Gereksizbiri

Haziran 12, 2010

Kırgızistan yönetimi Rusya’dan asker istedi

Kırgızistan’da geçici yönetim ülkenin güneyindeki etnik kökenli şiddet olaylarını bastırmada Rusya’dan yardım istedi.

Ülkenin geçici lideri sükuneti sağlamak için dışarıdan silahlı güçlerin müdahelesine ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Ancak Rusya Savunma Bakanlığı BBC’ye yaptığı açıklamada bölgeye asker göndermeyi planlamadıklarını bildirdi.

Kırgız güvenlik güçleri ülkenin güneyindeki Oş kentindeki etnik çatışmaları kontrol altına almada zorlanıyor.

Ülkenin en büyük ikinci kenti Oş’ta çıkan şiddet olaylarında ölenlerin sayısı en az 60, yaralı sayısı da 600′ün üzerinde.

Şiddet olayları ikinci günde de sürerken, binlerce kişi Kırgızlarla Özbek kökenliler arasındaki çatışmalardan kurtulmak için Özbekistan sınırına kaçıyor.

Özbeklerin evleri ve kentin en büyük pazarı alevler içinde; görgü tanıkları da hala silah sesleri duyulduğunu söylüyor.

Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan eden geçici yönetim, Rusya’dan bölgeye asker göndermesi istedi.

Yerel kaynaklara göre Kırgız ve Özbek kökenli rakip çeteler arasındaki anlaşmazlık önceki gün akşam saatlerinden itibaren silahlı çatışmaya dönüştü.

Oş’ta çok sayıda Özbek, daha çok bir arada, kendilerine ait semtlerde yaşıyor.

Oş aynı zamanda, Nisan ayında devrilen eski Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev’in kalesi konumunda.

Nisan ayında protestocular ve hükümet güçleri arasındaki şiddetli çatışmalardan ardından cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ülkeden kaçarak Belarus’a gitmişti.

Ancak o tarihten bu yana geçici hükümet ülkede düzen sağlamakta zorlanıyor.

Bölge muhabirleri, bu son gerginliklerin ardından, Kırgız ve Özbekler arasında etnik çatışmaların başka kesimlerde de alevlenmesinden kaygı duyulduğunu belirtiyor.

Kırgız yetkililerin yanı sıra Rusya, Çin ve ABD de halka itidal çağrısında bulundu.

Kırgızistan’da hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Rusya’nın askeri üsleri bulunuyor.

Kırgızistan’da görev yapan İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Andrea Berg, bu gerginlikleri ülkedeki siyasi sorunların Nisan ayından bu yana çözülmemiş olmasıyla da ilişkilendiriyor.

Rusya’nın İran’a yaptırımda kafası karışık

Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM’nin yaptırım kararının İran’a S-300 füze sistemi satışına engel oluşturmadığını açıkladı. Rus silah sanayiinden bir kaynak ise, Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemi satmayacağını belirtmişti.
BM’nin İran’a nükleer programından sonra yaptırım uygulama kararından sonra bu ülkeye ilk yaptırım darbesinin Rusya’dan geldiği belirtildi. Rus Interfax haber ajansı, Rus silah sanayinden bir kaynağa dayandırdığı haberinde Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemini satmayacağını açıklamıştı.
Ancak Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamada, BM’nin yaptırım kararının Rusya’nın S-300 füze sistemini İran’a satmaya engel olmadığı belirtildi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM’nin yaptırım kararının İran’a S-300 füze sistemi satışına engel oluşturmadığını açıkladı. Rus silah sanayiinden bir kaynak ise, Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemi satmayacağını belirtmişti.
BM’nin İran’a nükleer programından sonra yaptırım uygulama kararından sonra bu ülkeye ilk yaptırım darbesinin Rusya’dan geldiği belirtildi. Rus Interfax haber ajansı, Rus silah sanayinden bir kaynağa dayandırdığı haberinde Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemini satmayacağını açıklamıştı.
Ancak Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamada, BM’nin yaptırım kararının Rusya’nın S-300 füze sistemini İran’a satmaya engel olmadığı belirtildi.

‘İsrail’in ardından cihatla biz savaşacağız’

