliği yapılmasını sağlamakta şantaj için kullanıldığını söylediği belirtildi. Ancak bu kişilerin isimleri ya da akıbetleriyle ilgili bilgi verilmedi. İşte O belgelerden bazıları:

Birinci belge; Şubat ayında hazırlanmış olan bu belge, el-Fetih”e bağlı bir askeri birimin sahip olduğu iki topu Hamas”a karşı kullanabileceğine dair, izinin verildiğini ifade etmektedir.

İkinci belge; Elle yazılmış, emniyet birimlerinin, Hamas”a bağlı “Şehid İzzeddin el-Kassam Tugayları” eski kadısı Dr. İbrahim Mukaddime”yle, doksanlı yıllarda göz altına alınması esnasında yaptığı sorgunun bir kısmını içermektedir. Bu vesika, Abdulaziz Rantisi, Muhammed Dayf gibi Hamas ileri gelenlerine yönelik yapılan sorgulamalarda hazırlanan belgelerden sadece bir tanedir.

Üçüncü belge; Geçen Mart ayında Kasam Tugayları yürütme kurulunun yaptığı bir toplantı hakkında bilgiler içermektedir. Belge toplantıya katılan her şahsın ismi, toplantının yeri ve zamanı hakkında bilgi vermektedir.

Dördüncü belge; el-Fetih”e bağlı bir grubun Gazze”nin güneyinde Hamas”ı gözlemlemek için kurulan bir askeri birim hakkında bilgiler içermektedir.

Beşinci belge; Bu belgenin üzerinde her hangi bir tarih bulunmamaktadır. Belge, Hamas hakkında yapılan bir araştırmayı belgelemektedir. Yazıda Hamas”ın Mahmud Abbas yönetimindeki el-Fetih hareketine karşı izlediği siyaset irdelenmekte ve içeriğinden son dönemlerde yazıldığı anlaşılan belge, Hamas”ın ülkedeki istikrarı bozabileceği konusunda uyarıda bulunmaktadır. Hamas”tan bir yetkili, yayınlanamayan diğer belgeler arasında, “Hamas”ın silah depolarının bulunduğu yerler, Hamas”ın kriz ortamlarında önemli haberleri iletmek için tespit ettiği noktalar belirtmektedir” dedi. Başka bir belgede ise Muhammed Dahlan”ın doksanlı yıllarda emniyet birimleri başkanlığına geldiğinde istihbarat genel müdürlüğüne tutuklanan Hamas üyelerinden alınan bilgiler doğrultusunda, Hamas hakkında yazdığı düşüncelerini yansıtmaktadır.

Siyonizmin Günâh Dosyası

Kategori: Terörizim — gereksizbiri @ 8:09 am
İsrail siyonist terör örgütlerinin kurmuş olduğu bir devlettir ve bu devletin şimdiye kadar işbaşına gelmiş olan yöneticilerinin çoğu bu örgütlerden yetişmişlerdir.
Irgun adlı yahudi terör örgütüne mensup militanların Kral Davud Oteli’ni bombalamalarından sonraki manzara
Haganah adlı yahudi terör örgütüne bağlı teröristler. İsrail’i işte bu teröristler kurdu ve yönetti.
Beyrut kasabı lakabı ile ünlü olan Ariel Sharon
Sabra ve Şatilla katliamından geriye kalan görüntülerden biri
Sabra ve Şatilla katliamından geriye kalan görüntülerden biri
Kudüs katliamında yaralanan bir yaşlı Filistinlinin taşınması. 8 Ekim 1990 Pazartesi günü öğleden önce saat 11.00 sıralarında “Süleyman Mabedi’nin Koruyucuları” adlı gruba mensup yahudiler ellerinde kutsal kitaplar ve bina edilmesini istedikleri Süleyman Mabedi’nin temel taşı olmak üzere sembolik bir taş taşıyarak ve Tevrat’tan bazı bölümler okuyarak Mescidi Aksa’ya yaklaşmaya başladılar. Müslümanlar yahudileri Mescidi Aksa’ya yaklaştırmak istemediler. Bu arada yahudilerin amaçlarını gerçekleştirmek için ısrarda bulunmaları ve dolayısıyla Müslümanlarla yahudiler arasında tartışma çıkması üzerine önceden Mescidi Aksa çevresine mevzilenmiş olan yahudi askerleri ve polisleri Müslümanların üzerine gaz bombaları atmaya ve silahlarla ateş etmeğe başladılar. Olaylara şahit olanların ifadelerine göre Müslümanların üzerine sadece askerler değil sabahın erken saatlerinde Mescidi Aksa çevresine toplanmış olan sivil yahudiler de ateş ettiler. Ayrıca gerek askerler ve gerekse sivil yahudiler Mescidi Aksa çevresindeki ara sokakları önceden tutmuşlardı.
Kudüs katliamında yaralananların taşınması. Bu katliamda Yahudi askerler Müslümanlara vahşice saldırılarda bulunmakla kalmadı, yaralıların acil müdahale yapılmasına, yaralıları hastanelere nakletmek için gelen ambülansların olay yerine girmelerine de engel oldular.
el-Halil katliamında şehit edilenlerin taşınması. 25 Şubat 1994 Cuma günü Filistin’de siyonist yahudiler korkunç bir katliam gerçekleştirdiler. Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada siyonist yahudilerin Halil İbrahim Camisi’ne düzenledikleri saldırıda 50′den fazla Müslüman şehid edildi, 300′e yakın Müslüman da yaralandı. Yaralananların bazıları daha sonra hastaneye kaldırılırken veya hastanede can verdi.
el-Halil katliamında oğlu şehit edilen bir baba. Yahudi askerler Müslümanlara vahşice saldırılarda bulunmakla kalmadılar. Yaralı Müslümanlara acil müdahale yapılmasına, yaralıları hastanelere nakletmek için gelen ambülansların olay yerine girmelerine de engel oldular. Olayları yaşayanlar, Müslümanlardan bazılarının acil tıbbi müdahale yapılmadığından öldüğünü bildirdiler.
Mescidi Aksa’nın altına kazılan tünel. Müslümanların bu tünele tepki göstermeleri üzerine işgal güçleri saldırı düzenledi ve katliam gerçekleştirdi. Bu tünel Mescidi Aksa’nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına yol açmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır.
Bu fotoğraf siyonist vahşeti bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. BM Filistin topraklarının bölünmesine dair karar aldığında yahudilerin eğitim görmüş silahlı yetmiş beş bin militanı bulunuyordu. Bu militanlar tarafından kurulan işgal devleti sonra da sürekli terörle ayakta kalmıştır.

Siyonizmin günâh dosyası oldukça kabarıktır. Biz bir fikir vermesi için bazı örnekler sunacağız.

İsrail siyonist terör örgütlerinin kurmuş olduğu bir devlettir ve bu devletin şimdiye kadar işbaşına gelmiş olan yöneticilerinin çoğu bu örgütlerden yetişmişlerdir. İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmelerinin (1918) hemen ardından bu topraklara akın etmeye başlayan siyonist yahudiler ilk terör örgütlerini de 1920 yılında kurmuşlardır. Bu terör örgütünün adı Hagana’ydı. Bunun ardından diğer yahudi terör örgütleri de kuruldu. Bunların en ünlüleri Irgun ve Lahome Herut adlı örgütlerdi. Bu örgütler hem Filistin’de yaşayan Müslümanlara karşı, hem de kendilerine Filistin’in kapılarını açan İngiliz işgal kuvvetlerine karşı terör eylemleri düzenliyorlardı. Bu örgütler tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinde çok sayıda insan öldürülmüştür.

Lahome Herut adlı terör örgütü Abraham Stern adlı yahudi tarafından kurulmuştur. Bu örgütün mensupları haşhaş kullanırlardı ve ferdi terör eylemlerinde çok iyi yetiştirilmişlerdi. Bunlar eylemlerini daha çok işgalci İngilizlere yöneltiyorlardı. Başlangıçta İngilizlerle işbirliği içinde olan Hagana ve Irgun terör örgütleri II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizleri Filistin’den çıkmaya zorlamak ve kendilerinin siyonist devletlerini kurabilmeleri için şartları hazırlamak amacıyla İngilizlere karşı Lahome Harut terör örgütüyle işbirliği içine girdiler.