Hollanda genel seçimlerinde oylarını büyük oranda artıran sağcı lider Geert Wilders, İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’a verdiği röportajda, Batı’nın cihatla savaşmak için sırada beklediğini söyledi.
Müslüman ülkelerden gelen göçü durdurmayı seçim kampanyasının merkezine koyan Geert Wilders, İsrail’in “cihada karşı verdiği savaşı” övdü ve bu ülkenin başarısız olması durumunda Batı’nın cihatla savaşmak konusunda sırada beklediğini belirtti.
Wilders, Jerusalem Post’a Çarşamba günü yapılan seçimler öncesinde verdiği röportajda İsrail’i “tehlikeye ilk maruz kalan ülke olarak” tanımladı ve “cihadın sadece İsrail’e karşı olmadığını, Batı’nın tamamına karşı durduğunu” söyledi.
Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV), bundan bir yıl önce kamuoyu anketlerinde aldığı yüzde 28 oyla seçimleri kazanmak konusunda gerçekçi beklentilere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak ekonomik gelişmelerin gündemi işgal etmesiyle bu destek de azalma görüldü.
Hollandalı siyasetçi seçimler öncesinde, “Başbakan olma şansım yüksek değil” dedi. Buna rağmen parlamentodaki sandalye sayısını iki katına çıkarması beklenen Wilders, beklentilerin de üzerine çıkarak oy oranını yüzde 100 artırdı.
ILIMLI İSLAM’A İNANMIYORUM
Katolik olan Wilders, İslam’a yönelik ağır eleştirileri nedeniyle yoğun eleştirilere, yasal işlemlere ve ölüm tehditlerine maruz kaldı. Çok sayıda “ılımlı Müslüman’ın” olduğuna inandığını belirten Wilders, bu Müslümanların birçoğunun Batı’da yaşadığını ve kanunlara bağlı insanlar olduklarını belirtirken, “ılımlı İslam”ın varlığına inanmadığını söyledi.
Wilders, İslam’ı “özgürlüğe, hukukun üstünlüğüne ve kilise ile devletin ayrılmasına karşı olan totaliter bir ideoloji” olarak tanımladı.
Hollandalı siyasetçi ayrıca, Müslümanların Hollanda gibi ülkelere akın etmesinin “toplumlarının İslamileşmesine” neden olduğunu söyledi. 2008 yılında çektiği “Fitne” adlı filmde, “İslam hakkında söyledikleri şeyler yüzünden ceza mahkemesine çıkarıldığını” anımsatan Wilders, girişinin yasaklandığı İngiltere’ye tekrar girme hakkı elde etmek için yasal mücadele vermek zorunda kalmıştı.
İfade özgürlüğünün saldırı altında olduğunu belirten Wilders, “Katolikliği eleştirmişmiş olsaydım, başıma benzer olayların gelmezdi” dedi. Sağcı politikacı Hollanda’daki Müslüman nüfusun bir milyona yaklaştığını ve her yıl Somali, Irak, Fas, Türkiye ve öte ülkelerden on binlerce göçmenin geldiğini söyledi.
Diğer Avrupa ülkelerinde Müslüman nüfus oranının daha fazla olduğunu belirten Wilders, yaşanan akının “çok büyük değişimlere neden olduğunu” belirterek sokaklarda kadınların ve eşcinsellerin taciz edildiğine ve Şeriat mahkemelerinin artışına dikkat çekti.
GÖÇÜ DURDURMAMIZ LAZIM
Wilders, Müslüman ülkelerden yaşanan büyük göçün durdurulması gerektiğini, bunun göç eden insanlar kötü olduğu için değil ancak Hıristiyan ve Yahudi değerleri üzerine kurulu kültürel miras ve toplumlarının İslam’dan daha üstün olmasını gösterdi. Wilders, “Eğer yanlış yönlendirilen politik doğru sebepler nedeniyle göçün önüne geçemezsek Avrupa’yı kaybederiz” dedi.
PVV partisini altı yıl önce kuran Wilders, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni (VVD) Türkiye’nin AB üyeliğine destek verdiği gerekçesiyle terk etti. İsrail’in sözünü esirgemeyen destekçisi olan Wilders, İsrail-Filistin çatışmasını bölgesel olmaktan çok ideolojik olarak tanımladı.
“Eğer İsrail Batı Şeria’yı Filistin’e vermeyi kabul ederse, bu barış getirmez. Bunun ardından Filistinliler için bir sonraki basamak, sırayla Aşkelon, Aşdod, Hayfa ve Kudüs’ü ele geçirilmek istenen diğer yerleşimler olarak istemek” dedi.
Wilders, her zaman Batı’da yaşayan anne babaların rahat uyuduklarını söylüyorum, ancak İsrail’de anne babalar geceleri ayakta duruyor çünkü çocukları cihatla savaşıyor” dedi. Sağcı politikacı sözlerini, “Bizim kavgamızda mücadele ediyorsunuz, İsrail’den sonra ise sıra bizde” dedi.