Yukarıda adı geçen ve daha başka siyonist terör örgütlerinin gerçekleştirdiği eylemlerden bazıları şunlardır:

Kral Davud Oteli’nin Havaya Uçurulması

Bu eylem Irgun terör örgütünün militanları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu olayda 96 kişi öldü, 45 kişi de yaralandı. Ölenlerin 17’si de yahudiydi. Irgun militanları bu oteli örgütlerine ait bazı eylem planlarının bu otele götürülmesi dolayısıyla vesikaları yok etmek amacıyla havaya uçurmuşlardı.

Deir Yasin Katliamı

9 Nisan 1948 tarihinde yine Irgun terör örgütüne bağlı militanlar sabaha doğru Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne baskın düzenlediler. Bu baskında yaralı olarak kurtulabilen birkaç kişi dışında bütün köy halkı öldürüldü. Öldürülenlerin çoğu kadın ve çocuktu. Yahudi teröristler hamile bir kadının karnını yararak karnındaki çocuğu da öldürmüşlerdi. Teröre şahit olanların anlattıklarına göre yahudi teröristler bu baskında kadınların kulaklarını kesiyor, kulaklarındaki küpeleri alıyor sonra öldürüyorlardı.

Deir Yasin katliamının gerçekleştirildiği sırada Irgun terör örgütünün lideri olan Menahem Begin olayla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Bu önemli bir stratejik eylemdi. Bu eylemi gerçekleştirme şerefi sadece Irgun örgütüne ait değildir. Bu eylem Şatiron’un ve Balamah örgütündeki topçu birliğin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.”

Kibya Katliamı

12 Ekim 1958 gecesi Ariel Sharon komutasındaki “Birlik 101″ adını taşıyan 500 kişilik yahudi komando birliği Batı Yaka‘da bulunan Kibya adlı Filistin köyüne baskın düzenleyerek 67 kişiyi öldürdü. 75 kişiyi de yaraladı. Baskında 45 ev de enkaz haline getirildi. Yahudi teröristler aynı gece iki Filistin köyünü de ateşe verdiler.

Teröristlerin Yönettiği Bir Devlet: İsrail

BM Filistin topraklarının bölünmesine dair karar aldığında yahudilerin eğitim görmüş silahlı yetmiş beş bin militanı bulunuyordu. Bu silahlı militanların mevcut yahudi terör örgütlerine göre dağılımı şöyleydi: Hagana: 60 bin, Balamah: 5 bin, Irgun: 5 bin, Şatiron: Bin. Diğer dört bin terörist de diğer terör örgütlerine mensuptu. (14) İşte İsrail bu terörist militanlar tarafından kurulmuş ve yöneticileri de onların arasından çıkmıştır.

Adı geçen terör örgütleri siyonist İsrail’in kurulmasından önce birbirinden ayrı gruplar halinde hareket etmelerine ve zaman zaman birbirlerine karşı tavır alıyormuş gibi görünmelerine rağmen İsrail’in kuruluşu aşamasında tam bir işbirliği içine girdiler. Kuruluşun gerçekleşmesinden sonra da tamamen birleştiler. Bu durum onların başlangıçtaki ayrılığının bir taktik olduğunu, bazı çevreleri yanıltmak, birinin işlediği eylemden diğerinin sorumlu tutulmamasına fırsat vermemek ve buna benzer sebepler dolayısıyla böyle hareket ettiklerini ortaya çıkardı.

İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion 1945 yılında yahudi terör örgütleri arasında ortak koordinasyon kurulmasını sağlayan kişidir. Bu ortak koordinasyonun kurulmasından sonra Ben Gurion 1 Ekim 1945′de bütün yahudi terör örgütlerine hareket emri verdi ve bu emir doğrultusunda çeşitli eylemler gerçekleştirdi. Daha sonra Ben Gurion hakkında İngiliz manda yönetimi tarafından tutuklama kararı çıkarıldı ama Ben Gurion Filistin’den kaçmış olduğundan tutuklanamadı.

Camp David anlaşmasının imzalandığı sırada İsrail başbakanı olan ve İsrail tarafından bu anlaşmaya imza koyan Menahem Begin 1943′ten itibaren Irgun terör örgütünün liderliğini yapmıştır. Deir Yasin katliamı ve Kral Davud Oteli’nin havaya uçurulması eylemleri onun militanları tarafından gerçekleştirildi. Irgun terör örgütü bunların dışında da pek çok terör eylemi gerçekleştirmiştir. Aynı Menahem Begin 1978 yılında Mısır devlet başkanı Enver Sâdât’la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görüldü.

İsrail’in Menahem Begin’den önceki başbakanı bayan Golda Meir 16 yaşından itibaren siyonist örgütler içinde faaliyet göstermiş biridir. Ben Gurion’un terör örgütlerinde faaliyette bulundu. Filistin’de İsrail’in kuruluşundan önce oluşturulan Yahudi Konseyi’nin ileri gelenlerindendi.

Beyrut kasabı lakabı ile ünlü olan İsrail’in eski savunma bakanı, daha sonra da iskân bakanlığı yapan Ariel Sharon, Kibya katliamı ile Sabra ve Şatilla katliamının sorumlusudur. 1982′de Lübnan’ı işgal eden İsrail kuvvetlerinin başında Ariel Sharon bulunuyordu. Aşağıda sözünü edeceğimiz Sabra ve Şatilla katliamları onun gözetiminde gerçekleştirildi. Ariel Sharon, Filistinlilere çok ağır baskı yapılmasından yana olan Şahinler Grubu’nun da başını çekmektedir.

Bir ara Kudüs belediye başkanlığı yapmış olan Teddy Kollek, İsrail’in kuruluşundan önce pek çok kanlı terör eyleminin sorumlusu olan Hagana örgütünün ileri gelen elemanlarındandı.

İsrail’in Şimon Peres’ten önceki başbakanı ve kendisi de yahudi terörünün kurbanı olan İzak Rabin 18 yaşında Gizli Palmach Ordusu’na katıldı. 1948 Savaşı’nda Kudüs çevresindeki önemli çatışmaların komutanlığını yaptı. 1964 yılında İsrail’in genelkurmay başkanı oldu. 1967 Savaşı’nda da genelkurmay başkanlığı görevi Rabin’deydi.

Bunlar birkaç örnek. Hepsi bu kadar değil elbette. İsrail üst kademe yöneticilerinin büyük çoğunluğunun hatta tamamının terör örgütlerinden yetişme olduklarını söylersek yanlış olmaz.

Teröristlerin yönettiği bir ülkeden ancak terör beklenir. İsrail’in komşularına yönelik terör faaliyetlerinden ve çıkardığı savaşlardan yukarıda kısaca söz ettik. Burada ayrıca siyonistlerin devletlerini kurduktan sonra resmi olarak gerçekleştirdikleri terör eylemlerinin ve toplu katliamların bazılarından söz etmek istiyoruz.

Kefer Kâsım Köyü Katliamı

İsrail, Fransa ve İngiltere’nin işbirliği yaparak Mısır’a ortak saldırıda bulunmalarıyla başlayan 1956 Süveyş Savaşı’nın hemen başlangıcında 28 Ekim 1956 akşamı siyonist askerler Sina’daki Kefer Kâsım köyünde büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Siyonist güçler bu işgalde günün belli bir saatinden sonra dışarı çıkmayı yasaklayan bir karar çıkarmışlardı. 28 Ekim akşamı bir siyonist asker komutanı olan subaya, sabah tarlalarına gidip akşam dönen ve söz konusu karardan haberleri olmayan köylüler hakkında ne yapacaklarını sordu. Subay: “Onların ruhlarına Tanrı rahmet eylesin” cevabını verdi. Bu söz: “Onların hepsini öldürün” anlamına geliyordu. Nitekim Kefer Kâsım köylüleri akşam, hiçbir şeyden habersiz tarlalarından döndüklerinde siyonist askerlerin saldırılarına uğradılar. Saldırıya uğrayan köylülerin tümü bu saldırıda öldürüldü. Soruşturma dosyalarında katliamı gerçekleştiren askerlerin komutanının, kimseye acımamaları, kimseyi tutuklamamaları ve yaralı bırakmamaları (yani yaralananları da öldürmeleri) emrini verdiği ifade edilmektedir.