Hollanda genel seçimlerinde oylarını büyük oranda artıran sağcı lider Geert Wilders, İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’a verdiği röportajda, Batı’nın cihatla savaşmak için sırada beklediğini söyledi.
Müslüman ülkelerden gelen göçü durdurmayı seçim kampanyasının merkezine koyan Geert Wilders, İsrail’in “cihada karşı verdiği savaşı” övdü ve bu ülkenin başarısız olması durumunda Batı’nın cihatla savaşmak konusunda sırada beklediğini belirtti.    Wilders, Jerusalem Post’a Çarşamba günü yapılan seçimler öncesinde verdiği röportajda İsrail’i “tehlikeye ilk maruz kalan ülke olarak” tanımladı ve “cihadın sadece İsrail’e karşı olmadığını, Batı’nın tamamına karşı durduğunu” söyledi.      Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV), bundan bir yıl önce kamuoyu anketlerinde aldığı yüzde 28 oyla seçimleri kazanmak konusunda gerçekçi beklentilere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak ekonomik gelişmelerin gündemi işgal etmesiyle bu destek de azalma görüldü.   Hollandalı siyasetçi seçimler öncesinde, “Başbakan olma şansım yüksek değil” dedi. Buna rağmen parlamentodaki sandalye sayısını iki katına çıkarması beklenen Wilders, beklentilerin de üzerine çıkarak oy oranını yüzde 100 artırdı. ILIMLI İSLAM’A İNANMIYORUMKatolik olan Wilders, İslam’a yönelik ağır eleştirileri nedeniyle yoğun eleştirilere, yasal işlemlere ve ölüm tehditlerine maruz kaldı. Çok sayıda “ılımlı Müslüman’ın” olduğuna inandığını belirten Wilders, bu Müslümanların birçoğunun Batı’da yaşadığını ve kanunlara bağlı insanlar olduklarını belirtirken, “ılımlı İslam”ın varlığına inanmadığını söyledi. Wilders, İslam’ı “özgürlüğe, hukukun üstünlüğüne ve kilise ile devletin ayrılmasına karşı olan totaliter bir ideoloji” olarak tanımladı. Hollandalı siyasetçi ayrıca, Müslümanların Hollanda gibi ülkelere akın etmesinin “toplumlarının İslamileşmesine” neden olduğunu söyledi. 2008 yılında çektiği “Fitne” adlı filmde, “İslam hakkında söyledikleri şeyler yüzünden ceza mahkemesine çıkarıldığını” anımsatan Wilders, girişinin yasaklandığı İngiltere’ye tekrar girme hakkı elde etmek için yasal mücadele vermek zorunda kalmıştı. İfade özgürlüğünün saldırı altında olduğunu belirten Wilders, “Katolikliği eleştirmişmiş olsaydım, başıma benzer olayların gelmezdi” dedi. Sağcı politikacı Hollanda’daki Müslüman nüfusun bir milyona yaklaştığını ve her yıl Somali, Irak, Fas, Türkiye ve öte ülkelerden on binlerce göçmenin geldiğini söyledi. Diğer Avrupa ülkelerinde Müslüman nüfus oranının daha fazla olduğunu belirten Wilders, yaşanan akının “çok büyük değişimlere neden olduğunu” belirterek sokaklarda kadınların ve eşcinsellerin taciz edildiğine ve Şeriat mahkemelerinin artışına dikkat çekti.

GÖÇÜ DURDURMAMIZ LAZIMWilders, Müslüman ülkelerden yaşanan büyük göçün durdurulması gerektiğini, bunun göç eden insanlar kötü olduğu için değil ancak Hıristiyan ve Yahudi değerleri üzerine kurulu kültürel miras ve toplumlarının İslam’dan daha üstün olmasını gösterdi. Wilders, “Eğer yanlış yönlendirilen politik doğru sebepler nedeniyle göçün önüne geçemezsek Avrupa’yı kaybederiz” dedi. PVV partisini altı yıl önce kuran Wilders, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni (VVD) Türkiye’nin AB üyeliğine destek verdiği gerekçesiyle terk etti. İsrail’in sözünü esirgemeyen destekçisi olan Wilders, İsrail-Filistin çatışmasını bölgesel olmaktan çok ideolojik olarak tanımladı. “Eğer İsrail Batı Şeria’yı Filistin’e vermeyi kabul ederse, bu barış getirmez. Bunun ardından Filistinliler için bir sonraki basamak, sırayla Aşkelon, Aşdod, Hayfa ve Kudüs’ü ele geçirilmek istenen diğer yerleşimler olarak istemek” dedi.
Wilders, her zaman Batı’da yaşayan anne babaların rahat uyuduklarını söylüyorum, ancak İsrail’de anne babalar geceleri ayakta duruyor çünkü çocukları cihatla savaşıyor” dedi. Sağcı politikacı sözlerini, “Bizim kavgamızda mücadele ediyorsunuz, İsrail’den sonra ise sıra bizde” dedi.

İsrail ve ABD soruşturma konusunda anlaştı

Haaretz gazetesi, İsrail ve ABD’nin geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardığını belirtti.
İşte dünyanın önde gelen yayın organlarının bugün öne çıkardıkları manşetler:
HAARETZ: İsrail ve ABD Gazze filosu soruşturması içeriği üzerinde anlaştı
İsrail ve ABD Perşembe günü geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardı.
Soruşturma hakkında resmi açıklamanın Cuma günü yapılması beklenirken, soruşturmayı yürütecek komisyonun beyanının Pazar gününe kalabileceği belirtildi. Komisyon hakkındaki açıklamayı yapacak olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da komisyonda yer alması ve komisyonun sahip olacağı yetkileri belirlemesi bekleniyor. Ülkenin Dışişleri Bakanı Ehud Barak da yer alacak ve doğrudan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile temasta olacak.
Bir televizyon kanalının verdiği bilgiye göre komisyona emekli bir Yüksek Mahkeme yargıcı başkanlık edecek. Netanyahu hükümetinin bu pozisyon içinde seçtiği ismin Yaakov Tirkel olduğu belirtiliyor.
Diğer yandan İngiliz basınının saygın gazetelerinden Independent, hafta içinde ABD ile İsrail arasında soruşturma komitesi konusunda görüşmelerin başladığını belirtmiş, İsrail’in içinde Birleşmiş Milletlerden bir yetkilinin de bulunduğu bir uluslararaası bir komiteden ziyade, uluslararası unsurlar içeren bir soruşturma birimi oluşturmak istediğine dikkat çekmişti.
EL CEZİRE: ABD yuanın değerinin düşürülmesi için Çin’e baskı yapıyor
Çin’in para biriminin yeniden değerlemesi gerektiğini belirten ABD, Pekin’in bunu yapmaya karşı çıkarak küresel ekonomik reformları engellediğini ve kendi iç piyasasında iç talebi olumsuz etkilediğini belirtti.
ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner’in yuanın yeniden değerlenmesine yönelik çağrısı, Pekin’in Mayıs ayında 19.5 milyar dolar ticari fazla elde etmesinin ardından geldi. Perşembe günü açıklanan beklenenin çok üstündeki ekonomik rakamların ardından, Geithner Pekin’in döviz kuru oranı nedeniyle yaşanan olumsuzlukların Çin’in sınırlarının dışına çıktığını ve oluşturulmak istenen küresel dengeyi bozduğunu belirtti.
Geithner, “Çin’in döviz kuru oranı üzerinde yapacağı reformun ABD ve küresel ekonomi için çok önemli olduğunu” söyledi.
GUARDIAN: İran Yeşil Hareketi yıllık toplanma çağrısını iptal etti
İran’daki muhalefet liderleri, Tahran rejimiyle çıkması olası çatışmaların önüne geçmek için geçtiğimiz yılın tartışmalı seçimleri ardından düzenlenen protesto gösterileri tekrarlarlama çağrısını iptal etti. Alınan karar İran’daki demokrasi yanlısı Yeşil Hareket için büyük bir geri adım olarak kabul ediliyor.
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında yapılan seçimlerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ı yendiğini iddia eden Mir Hüseyin Musevi, “insanların can güvenliği ve mülklerini” korumak amacıyla Cumartesi günü protesto gösterileri için bir araya gelinmeyeceğini belirtti. Musevi diğer yandan Tahran’ın “yasa dışı” rejimine karşı mücadelenin süreceğini belirtti.
Tahran yönetiminin ise ülke çapında büyük çaplı protesto gösterilerinin yaşanmamasını garanti altına almak için sokakları çok sayıda güvenlik görevlisi ve rejim taraftarıyla doldurması bekleniyor.
BBC News: Papa bekarlığı savundu
Papa 16’ıncı Benedict, St. Peter Meydanı’nda 10 bin papaza hitap ettiği konuşmasında Katolik Kilisesi’nin papazlar için evlenmeme yeminini savundu. Papa, bekârlığın gittikçe laikleşen dünyada inancın bir işareti olduğunu belirtti.