Sabra ve Şatilla Katliamı

Sabra ve Şatilla katliamı siyonist İsrail askerlerinin 1982 yılında Lübnan’ı işgal ettikleri tarihte gerçekleştirilmiştir. Katliam, İsrail kuvvetlerinin başkomutanı Ariel Sharon’un gözetimi ve koruması altında Lübnanlı hıristiyan falanjist milisler tarafından gerçekleştirildi. İşgalci siyonist askerler 16 Eylül 1982 tarihinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarını buralarda ikamet edenlerin herhangi bir yere kaçmalarını önleyecek şekilde kuşatmaya aldılar. Arkasından Lübnanlı hıristiyan Falanjist milisler siyonist askerlerin gözetimi altında kamplara girerek büyük bir katliam gerçekleştirdiler. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre bu katliamda toplam 991 kişi öldürüldü. Bunlardan sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebildi.

Katliam sonrasında hazırlanan raporlarda ifade edildiğine göre 16 Eylül akşamı katliamı gerçekleştiren falanjist milislerden biri söz konusu kampları kuşatma altında tutan siyonist güçlerin subaylarından biriyle irtibat kurarak, yanında 45 kişinin olduğunu bunlar hakkında ne yapacağını sordu. Siyonist subay: “Tanrının istediğini yap” cevabını verdi. Raporda bildirildiğine göre falanjist milis aynı soruyu ikinci kez sorduğunda siyonist subay: “Onlar hakkında ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun. Bir daha bu hususu bana sorma” cevabını verdi. (15) Bu cevap siyonist askerlerin falanjist milislerle önceden anlaştıklarını, falanjist milislere gerekli talimatı verdiklerini ve sadece dünya kamuoyu önünde kendilerini temize çıkarmak için bir gerekçelerinin olması amacıyla bu katliamı kendi elleriyle gerçekleştirmekten kaçındıklarını bütün açıklığıyla göstermektedir.

Sabra ve Şâtilla katliamları yukarıda sözünü ettiğimiz Kibya katliamının da sorumlusu olan Ariel Sharon’un gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Bu da gösteriyor ki, siyonist liderlerin geçmişteki terörist sıfatları ve saldırgan tabiatları pek çok dünya ülkesi tarafından tanınan bir devletin değişik kurumlarında görev almalarıyla değişmemiştir.

Kudüs Katliamı

Yahudiler Mescidi Aksa‘nın daha önce Süleyman Mabedi’nin diğer adıyla Siyon Mabedi‘nin bulunduğu yere inşa edildiği iddiasındadırlar. Bu yüzden Mescidi Aksa‘yı yıkarak yerine Siyon Mabedi inşa etmeği amaçlarlar. Bu amaçlarını gizlememekte ve fırsat buldukça açığa vurmaktadırlar.

Siyonist devlet Siyon Mabedi’ni inşa etme yolunda ilk adımı atmak için Körfez krizi dolayısıyla Arap ülkelerinin birbirine düşürüldüğü, bütün dünya kamuoyunun Körfez’de bir savaş beklentisi içinde olduğu ve dolayısıyla bütün dikkatlerin o yöne çevrildiği bir dönemi değerlendirmek istedi. Bu amaçla bazı yahudi gruplarını kışkırttı. Bu kışkırtmalar da ilk semeresini Kudüs katliamıyla verdi.

8 Ekim 1990 Pazartesi günü sabah saatlerinde kendilerine: “Süleyman Mabedi’nin Koruyucuları” adını veren yahudi cemaatine mensup bir kişi İsrail radyosu vasıtasıyla yaptığı açıklamada artık Mescidi Aksa’ya el konulması, bu mescidin yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi’nin inşa edilmesi zamanının geldiğini ileri sürdü. Müslümanlar bu sözlerin arkasında bir hesabın yattığını anlayarak Mescidi Aksa’ya yönelik herhangi bir eylemi önleyebilmek için o gün bu mescide toplandılar.

Aynı gün öğleden önce saat 11.00 sıralarında adı geçen: “Süleyman Mabedi’nin Koruyucuları” adlı gruba mensup yahudiler ellerinde kutsal kitaplar ve bina edilmesini istedikleri Süleyman Mabedi’nin temel taşı olmak üzere sembolik bir taş taşıyarak ve Tevrat’tan bazı bölümler okuyarak Mescidi Aksa‘ya yaklaşmaya başladılar. Müslümanlar yahudileri Mescidi Aksa’ya yaklaştırmak istemediler. Bu arada yahudilerin amaçlarını gerçekleştirmek için ısrarda bulunmaları ve dolayısıyla Müslümanlarla yahudiler arasında tartışma çıkması üzerine önceden Mescidi Aksa çevresine mevzilenmiş olan yahudi askerleri ve polisleri Müslümanların üzerine gaz bombaları atmaya ve silahlarla ateş etmeğe başladılar. Olaylara şahit olanların ifadelerine göre Müslümanların üzerine sadece askerler değil sabahın erken saatlerinde Mescidi Aksa çevresine toplanmış olan sivil yahudiler de ateş ettiler. Ayrıca gerek askerler ve gerekse sivil yahudiler Mescidi Aksa çevresindeki ara sokakları önceden tutmuşlardı.

Yahudi askerler Müslümanlara vahşice saldırılarda bulunmakla kalmadılar. Yaralı Müslümanlara acil müdahale yapılmasına, yaralıları hastanelere nakletmek için gelen ambülansların olay yerine girmelerine de engel oldular. Olayları yaşayanlar, Müslümanlardan bazılarının acil tıbbi müdahale yapılmadığından öldüğünü bildirdiler. İşte böyle bir vahşetin sonucu 30 Müslümanın şehid edilmesi, bir çoğu ağır olmak üzere 800 Müslümanın yaralanması oldu. Siyonist yönetim bu kadarla da kalmayıp zulme uğrayan yüzlerce Müslümanı tutukladı ve zincirlere vurarak bütün insanlık adına utanç verici bir görüntüyle tutuklu kamplarına götürdü.

BM teşkilatı bu katliamı sadece bir kınama kararıyla geçiştirdi. Kınama da İsrail’e veya İsrail polis teşkilatına değil sadece katliamı gerçekleştiren polislere yönelikti. Olayların incelenmesi için Kudüs’e bir heyet gönderilmesi isteği İsrail tarafından Kudüs‘ün kendi başkenti olduğu dolayısıyla böyle bir şeye izin verilmesinin mümkün olamayacağı gerekçesiyle reddedildi. Ama BM bu konuda hiçbir baskı uygulamasına başvurmadı ve olaylar örtbas edildi.

Hz. İbrahim Camisi Katliamı

25 Şubat 1994 Cuma günü Filistin’de siyonist yahudiler korkunç bir katliam gerçekleştirdiler. Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada siyonist yahudilerin Halil İbrahim Camisi’ne düzenledikleri saldırıda 50′den fazla Müslüman şehid edildi, 300′e yakın Müslüman da yaralandı. Yaralananların bazıları daha sonra hastaneye kaldırılırken veya hastanede can verdi.

Katliam el-Halil yakınlarında bulunan Kirbât Erba’ yahudi yerleşim merkezinde oturan bir yahudi tarafından gerçekleştirildi. Söz konusu yerleşim merkezi çok sayıda ırkçı ve Müslümanlara karşı kin dolu siyonist yahudinin oturduğu bir yerleşim merkezidir. Katliamı gerçekleştiren yahudinin siyonist İsrail ordusunda yedek subay olduğu ve: “Kahane Yaşıyor” adlı siyonist terör örgütüne mensup olduğu bildirildi. Siyonist İsrail kaynakları saldırganın askeri kıyafetiyle saldırıyı gerçekleştirdiğini açıklandı.

Saldırgan, Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada gizlice camiye girerek bir sütunun arkasına saklanmış ve cemaatin rükuya gitmesiyle birlikte makineli tüfekle namaz kılanları kurşun yağmuruna tuttu.

Olaya şahit olanların anlattıklarına göre saldırgan katliamı tek başına gerçekleştirmemiştir. O sadece tetiğe basmakla meşgul oluyordu. Şarjörünün bitmesi halinde arkasındaki diğer siyonistler seri bir şekilde şarjör değiştiriyorlardı.