Papa konuşmasında birkaç ay boyunca Katolik Kilisesi’ni sarsan çocuklara yönelik cinsel taciz skandalına değinmedi. St. Peter Meydanı’nda 90 ülkeden gelen 10 bin papaz, Vatikan’ın bugüne dek gördüğü en kalabalık ruhban kitlesini oluşturdu.
CNN: Cameron: Afganistan İngiltere’nin en önemli dış politika meselesi
İngiltere Başbakanı David Cameron, Perşembe günü Kabil’e düzenlediği ziyarette Afganistan’ın ülkesinin en önemli dış politika ve ulusal güvenlik konusu olduğu söyledi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile bir araya gelen Cameron, 2010’da El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi ve kontrolün güvenlik güçlerine teslim edilmesi gerektiği belirtti.
Cameron, genelde yol kenarına yerleştirilen bombalar olarak kullanılan ev yapımı geliştirilmiş infilak aygıtlarının oluşturduğu tehditle baş edebilmek için ek 67 milyon sterlin (128.2 milyon TL) yardım yapılacağını sözlerine ekledi.
Yardımın bu tür patlayıcıları etkisiz hale getirmek için Afganistan’a gönderilecek personel sayısının iki katına çıkarılması için kullanılacağını belirten Cameron, güvenliğin yerel güçlere teslim edilmesi konusunda Afganistan’da ilerleme yaşandığına inandığını belirtti.
TIMES: Taliban bir aileyi cezalandırmak için yedi yaşındaki çocuklarını asarak idam etti
Taliban, içinde bulunduğumuz hafta içinde bir intikam gösterisi sergilemek için yedi yaşındaki bir çocuğu öldürdü. Afganistanlı yetkililer, Taliban’ın çocuğu ABD ve NATO güçlerine casusluk yaptığı gerekçesiyle yakaladıklarını ve Afganistan’ın güneyindeki Helmand eyaletinde ağaca asarak idam ettiklerini belirtti.
Helmand eyaleti valiliği sözcüsü Daoud Ahmadi, çocuğun dedesi olan Abdul Woodod Alokozai adlı kişinin birkaç gün önce köylerinde Taliban aleyhine sözler ettiğini, militanların ise intikam amacıyla Alokozai’nin torununu öldürdüklerini ifade etti.
Ahmadi, Alokozai’nin köyünde sözü geçen yaşlılardan olduğunu, köyün ise Taliban’ın kontrolünde olduğunu belirtirken,  yaşlı adamın Devlet Başkanı Hamid Karzai hükümeti hakkında birkaç iyi söz söylemesinin torununun ölümüne yol açtığını söyledi.
BLOOMBERG: Kaybolan ABD’li genç denizcinin arama çalışmaları sürüyor
Dünyanın etrafını dolaşmak için teknesiyle tek başına okyanusa açılan 16 yaşındaki ABD’li denizci Abby Sunderland, Hint Okyanusu’nun ortasında acil yardım sinyali gönderince uluslararası kurtarma çalışması başladı.
Sunderland, internet sitesinde verdiği bilgilerde Wild Eyes adlı teknesiyle yaptığı yolculukta çok güçlü rüzgar ve boyu 7.5 metreye ulaşan dalgalar yüzünden büyük zorluk çektiğini belirtmişti. Genç denizcinin geçtiğimiz gün yer belirleyici sinyaller göndermeye başladığını ancak kurtarma ekiplerinin Sunderland ile henüz bağlanı kuramadıklarını belirtti.
Babası ise, kızının bulunduğu bölgenin birisini kurtarmak için çok zor şartlar içerdiğini ve Abby’nin bulunduğu noktanın Güney Afrika’dan ve Avustralya’dan yaklaşık 3.220 kilometre uzaklıkta bulunduğunu söyledi.
AFP: Kırgızistan’da olağanüstü hal ilan edildi
Kırgızistan’daki geçici hükümet, etnik çatışmalara sahne olan güney bölgelerinde olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Geçici hükümetin sözcüsü Azimbek Beknazarov, ulusal radyoya çatışmalarda yedi kişinin öldüğünü ve yaklaşık 50 kişinin de yaralandığını belirtti.
Beknazarov, Oş kentindeki şiddetin etnik kökenli olduğunu ve iyi organize edildiğini belirtti. Polis, sokağa çıkma yasağının ardından çatışma seslerinin duyulmaya devam ettiğini ve hala cesetlere rastlandığını açıkladı.
Geçici hükümetin yaptığı bir açıklamada ise, Oş kentinde Perşembe gecesi başlayan çatışmalardan şüpheli görülen beş kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