Verilen bilgilere göre çok sayıda siyonist askeri katliamın gerçekleşmesinden bir gün önce akşam saatlerinde el-Halil bölgesine sevk edildi. Bu durum katliamın siyonist rejimin gözetiminde ve planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini açıkça gösteriyordu.

Olaydan sonra siyonist askerler katliamın gerçekleştiği Halil İbrahim camisini kuşatma altına aldılar ve gazetecilerin olay yerine yaklaşmalarına engel oldular. Saldırıyı protesto için cami etrafına toplanan Müslümanların üzerlerine siyonist askerlerin ateş etmesi üzerine de çok sayıda insan öldürüldü.

Muhtemel protesto eylemlerine karşı el-Halil, Batı Yaka ve Gazze bölgelerinin her tarafına siyonist askerler yerleştirildiler ve askerlere en ufak bir protesto eylemi karşısında kuvvet kullanmaları ve ateş etmeleri emri verildi.

Kana Katliamı

Bilindiği üzere eski İsrail başbakanı İsrail seçimlerinde fanatik siyonistlerin oylarını kazanmak için seçimler öncesinde Lübnan’a yönelik olarak gerçekleştirdiği saldırıda büyük bir katliam gerçekleştirdi. Saldırıda Kana mülteci kampının havadan bombalanması sonucu çoğu çocuk ve kadın yüzden fazla insan hayatını kaybetti. O katliamda kafaları kopan çocukların oluşturduğu acı manzaralar zihinlerden silinmiş değildir. BM inceleme heyeti Kana katliamının hatayla değil kasten gerçekleştirildiğini açıkladı.

Son Tünel Olayı ve Kudüs Katliamı

Likud Partisi lideri Netanyahu iktidara gelmesinden sonra bu mukaddes mabedi yıkma amacına yönelik çalışmalarını açıktan yürütmeye başladı. Ancak doğrudan bu mescidi yıkma amacı taşıdığını söyleyerek değil daha başka kılıflar uydurarak. Bu çerçevede geçtiğimiz Eylül ayında Mescidi Aksa ile Hz. Ömer Camisi’nin içinde bulunduğu haremi şerif bölgesinin altından geçen tünelin açılışını yaptı. İşgal yönetiminin iddiasına göre tünel ulaşım amacıyla kullanılacaktı. Oysa 600 bin nüfuslu Kudüs şehrinde yer altından ulaşım yolları açılması için ihtiyaç olmadığı ortadadır. Üstelik nüfus ve trafik yoğunluğunun daha fazla olduğu Batı Kudüs’te yer altından ulaşım yolları açılmasına ihtiyaç duyulmazken haremi şerif altından böyle bir tünel kazılmasına sadece ulaşım amacıyla ihtiyaç duyulduğu iddiası hiç de inandırıcı değildir. Olayın çelişki oluşturan bir diğer yanı ise kazıların önce arkeolojik araştırmalar amacıyla yapıldığı ileri sürülürken herhangi bir arkeolojik esere rastlanamayınca “ulaşım” kılıfına başvurulmasıdır.

İşin gerçeğinde bu tünel Mescidi Aksa‘nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına yol açmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz olaylarda fanatik yahudilerin girişimlerinin Müslümanların direnişleri ve mücadeleleri dolayısıyla başarısız kaldığını dile getirmiştik. İşte işgal rejiminin, bizzat bu mescidin içine girerek amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulamayan fanatiklere, yer altından tünel kazarak bu imkânı sağlamak istemiş olması kuvvetli bir ihtimaldir.

Kudüs Müslümanları söz konusu tünelin ne amaç için kazıldığını çok iyi bildiklerinden Mescidi Aksa’ya yönelik siyonist emellerin önünü kesmek gayesiyle ayağa kalktılar. Siyonist işgal rejiminin tünel açma olayından sonra başlayan ve “Mescidi Aksa Direnişi” adını verebileceğimiz son başkaldırı hareketinde başı çeken yine İslâmi hareketti.

Müslümanlar mukaddes mekânlarını korumak için sokaklara dökülmekte haklıydılar. Ancak karşılarında hiçbir insani değere saygı duymayan, hiçbir kural tanımayan, ayakta kalabilmek için saldırganlık ve vahşetin her yoluna başvurmaktan çekinmeyen bir işgal saltanatı vardı. Bu yüzden Müslümanlar birbirleri ardından şehid edildiler veya yaralı olarak hastanelere kaldırıldılar.

Görgü tanıklarının verdiği bilgilere göre İsrail askerleri attıkları kurşunlarıyla Müslümanların özellikle kafalarını ve göğüslerini hedef alıyorlardı. Bu da siyonist işgalcilerin ayaklanmayı bastırmaktan çok Müslümanları topluca katletmek amacıyla silah kullandıklarını gösteriyordu.

İşgal yönetimi olayların sıcaklığının devam ettiği 27 Eylül Cuma günü de Cuma namazı esnasında Mescidi Aksa‘yı 4000 askerle kuşatmaya aldı. Bu kuşatma esnasında, namaz kılan Müslümanların kafalarına kurşun sıkan siyonist askerler 12 Müslümanın şehid olmasına bir çoklarının da yaralanmasına sebep oldular. Cuma günü gerçekleştirilen saldırıda şehid edilenlerle birlikte Müslümanlardan ölenlerin sayısı yetmişi aşarken yaralananların sayısı da iki bine yaklaştı. Yaralananların bazıları da daha sonra hastanelerde hayatlarını kaybettiler.

Che Guevara

Kategori: Önemli Kişiler — gereksizbiri @ 8:01 am

Ernesto Guevara de la Serna, kısaca Che Guevara ya da el Che, (14 Haziran 1928 – 9 Ekim 1967), Arjantin doğumlu doktor, Marksist politikacı ve dönemin Küba gerillaları ile Enternasyonalist gerillalarının lideri.

Tıp eğitimi alırken Latin Amerika’yı baştan başa dolaştı ve bu sayede birçok insanın karşı karşıya kaldığı yoksulluğu doğrudan gözlemleyebildi. Bu deneyimler sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna ikna olarak Marksizm’i incelemeye başladı ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı.

Bir süre sonra 1959 yılında Küba’da yönetimi ele geçiren Fidel Castro’nun askerî nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi oldu. Yeni hükümette çeşitli önemli görevlerde bulunduktan, gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrıldı. İlk olarak Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gitti. Guevara 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elinde iken öldürüldü. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz sonucu öldürüldüğüne tanıklık etmişlerdir.

Ölümünden sonra Guevara dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelmiştir. Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafı “dünya üzerindeki en ünlü fotoğraf ve 20. yüzyılın sembolü” olarak nitelenmiştir.

Altı Gün Savaşı

Kategori: Savaşlar — gereksizbiri @ 7:58 am

1960-1980 arası Orta Doğu gelişmelerinde, 1967 Arap-İsrail Savaşı bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, bu savaşta İsrail’in Araplar karşısında kazandığı kesin zaferler neticesinde, topraklarını savaştan öncekinin dört misli genişletmesi, Arap-İsrail meselesine çok büyük boyutlar kazandırmış ve neticelerini günümüze kadar getirmiştir.

1948 Arap-İsrail Savaşı’nı Araplar tahrik etmiştir. 1956 Arap-İsrail Savaşı ise İngiltere, Fransa ve İsrail’in Mısır’a saldırıları dolayısıyla meydana gelmiştir. Ancak 1967 Arap-İsrail Savaşı ise, İsrail değil, Araplar istediği için çıkmıştır. Şu farkla ki, Savaşı çıkarmak isteyen Araplar, ilk saldırganlığı İsrail’in yapmasını istemişler ve bu da olmuştur.

Ancak Araplar için, daha Savaşın ilk gününde bir hezimet oldu. Arapların 1967 Savaşı’nın çıkmasını istemelerinde ve savaşı kışkırtmalarında üç önemli neden rol oynamış görünmektedir:

Başkan Nasır’ın gerek 1948, gerek 1956 Savaşı’nın ve her iki savaştaki yenilginin intikamını almaya kararlı olması. Bu, Nasır için bir prestij meselesi idi. Eğer İsrail’i yenecek olursa, intikamını gerçekleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kazandığı prestijle bütün Orta Doğu’da Mısır’a büyük bir üstünlük sağlamış olacaktı ki, bunun siyasi neticeleri de çok geniş olabilirdi.