Haaretz gazetesi, İsrail ve ABD’nin geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardığını belirtti.
İşte dünyanın önde gelen yayın organlarının bugün öne çıkardıkları manşetler:   HAARETZ: İsrail ve ABD Gazze filosu soruşturması içeriği üzerinde anlaştı İsrail ve ABD Perşembe günü geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardı.   Soruşturma hakkında resmi açıklamanın Cuma günü yapılması beklenirken, soruşturmayı yürütecek komisyonun beyanının Pazar gününe kalabileceği belirtildi. Komisyon hakkındaki açıklamayı yapacak olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da komisyonda yer alması ve komisyonun sahip olacağı yetkileri belirlemesi bekleniyor. Ülkenin Dışişleri Bakanı Ehud Barak da yer alacak ve doğrudan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile temasta olacak. Bir televizyon kanalının verdiği bilgiye göre komisyona emekli bir Yüksek Mahkeme yargıcı başkanlık edecek. Netanyahu hükümetinin bu pozisyon içinde seçtiği ismin Yaakov Tirkel olduğu belirtiliyor. Diğer yandan İngiliz basınının saygın gazetelerinden Independent, hafta içinde ABD ile İsrail arasında soruşturma komitesi konusunda görüşmelerin başladığını belirtmiş, İsrail’in içinde Birleşmiş Milletlerden bir yetkilinin de bulunduğu bir uluslararaası bir komiteden ziyade, uluslararası unsurlar içeren bir soruşturma birimi oluşturmak istediğine dikkat çekmişti.      EL CEZİRE: ABD yuanın değerinin düşürülmesi için Çin’e baskı yapıyorÇin’in para biriminin yeniden değerlemesi gerektiğini belirten ABD, Pekin’in bunu yapmaya karşı çıkarak küresel ekonomik reformları engellediğini ve kendi iç piyasasında iç talebi olumsuz etkilediğini belirtti. ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner’in yuanın yeniden değerlenmesine yönelik çağrısı, Pekin’in Mayıs ayında 19.5 milyar dolar ticari fazla elde etmesinin ardından geldi. Perşembe günü açıklanan beklenenin çok üstündeki ekonomik rakamların ardından, Geithner Pekin’in döviz kuru oranı nedeniyle yaşanan olumsuzlukların Çin’in sınırlarının dışına çıktığını ve oluşturulmak istenen küresel dengeyi bozduğunu belirtti.       Geithner, “Çin’in döviz kuru oranı üzerinde yapacağı reformun ABD ve küresel ekonomi için çok önemli olduğunu” söyledi.    GUARDIAN: İran Yeşil Hareketi yıllık toplanma çağrısını iptal etti  İran’daki muhalefet liderleri, Tahran rejimiyle çıkması olası çatışmaların önüne geçmek için geçtiğimiz yılın tartışmalı seçimleri ardından düzenlenen protesto gösterileri tekrarlarlama çağrısını iptal etti. Alınan karar İran’daki demokrasi yanlısı Yeşil Hareket için büyük bir geri adım olarak kabul ediliyor.  Geçtiğimiz yıl Haziran ayında yapılan seçimlerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ı yendiğini iddia eden Mir Hüseyin Musevi, “insanların can güvenliği ve mülklerini” korumak amacıyla Cumartesi günü protesto gösterileri için bir araya gelinmeyeceğini belirtti. Musevi diğer yandan Tahran’ın “yasa dışı” rejimine karşı mücadelenin süreceğini belirtti.   Tahran yönetiminin ise ülke çapında büyük çaplı protesto gösterilerinin yaşanmamasını garanti altına almak için sokakları çok sayıda güvenlik görevlisi ve rejim taraftarıyla doldurması bekleniyor.  