1956′dan beri Sovyet Rusya, Mısır ve Suriye’yi o kadar silahlandırmıştı ki, İsrail ile yapılacak bir savaşın neticesinden sadece Mısır ve Suriye değil, Sovyetler dahi gayet emin görünüyorlardı. Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nı Sovyetlerin de tahrik ettiklerini söylemek mümkündür.

Bu sırada Amerika’nın Vietnam bataklığına saplanmış olması ve dolayısıyla İsrail’in arkasında yer alamıyacağı düşüncesi.

Altı gün sürdüğü için Altı Gün Savaşı adını alan 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın başlangıç gelişmelerini, 1966 yılının son aylarında oluşmaya başlayan Suriye-İsrail gerginliği teşkil eder. Çoğunluğu Ürdün’de bulunan ve diğer Arap ülkelerine de dağılmış bulunan Filistinlileri teşkilatlandırarak, bunları mücadeleye sevketmek için 1964 Mayısı’nda, Ürdün’ün elinde bulunan Doğu Kudüs’te Birinci Filistin Kongresi toplandı ve burada Filistin Kurtuluş Örgütü kurularak bir de 33 Maddelik Filistin Milli Misakı kabul edildi.

Bu Misak’a göre, İngiliz mandası altındaki Filistin toprakları, Filistinlilerin anavatanı ve 6′ıncı maddeye göre de, “Siyonist istilasından önce”, yani 1917 Balfour Deklarasyonunu’ndan önce, Filistin topraklarında devamlı oturan Yahudiler de Filistinli sayılacaktı.

Bunun dışında, 1947 ye kadar Filistin topraklarında yaşayan “Arap vatandaşları” ile, bu tarihten sonra, ister Filistin topraklarında, ister bu toprakların dışında doğmuş olsun, Filistinli babadan olanlar Filistinli sayılacaktı.

9′uncu madde, Filistin topraklarının kurtarılması için silahlı mücadeleyi öngörmekteydi. 15′inci madde, “Büyük Arap Vatanı”ndan siyonist, emperyalist istilanın kovulmasından ve Filistin’deki siyonist varlığının tasfiyesinden söz etmekteydi.

19′uncu madde, Filistin’in 1947′deki taksimini ve İsrail Devleti’nin kurulmasını geçersiz sayıyordu. 21′inci madde, Filistin topraklarının tamamen kurtuluşu yerine geçecek her türlü çözümü reddediyordu.

Kudüs Kongresi’nde, 9′uncu maddenin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek üzere fedayin denen gerillalardan meydana gelen bir askeri teşkilat olan El-Fetih (Al-Fatah) teşkilatı kurulmaktaydı.

1966 Şubatı’nda Suriye’de iktidarda bulunan Baas Partisi’nin sol kanadı bir darbe yaparak, iktidarı ele geçirdi. Bu sol iktidar ile birlikte, Suriye-İsrail sınırında olayler çıkmaya başladığı gibi, bu yeni Baascılar, Başkan Nasır’ı İsrail’e karşı yumuşak davranmak ve Birleşmiş Milletler’in kanadının altına sığınmakla suçluyordu.

1966 Ekimi’nden itibaren de Suriye topraklarından hareket eden El-Fetih fedayini, İsrail topraklarına saldırılara başladılar. İsrail, bu saldırıları Güvenlik Konseyi’ne şikayet ettiğinde, oradan Suriye aleyhine bir karar çıkarmak mümkün olmadı. Zira her kararı Sovyet Rusya veto etmekteydi. Bu ise Suriye’yi daha da tahrik etti.

Suriye Başbakanı Ekim ayında “Biz İsrail’in güvenliğinin bekçisi değiliz” diyordu. Kasım ayında ise, Suriye ile Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu gelişmeler üzerine İsrail, fedayin saldırı ve akınlarına karşı, Kasım ayının ortalarından itibaren, “mislile mukabele” taktiğini tatbike başladı. Yani, yapılan en küçük bir saldırıya karşı, en ağır bir şekilde ve ağır silahlarla karşılık verilmeye başlandı. Bu suretle, bir yandan Suriye-İsrail, bir yandan da Ürdün-İsrail sınırlarında gerginlik her geçen gün biraz daha artmaya başladı.

Ocak-Nisan 1967 döneminde Suriye-İsrail sınırlarında küçük çatışmalardan, tank, topçu ve hava çatışmalarına kadar her türlü faaliyet ortaya çıktı. 7 Nisan 1967 günü Suriye ile İsrail arasındaki hava muharebesinde İsrail uçakları Şam üzerinde uçtuğu gibi, altı tane de Suriye uçağını düşürdüler.

7 Nisan olaysi, Suriye ve Araplar için haysiyet kırıcı olmuştu. Bilhassa düşürülen uçakların Sovyet yapısı olması, Sovyetler için de olaynin prestij kırıcı olmasına sebep oldu. Bundan dolayı Sovyetler, Suriye’yi daha silahlandırdıklarından başka, Suriye üzerindeki kontrollarını da arttırdılar. Öyle görünür ki, 7 Nisan’dan sonra meydana gelen en küçük bir olay, İsrail’e komşu Arap ülkelerinin İsrail ile münasebetlerinin gerginleşmesine, kendi çapından daha büyük katkıda bulunmuştur.

Mayıs ayından itibaren Suriye’den İsrail topraklarına fedayin akınları daha da yoğunlaşmaya başladı. İsrail Başbakanı Levi Eshkol, 11 Mayıs’ta radyoda yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “İsrail hükümeti gayet iyi biliyor ki, teroristlerin merkezi Suriye’dir. Fakat biz prensibimizi tesbit ettik: Saldırgana mukabil darbeyi vurmanın zamanını, yerini ve vasıtasını biz seçeceğiz”

Eshkol’ün bu sözlerinden sanıldı ki, İsrail Suriye’ye karşı harekete geçmeye karar vermişti. Sonradan görüldü ki, İsrail’in seçtiği hedef Mısır’dır. Bu yanılgı dolayısıladır ki, Mısır Genelkurmay Başkanı 14 Mayıs’ta Şam’a giderek görüşmelerde bulundu. Bundan sonra olaylar hızla akmaya başladı.

16 Mayıs’ta Mısır Silahlı Kuvvetleri alarm durumuna geçirildi. Esasen 14 Mayıs’tan itibaren Mısır kuvvetleri, 1956′dan beri Birleşmiş Milletler barış gücünün kontrolünde olan Sina’ya girmeye başlamıştı. Yine 16 Mayıs’ta Mısır, gerek Sina Yarımadası’nda ve Gazze’de bulunan ve gerek Akabe Körfezi’nin Kızıldeniz’e çıkış noktası olan Tiran Boğazı’ndaki Şarm el-Şeyh’deki Birleşmiş Milletler askerlerinin buralardan çekilmesini istedi. B.M. askerleri, 19 Mayıs’tan itibaren buralardan çekilmeye başladı ve yerlerini Mısır askerleri aldı.

Bu olay, Arap-İsrail gerginliğinde önemli bir tırmanma teşkil etmekteydi. Mısır, bu hareketi ile iki cepheden İsrail’e karşı pozisyon alıyordu. Biri, Sina’yı tamamen kontrolü altına almak suretiyle, İsrail’e karşı doğrudan hareket imkânını kazanması ve arada B.M. Kuvvetleri’nin mevcut olmamasıydı. İkincisi ise, Şarm el-Şeyh’e askerini sokmakla, İsrail’in Kızıldeniz’e çıkışı olan Tiran Boğazı’nı kontrol altına alıyordu.

Nasır, bununla da yetinmedi ve 22 Mayıs’ta Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine ve 24 Mayıs’ta da bütün deniz trafiğine kapadı. Bu sonuncu tedbir ile, İsrail’e başka ülke gemilerinin yardım getirmesini önlemiş olmaktaydı.

22 Mayıs’tan itibaren Tiran Boğazı’nın ve arkasından Akaba Körfezi’nin kapatılması, Orta Doğu’daki havayı birdenbire gerginleştirdi. Çünkü, İsrail Mısır’ın bu hareketini, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul etti. Bu sebeple, 23 Mayıs’tan itibaren Amerika ve Sovyetler harekete geçerek, bir savaşı önleme çabalarına giriştiler.

Vietnam Savaşı’nın Kongre’de uyandırdığı tepkiler dolayısıyla Başkan Johnson, İsrail meselesinde fazla ileri gitmekten korkuyor ve ellerini bağlı hissediyordu. Onun için, Sovyet Rusya’nın da Orta Doğu’da herhangi bir avantaj elde etmesini önlemek için, bu devletle beraber hareket etme kararı aldı. Bu, Sovyetlerin de işine geldi. Çünkü 7 Nisan’daki hava muharebesinde Suriye’nin İsrail karşısında hiç bir şey yapamaması, Sovyetlerin Araplara olan güvenini sarsmıştı.

Fakat Sovyetler, bir yandan da Arapların güvenini kaybetmek istemiyorlardı. Bu sebeple, bir yandan Amerika İsrail’i, öte yandan da Sovyetler Suriye ve Mısır’ı yatıştırmaya çalıştılar. İki büyük devletten gelen bu yatıştırma faaliyetinin hiç bir faydası olmadı. Hava yatışacağı yerde, daha da gerginleşti. Nasır, 26 Mayıs’ta yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş ve hedefimiz de İsrail’i yoketmek olacaktır. Bu savaşı kazanacağımıza inanıyoruz ve şimdi İsrail ile savaş için hazırız. Bu sefer 1956′daki gibi olmayacak. O zaman İsrail ile değil, İngiltere ve Fransa ile savaşmıştık”.

Al Ahram Gazetesi’nin başyazarı Muhammed Heykel de, yine aynı gün, “Savaş kaçınılmazdır. Araplar ilk defa olarak iradelerini İsrail’e kabul ettirebileceklerdir” diyordu. Bu arada, Güvenlik Konseyi de 23 Mayıs’tan itibaren toplantılar yaparak ve bir takım kararlar alarak bir krizin patlamasını önlemeye çalıştı. Fakat bunlar da savaşı önlemeye yetmedi.

30 Mayıs’ta Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) ile Ürdün arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya 4 Haziran’da Irak da katıldı. Mısır Başkanı Nasır, bu katılım dolayısıyla yaptığı konuşmada, “1956 ihanetinin intikamını almak için savaşın başlamasını şiddetle arzuluyoruz. Bu savaş bütün dünyaya Arapların da, İsrail’in de ne olduğunu anlatacaktır” diyordu.

Krizin başlangıcında Sovyetler, İsrail’in ilk önce Suriye cephesinden harekete geçeceğini tahmin etmiştir. Daha sonraları Başkan Nasır, İsrail’in Sina cephesinde harekete geçeceğini, ancak cepheden saldırmayıp, Gazze koridorundan girmesini beklemiştir. Halbuki bunların hiç biri olmadı. Arapların istediği gibi ilk saldırıyı İsrail yaptı. Fakat Araplara ilk ve ağır bir darbe indirmek için 5 Haziran 1967 sabahı 7:30′dan itibaren havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombardıman etmeye başladılar.

Mısır’a yapılan baskında, İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır’ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Sina üzerinden değil. O kadar ki, İsrail uçakları Irak’a da ulaşarak Habbaniye Havaalanı’nı bile bombardıman ettiler.

5 Haziran günü akşam olduğu zaman, 16 Mısır havaalanı artık kullanılmaz hale gelmiş ve 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve bir çok da Irak uçağı yerde tahrip edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı o gün 400′ü aşmış bulunuyordu.

Havaların kontrolu artık İsrail’in elindeydi. Araplar, 5 Haziran günü 160 İsrail uçağını düşürdüklerini iddia etmiş iseler de, bu iddianın gerçekle hiç bir alakası olmadığı görülmüştür. Havalardaki üstünlük, İsrail’in kara harekâtını da kolaylaştırmıştır. Bilhassa Sina Yarımadası’ndaki muharebelerde Mısır’ın zırhlı kuvvetleri, İsrail zırhlı kuvvetlerinden ziyade, havadan İsrail uçaklarından ağır darbeler yemiş ve perişan olmuşlardır. Bundan dolayı, İsrail kuvvetleri üç gün içinde bütün Sina’yı ele geçirip, 7 Haziran akşamı Süveyş Kanalı’nın sağ kıyısındaki, kuzeyde Kantaro, ortada İsmailiye ve güneyde de Port Tevfik’e ulaşmışlardır.

Bu durumda Mısır’ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 8 Haziran’da İsrail ile ateşkesi kabul ederek, İsrail kuvvetlerinin Kanal’ın diğer yakasına geçmesini önlemiştir.

İsrail için 1967 Savaşı’nın en çetin cephesi Ürdün cephesi ve Batı Şeria cephesi olmuştur. Ürdün kuvvetleri, gerçekten İsrail’i uğraştırmış ve ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Fakat onlar da Mısır’dan daha fazla dayanamadı. 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip, şehir, İsrail kuvvetlerinin eline geçince, İsrail bütün Batı Şeria’yı işgal etmiş oluyordu. Bu sebeple 7 Haziran akşamı Ürdün de İsrail ile ateşkesi kabul etti.

8 Haziran’dan itibaren Suriye cephesinde Golan Tepelerinde muharebeler şiddetlendi. Suriye, Golan Tepelerinden aşağıdaki İsrail yerleşim merkezlerini 1956′dan beri 11 yıl süre ile bombalamıştı. Yani bu tepelerin, İsrail’in Suriye’ye karşı savunması bakımından stratejik bir önemi vardı. Suriyeliler de İsrail karşısında fazla dayanamadılar. İsrail kuvvetleri, Golan Tepelerini aldıktan sonra, Suriye topraklarında ilerlemeye başladılar. İsrail kuvvetlerinin ilerleme istikameti Şam’dı.

İşte tam bu sırada, 10 Haziran günü Sovyetler, Amerika’ya başvurarak, İsrail ilerlemesi durdurulmadığı takdirde, “askeri harekât” da dahil gerekli tedbirleri alacaklarını bildirdiler. Bu sırada İsrail kuvvetleri, Şam’a 40 mil mesafedeki Kuneitra’ya girmiş bulunuyordu. Dolayısısıyla İsrail, Kuneitra’da durdu ve o gün saat 16:30′da da İsrail ile Suriye arasında ateşkes başladı. Altı Gün Savaşı böylece sona ermiş oluyordu.

Savaşın sonu Araplar için tam bir hezimetti. Savaştan sonra bir Arap askeri gücü kalmamıştı. Mısır, Sina’ya 80-100 bin kişilik bir kuvvet sürmesine rağmen bir şey yapamamıştı. Mısır, 600-800 tank kaybetmişti. 100′den fazla kullanılabilir Sovyet yapısı tank İsrail’in eline geçmişti. Yine Mısır’ın 400 topu ile 10.000 askeri aracı Sina’da tahrip edilmişti. Tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı 441 olarak tesbit edilmiştir ki, bunun içinde Sovyet yapısı 280 Mig ve 60 Ilyuşin uçağı da bulunmaktaydı. Başka bir deyimle, 1967 Arap yenilgisi, aynı zamanda Sovyet silahlarının da yenilgisi idi.

Arapların bu silah kaybı, Sovyetlerin bu ülkeleri tekrar silahlandırmak için daha sıkı kontrolü altına alması ve Orta Doğu’da daha fazla söz sahibi olmak için de bir fırsat olmaktaydı.

1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina Yarımadası İsrail’in eline geçtiği için İsrail, Süveyş Kanalı’na dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh’i alarak Tiran Boğazı’nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina’nın kuzeydoğusundaki Gazze Bölgesi de İsrail’in eline geçmiştir.

İsrail, Ürdün’den Şeria Nehri’nin batısındaki bütün toprakları alarak, Şeria Nehri, Ürdün ile İsrail arasında sınır olmuştur. Keza, Ürdün’ün elindeki Doğu Kudüs de İsrail’in eline geçmiştir ki, bu suretle 2000 yıldan beri ilk defa olarak Yahudiler Kudüs’e tekrar sahip oluyorlardı. Osmanlı Devleti’nin 400 yıl elinde tuttuğu kutsal Kudüs’ü, Araplar, 50 yıl ellerinde tutamamışlardı.