BBC News: Papa bekarlığı savunduPapa 16’ıncı Benedict, St. Peter Meydanı’nda 10 bin papaza hitap ettiği konuşmasında Katolik Kilisesi’nin papazlar için evlenmeme yeminini savundu. Papa, bekârlığın gittikçe laikleşen dünyada inancın bir işareti olduğunu belirtti. Papa konuşmasında birkaç ay boyunca Katolik Kilisesi’ni sarsan çocuklara yönelik cinsel taciz skandalına değinmedi. St. Peter Meydanı’nda 90 ülkeden gelen 10 bin papaz, Vatikan’ın bugüne dek gördüğü en kalabalık ruhban kitlesini oluşturdu. CNN: Cameron: Afganistan İngiltere’nin en önemli dış politika meselesiİngiltere Başbakanı David Cameron, Perşembe günü Kabil’e düzenlediği ziyarette Afganistan’ın ülkesinin en önemli dış politika ve ulusal güvenlik konusu olduğu söyledi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile bir araya gelen Cameron, 2010’da El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi ve kontrolün güvenlik güçlerine teslim edilmesi gerektiği belirtti. Cameron, genelde yol kenarına yerleştirilen bombalar olarak kullanılan ev yapımı geliştirilmiş infilak aygıtlarının oluşturduğu tehditle baş edebilmek için ek 67 milyon sterlin (128.2 milyon TL) yardım yapılacağını sözlerine ekledi. Yardımın bu tür patlayıcıları etkisiz hale getirmek için Afganistan’a gönderilecek personel sayısının iki katına çıkarılması için kullanılacağını belirten Cameron, güvenliğin yerel güçlere teslim edilmesi konusunda Afganistan’da ilerleme yaşandığına inandığını belirtti. TIMES: Taliban bir aileyi cezalandırmak için yedi yaşındaki çocuklarını asarak idam ettiTaliban, içinde bulunduğumuz hafta içinde bir intikam gösterisi sergilemek için yedi yaşındaki bir çocuğu öldürdü. Afganistanlı yetkililer, Taliban’ın çocuğu ABD ve NATO güçlerine casusluk yaptığı gerekçesiyle yakaladıklarını ve Afganistan’ın güneyindeki Helmand eyaletinde ağaca asarak idam ettiklerini belirtti. Helmand eyaleti valiliği sözcüsü Daoud Ahmadi, çocuğun dedesi olan Abdul Woodod Alokozai adlı kişinin birkaç gün önce köylerinde Taliban aleyhine sözler ettiğini, militanların ise intikam amacıyla Alokozai’nin torununu öldürdüklerini ifade etti. Ahmadi, Alokozai’nin köyünde sözü geçen yaşlılardan olduğunu, köyün ise Taliban’ın kontrolünde olduğunu belirtirken,  yaşlı adamın Devlet Başkanı Hamid Karzai hükümeti hakkında birkaç iyi söz söylemesinin torununun ölümüne yol açtığını söyledi. BLOOMBERG: Kaybolan ABD’li genç denizcinin arama çalışmaları sürüyorDünyanın etrafını dolaşmak için teknesiyle tek başına okyanusa açılan 16 yaşındaki ABD’li denizci Abby Sunderland, Hint Okyanusu’nun ortasında acil yardım sinyali gönderince uluslararası kurtarma çalışması başladı. Sunderland, internet sitesinde verdiği bilgilerde Wild Eyes adlı teknesiyle yaptığı yolculukta çok güçlü rüzgar ve boyu 7.5 metreye ulaşan dalgalar yüzünden büyük zorluk çektiğini belirtmişti. Genç denizcinin geçtiğimiz gün yer belirleyici sinyaller göndermeye başladığını ancak kurtarma ekiplerinin Sunderland ile henüz bağlanı kuramadıklarını belirtti. Babası ise, kızının bulunduğu bölgenin birisini kurtarmak için çok zor şartlar içerdiğini ve Abby’nin bulunduğu noktanın Güney Afrika’dan ve Avustralya’dan yaklaşık 3.220 kilometre uzaklıkta bulunduğunu söyledi. AFP: Kırgızistan’da olağanüstü hal ilan edildiKırgızistan’daki geçici hükümet, etnik çatışmalara sahne olan güney bölgelerinde olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Geçici hükümetin sözcüsü Azimbek Beknazarov, ulusal radyoya çatışmalarda yedi kişinin öldüğünü ve yaklaşık 50 kişinin de yaralandığını belirtti. Beknazarov, Oş kentindeki şiddetin etnik kökenli olduğunu ve iyi organize edildiğini belirtti. Polis, sokağa çıkma yasağının ardından çatışma seslerinin duyulmaya devam ettiğini ve hala cesetlere rastlandığını açıkladı. Geçici hükümetin yaptığı bir açıklamada ise, Oş kentinde Perşembe gecesi başlayan çatışmalardan şüpheli görülen beş kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