İsrail, Golan Tepeleri denen ve Kuneitra’ya kadar uzayan Suriye topraklarını da işgal etmişlerdi. İsrail, bu toprakları elde etmekle, kendisi için gerekli güvenlikli sınırlara sahip olmaktaydı. Fakat, İsrail’in bu güvenliğine karşı da, Sovyetler bilhassa Mısır ve Suriye üzerindeki nüfuzunu daha da arttırarak, bir bakıma bu güvenliği belirli ölçüde zayıflatmış olmaktaydılar. Zira, 1967 Savaşı’ndan sonra Sovyetler, Arap ülkelerini yeniden silahlandırmaya başlayarak İsrail karşısında bir silah dengesi kurmaya çalıştıkları gibi, bundan da daha önemlimi, Akdeniz’deki varlıklarını arttırdı.

Bu savaştan sonra Sovyet donanması hemen 50-60 parçaya çıkarıldığı gibi, Sovyetler, Suriye’nin Lazkiye ve Mısır’ın da İskenderiye Limanı’nda deniz üssü elde ettiler. Bu ise, bu iki ülkenin daha fazla Sovyet nüfuzu altına girmesi idi.

Sovyetlerin Araplar üzerindeki koruyuculuğu, daha savaşın son günlerinde başlamıştı. 10 Haziran günü Sovyetler Amerika’ya başvurup ateşkesi sağlamamış olsalardı İsrail kuvvetlerinin Şam’a girmesi belki işten bile olmayacaktı. Sovyetlerin koruyuculuğu bu kadarla da kalmadı. Güvenlik Konseyi’nde Amerika’nın vetosu ihtimali dolayısıyla, Genel Kurul’dan Araplar lehine bir karar çıkarmak amacı ile, B.M. Genel Kurulu’nun 19 Haziran’da olağanüstü toplantıya çağrılmasını sağladı. Ancak, Genel Kurul’da 21 Temmuz’a kadar yapılan toplantılarda, Arap-İsrail barışı için ortaya atılan hiç bir formül, gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine mesele Güvenlik Konseyine havale edildi.

Genel Kurul, 4 Temmuz2da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail’i, Kudüs’ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Güvenlik Konseyi ise İsrail’i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967′de 242 sayılı kararı kabul etti.

Karar, İsrail’in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi.

Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti.

242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3′üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring’i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring’in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi. Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu’da da barışı gerçekleştirerek Amerika’nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail’in 1967 Savaşı’ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika’nın İsrail’e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü.

Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika’nın Orta Doğu’daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon’ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail’i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers’ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu.

Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3′üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve “güvenlikli ve tanınmış” sınırların tesbitini ve ondan sonra da, İsrail’in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail’in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştür.

1973 Petrol Krizi

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 7:58 am

1967 savaşı sonunda nasıl Araplar, Filistin komandolarını İsrail’e karşı bir yıpratma savaşının vasıtası olarak kullanmaya karar verdilerse, 1973 Savaşı’nın sonunda da, “petrolü” İsrail’e karşı değil, fakat Batı’ya karşı siyasi silah olarak kullanmaya karar verdiler ve bunun neticesinde de bütün dünyada bir petrol krizi ortaya çıktı.

Aslına bakılırsa, 1973 petrol krizi doğrudan doğruya 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın sonucu değildir. Bu savaş bu krizi hızlandırmıştır. Yoksa üretici ülkeler için petrol problemleri yıllardan beri oluşma halinde bir mesele idi. Nitekim, OPEC (Organization of Petroleum Exporting Countries), yani Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı, daha 1960 Ağustosu’nda kurulmuştu. Üye sayısı 13′e kadar çıkan bu teşkilatın kuruluş maksadı, özellikle petrol fiyatlarının tesbiti başta olmak üzere, hepsini müştereken alakadar eden meselelerin birlikte çözümünü sağlamaktı.

OPEC kurulduğunda, hemen bütün petrol üreticisi ülkelerde, petrol kaynakları, Batı teknolojisi gereği, Batılı ve bilhassa Amerikan petrol şirketlerince işletilmektedir. İkinci bir husus da şudur: Bugün, yani 1982 yılı başında varili 34 dolara kadar yükselmiş olan ham petrolün fiyatı, 1970 Ocak ayında, Orta Doğu petrolleri için varili 1.80 ve daha yüksek vasıflı Libya petrolu için de 2.17 dolardır.

Bununla beraber, OPEC’in 1973 Arap-İsrail Savaşı’na kadar bir şey yaptığı söylenemez. Yalnız şu var ki, 1970′den itibaren, hemen bütün Orta Doğu ülkelerinde, petrol şirketlerine el koyma eğilimi başladı. Mesela Irak, 1972′de Iraq Petroleum Company’yi tamamen millileştirdi. İran da 1973′de hemen hemen aynı şeyi yaptı ve petrol şirketlerini sadece bir idareci haline getirerek, üretimi tamamen İran Milli Şirketi’nin (INOC) eline verdi. Diğer Arap ülkeleri ve bilhassa Basra Körfezi ülkeleri de, yabancı şirketlerdeki hisselerini arttırdılar.

1967 Arap-İsrail savaşından sonra, petrolün Batı’ya ve bilhassa Amerika’ya karşı bir siyasi silah olarak kullanılması söz konusu edildi. Hatta bu maksatla OAPEC (Organization of Arab Petroleum Exporting Countries), yani Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı da kuruldu. Fakat petrolün siyasi silah olarak kullanılması mümkün olmadı. Çünkü, her şeyden önce, Batı’nın ve bilhassa Amerika’nın tek petrol kaynağı Orta Doğu değildi. Amerika’nın kendi üretimi olduğu gibi, Venezuela, Nijerya ve Endonezya gibi başka petrol ihracatçısı ülkeler de vardı.

Petrol ambargosunda dayanışmayı sağlamak zordu. İkincisi, petrolün fiyatının gayet düşük olduğu bir sırada, Arap ülkeleri için mühim bir gelirden yoksun kalmak, kolay göze alınamıyacak bir şeydi. Diğer taraftan, petrolün siyasi vasıta olarak kullanılmasında Batı ve Amerika üzerinde baskı yapabilmek için iki yol vardı: Biri üretimi ve dolayısiyle ihracatı kısmak, diğeri de fiyatları yükseltmek. Üretimi kısmanın iki sakıncası vardı. Önce, üretici ülkelerin gelirlerini azaltırdı, sonra da, bütün Batı endüstrisi enerji bakımından petrole dayandığı için üretimi kısmak sert tepkilere yol açabilirdi.

İşte bu sebeplerden, 1973 savaşından sonra ikinci yola, yani fiyatların yükseltilmesine başvuruldu. Bu metodun başarılı olduğu söylenebilir. Zira, 1973 Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, 1973 Ekiminde 5.11 ve 1974 Ocak ayında da 11.65 dolara çıktı. Bu, bir yıl içinde dört mislinden fazla bir artış demekti. Bu fiyat artışları bilhassa Batı Avrupa’da ve Japonya’da bir paniğe sebep oldu.

Ortak Pazar veya resmi adı ile Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (E.E.C.), 6 Kasım 1973′de yayınladığı bir bildiride, Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararlarını desteklediklerini kuvvet yoluyla toprak kazanılmasını kabul etmediklerini, İsrai1′in 1967′de işgal ettiği topraklardan çekilmesini, bununla beraber, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile, “güvenlikli ve tanınmış sınırlar içinde” barış içinde yaşama hakkına saygı gösterilmesi gerektiğin ilan ettiler.

Japonya ise, 22 Kasım’da Arapları tutan öyle bir tavır aldı ki, sadece İsrail ile münasebetlerini kesmediği kaldı. İngiltere ise, 6 Ekim 1973′de, Orta Doğu ülkeleri için silah ambargosu ilan etmişti. Fakat Kasım ayında ambargo esas itibariyle İsrail’e yönelik bir şekil aldı. Bilhassa Suudi Arabistan, İsrail’i kesinlikle tutan Amerika ve Hollanda’ya karşı petrol ambargosu tatbik etti ise de, bu ambargo bilhassa Amerika’nın Orta Doğu politikasında hiç bir değişiklik ve tesir yapmadı. Kaldı ki, Amerika’nın bu ambargoya karşı tepkileri de bir hayli sert oldu. Hatta, petrol üreten Arap ülkelerinin petrol politikası, Batı’nın sanayiini çökertecek hale geldiği takdirde, Amerika’nın Basra Körfezi bölgesine bir silahlı müdahale ihtimalinden veya bunun planlamasından dahi söz edildi.

Arapların bu petrol silahına karşı Amerika’nın başvurduğu ikinci yol da, Avrupa İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) çerçevesinde, 1974 Ekimi’nde, Amerika, Kanada, Fransa hariç Ortak Pazar ülkeleri, Japonya, İspanya, Türkiye, Avusturya, İsviçre, İsveç ve Norveç’in katılması ile Milletlerarası Enerji Ajansı’nın (İnternational Energy Agency) kurulması oldu.

Bu kuruluşun amacı, enerji ve fakat bilhassa petrolün sağlanmasında, kullanılmasında bir işbirliğini, dayanışmayı ve ortak planlamayı gerçekleştirmekti. Ortak Planlama çalışmalarında, daha sonra, her üye ülkenin en az 60 günlük petrol stokuna sahip olması prensibi kabul edilmiş ve daha sonra da bu stok miktarı 90 güne çıkarılmıştır. Bundan başka, petrol sıkıntısına düşmeleri halinde, üye ülkelerin birbirlerine yardım etmeleri esası da kabul edilmişti.

Petrol krizinin 1973-1974′de Batı’da yaptığı ilk şoktan sonra, petrol meselesi, yani her altı ayda bir OPEC ülkelerinin ham petrol fiyatlarına zam yapmaları, normal bir hadise mahiyetini aldı. Başka bir deyişle, Batı’nın sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri, fiyat artışlarından doğan sarsıntıyı kısa sürede atlattılar. Çünkü, sanayileşmiş ülkelerin korktuğu üretimin azaltılması idi. Yoksa, fiyat artışlarına kolay ayak uydurdular. Zira, artan fiyatların üretici ülkelere sağladığı gelir, yani petrodolar, yine Batı bankalarına ve Batı’nın sermaye ve nakit piyasasına intikal etti.

İkincisi, Batı’nın sanayileşmiş ülkeleri, artan petrol fiyatlarını kolaylıkla kendi sanayi mamullerine ve teknolojilerine aksettirdiler. Burada bilhassa silah fiyatlarını tekrarlamak gerekir. Halbuki, Batı’nın sanayiine, teknolojisine, silahına ve hatta tüketim maddelerine en fazla ihtiyaç duyanlar, petrol paraları ile ülkelerinin ekonomik kalkınmalarını hızlandırmak isteyenler, bu petrol üreticisi Arap ülkeleri idi. Yani, Arap ülkeleri pahalı sattılar ve aldıklarını da pahalı almaya başladılar. Bu arada olan, gelişmekte olan fakir ülkelere oldu.

Türkiye de, artan petrol fiyatlarının büyük acısını çekmiştir. Petrol üreten Arap ülkeleri, bilhassa geri kalmış veya gelişmekte olan Müslüman ülkeler için yeterli bir yardım programı da gerçekleştirmediklerinden, Batı’nın zengin ülkelerine vurmak istedikleri darbenin acısı, bu Müslüman fakir ülkelerin sırtından çıkmıştır.

CENTO

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 7:57 am

«Merkezi Antlaşma Teşkilâtı»

Ortadoğu’da kurulan uluslararası pakt.

CENTO (CENtral Treaty Organization) Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere arasında kurulmuş, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğine dayalı bir ortak güvenlik ve savunma antlaşmasıdır.

İLK KURULUŞ: BAĞDAT PAKTI

1950′lerde Ortadoğu’nun güvenliğinden, yani Sovyet etkisinin ve komünizmin Ortadoğu ülkelerine sızmasından kaygılanan A.B.D., bu bölgedeki hükümetleri kendi aralarında örgütlenmeğe teşvik etti. Başlangıç olarak önce Türkiye ile Irak arasında Bağdat’ta bir karşılıklı işbirliği antlaşması imzalandı (26 şubat 1955). Antlaşmaya göre iki ülke ortak savunmaları için işbirliği yapacaklardı; antlaşma Arap Birliği’ne üye devletlere ve işbirliği yapmak isteyen Ortadoğu devletlerine açık tutuluyordu. Bundan yararlanarak antlaşmaya önce İngiltere katıldı (1955). Aynı yıl içinde onu Pakistan ve İran izledi. Böylece üye devletlerin sayısı beşi buldu ve bakanlar düzeyinde bir daimi konsey kuruldu.

ARAPLARIN TEPKİSİ

Bağdat Paktı Sovyetler’den çok Araplarda tepki uyandırdı. Özellikle Mısır bu paktı Arap Birliği’ne karşı en ağır darbe saydı. Bu yüzden Irak’tan başka hiç bir Arap devleti bu antlaşmaya katılmadı.

CENTO’YA DOĞRU

1958′de Irak’ta patlak veren devrim, Irak Krallığı ile birlikte Bağdat Paktı’nı kuran bütün yöneticileri de yok etti. Yeni Irak Hükümeti 1959′da pakttan çekildi. Değişen bu koşullara uymak için paktın merkezi Bağdat’tan Ankara’ya taşındı ve adı Merkezi Antlaşma Teşkilâtı olarak değiştirildi.

Bu arada A.B.D.’ye pakta katılması için öneride bulunulduysa da A.B.D. bunu uygun bulmadı, ama pakt üyesi üç Ortadoğu devleti ile birbirinin aynı olan ikili antlaşmalar yaptı. Ayrıca pakta bağlı İktisadi Komite ile Bozguncu Faaliyetleri Önleme Komitesi’ne üye ülkelerden birinde toplanır. Bazen bu toplantılar devlet başkanları düzeyinde yapılır.

CENTO’nun İzmir zirve toplantısı, ilgili devlet başkanlarını biraraya getirdi. Önde CENTO genel sekreteri, ileride solda Iran sahi ve delegeleri, karşıda cumhurbaşkanı Korutürk, başbakan Demirel, dışişleri bakanı Çağlayangil ve Türk heyetinin diğer üyeleri görülüyor.

ABD’nin Kuruluşu

Kategori: Dünyadan — gereksizbiri @ 7:56 am

Amerika’nın 1492′de keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, bu kıtada toprak sahibi oldular. İngilizler, Amerika’daki topraklarını genişlettikten sonra İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler yerleştirerek koloniler kurdu. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13′e yükseldi. Koloniler, ABD’nin temelini oluşturmuştur.

İngilizlere bağlı olan koloniler, İngiliz Kralı’nın tayin ettiği bir vali tarafından yönetiliyor ve bir de meclisleri bulunuyordu. Amerika’da yaşayan bu insanların İngiltere’nin özgür vatandaşlarından farkı yoktu. 1756-1763 yılları arasında İngiltere’nin Avusturya, Fransa ve Rusya ittifakıyla yaptığı savaşlar (Yedi Yıl Savaşları), İngiltere’nin maliyesinin bozulmasına neden olmuştur.

İngiltere’nin mali durumunu iyileştirmek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika’daki kolonilerin tepkisiyle karşılaştı. 1774′te toplanan 1. Filedelfiya Kongresi’nde İngiltere ile savaşa karar verildi. 2. Filedelfiya Kongresi’nde (1776) 13 sömürge, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu kongrede İnsan Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylandı.

Fransa, İspanya ve Hollanda’dan yardım alan koloniler, İngilizleri yendiler. İngilizler, barış istemek zorunda kaldı ve Versaille (Versay) Antlaşması imzalandı (1783). Bu antlaşmaya göre:

İngilizler, 13 sömürgenin bağımsızlığını tanıdılar.

Antillerden bazı adaları ve Senegal’i Fransa’ya verdiler. Bağımsızlıklarını ilan eden eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdular (1787).

ABD’nin Kuruluşunun Sonuçları

İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya örnek olmuştur.
Avrupa’ya karşı denge unsuru olmuştur.
Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur.
Göçler sonucunda Avrupa’da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.