ABD İran’a en büyük darbeyi son anda vurdu

Filed under: Dünyadan,Güncel,Genel,Haberler,Politika,Türkiye — gereksizbiri @ 8:03 pm
Tags: , , , , , , , , ,

Oylamaya saatler var: ABD, Dışişleri Bakanı Clinton, bir telefonu kapatıyor, diğerini açıyor. Konu, İran’ın en büyük şirketlerinden, dünyanın tanıdığı Khatam Al-Anbiya: Clinton’ın teklifi şu: Hem İran’a dördüncü yaptırım paketini uygulatmak, hem de 7 milyar dolarlık varlığıyla İran’ın en büyük şirketini dünyadan tecrit etmek. Telefonlar sonuç veriyor. Rusya evet diyor. İran şirketinin varlıkları donduruluyor.

Obama yönetimi, İran Devrim Muhafızları’nın sahip olduğu Khatam Al-Anbiya (KAA) adlı holdingi yaptırımlar kapsamında varlıkları dondurulacak 41 şirketin listesine eklemesi için Rusya’yı ikna edince, İran’a uygulanmak istenen yaptırımlar çerçevesinde son dakikada gelen bir zafer elde etmiş oldu.
Bahsi geçen liste, 9 Haziran tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın çekimser, Türkiye ve Brezilya’nın ise red oyu kullandığı ve 2’ye karşı 12 oyla kabul edilen daha geniş yaptırımlar kapsamında yer alıyor.
KAA’nın aynı zamanda, İran’ın Kum kentinde ortaya çıkarılan gizli nükleer tesisten, Basra Körfezi’ne kadar uzanan önemli petrol ve doğalgaz yataklarına kadar sayısız yatırımda, milyarlarca dolarlık sözleşmelerden sorumlu 812’den fazla yan şirketi bulunuyor.
İran hükümetinden bir yetkili, “İran Devrim Muhafızları’nın İran’da önemli bir ekonomik güç haline gelmesinin fazlasıyla Khatam Al-Anbiya şirketi ve yan kuruluşlarına bağlı olduğunu” belirtti.
SON DAKİKA GÖRÜŞMELERİ
KAA holdinginin yaptırımlara dâhil edilmesi kararı 7 Haziran günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile holdingle büyük iş bağlantıları olan Rusya ve Çin arasında düzenlenen görüşmelerin ardından geldi. ABD ayrıca, tarafsız gözlemcileri ikna edebilmek çabasıyla Güvenlik Konseyi üyelerine KAA’nın faaliyetleri hakkında önemli istihbarat iletti.
ABD Başkanı Barack Obama, KAA’ya uygulanacak yaptırımların yakın zamanda İran’ın çizgisini değiştirmekte etkili olacak sonuçlar vermekten uzak olduğunu kabul etti. Obama, İran hükümetinin tavrını bir gecede değiştirmeyeceğini bildiklerini söyledi.
KAA üzerindeki yaptırımların İran Devrim Muhafızları’na maliyeti ekonomik anlamda çok büyük olabilir. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, holding 2006 yılında petrol, doğalgaz ve ulaşım sektörlerinde 7 milyar dolar tutarındaki anlaşmalara imza attı. Batılı istihbarat kurumlarının 400 bin çalışanı olduğunu tahmin ettikleri KAA’nın devletler ile yapılmış 1,700 adet  iş taahhüdü bulunuyor.
Guardian gazetesine göre, bu sözleşmeler arasında 1.3 milyar dolar değerinde bir doğalgaz boru hattı ile Güney Pars petrol sahası işletmek için 2.5 milyar dolarlık bir sözleşme bulunuyor.
TÜRKİYE VE BREZİLYA ÖFKELENDİRDİ
ABD ve Batılı müttefikleri, BM’den çıkan yaptırım kararını gelecek haftalarda hayata geçirmeyi planladıkları tek taraflı yaptırımlar için tetikleyici unsur olarak görüyor. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, 13 Haziran günü yapılacak Avrupa Birliği zirvesinde kıta genelinde İran’a yönelik ek yaptırımları onaylamayı planlıyor.
Obama yönetiminin KAA’yı listeye alma başarısı göstermesi,Türkiye ve Brezilya’yı yaptırımları kabul etmeye ikna etme başarısı göstermesiyle kıyaslandığında daha ahenkli bir karar süreciydi. Türkiye ve Brezilya, güven-tesis edici mekanizma olarak İran’la müzakere ettikleri nükleer yakıt takası anlaşmasının ABD ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesine kızgındı. Verdikleri red oyu ise, Tahran’ın nükleer programıyla gösterdiği direnişe getirilmek istenen uluslararası dengeyi zayıflatıyor.
Öte yandan, yaptırımları kaç ülkenin hangi kapsamda uygulayacağına yönelik soru işaretleri mevcut. Çarşamba günü alınan karar uygulamaların denetlenmesi için bir organ oluşmasını sağladı ancak KAA gibi şirket çok sayıda paravan şirket kurarak cezalardan kaçmalarıyla biliniyor.

Obama yönetimi, İran Devrim Muhafızları’nın sahip olduğu Khatam Al-Anbiya (KAA) adlı holdingi yaptırımlar kapsamında varlıkları dondurulacak 41 şirketin listesine eklemesi için Rusya’yı ikna edince, İran’a uygulanmak istenen yaptırımlar çerçevesinde son dakikada gelen bir zafer elde etmiş oldu.    Bahsi geçen liste, 9 Haziran tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın çekimser, Türkiye ve Brezilya’nın ise red oyu kullandığı ve 2’ye karşı 12 oyla kabul edilen daha geniş yaptırımlar kapsamında yer alıyor.   KAA’nın aynı zamanda, İran’ın Kum kentinde ortaya çıkarılan gizli nükleer tesisten, Basra Körfezi’ne kadar uzanan önemli petrol ve doğalgaz yataklarına kadar sayısız yatırımda, milyarlarca dolarlık sözleşmelerden sorumlu 812’den fazla yan şirketi bulunuyor.   İran hükümetinden bir yetkili, “İran Devrim Muhafızları’nın İran’da önemli bir ekonomik güç haline gelmesinin fazlasıyla Khatam Al-Anbiya şirketi ve yan kuruluşlarına bağlı olduğunu” belirtti. SON DAKİKA GÖRÜŞMELERİKAA holdinginin yaptırımlara dâhil edilmesi kararı 7 Haziran günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile holdingle büyük iş bağlantıları olan Rusya ve Çin arasında düzenlenen görüşmelerin ardından geldi. ABD ayrıca, tarafsız gözlemcileri ikna edebilmek çabasıyla Güvenlik Konseyi üyelerine KAA’nın faaliyetleri hakkında önemli istihbarat iletti. ABD Başkanı Barack Obama, KAA’ya uygulanacak yaptırımların yakın zamanda İran’ın çizgisini değiştirmekte etkili olacak sonuçlar vermekten uzak olduğunu kabul etti. Obama, İran hükümetinin tavrını bir gecede değiştirmeyeceğini bildiklerini söyledi. KAA üzerindeki yaptırımların İran Devrim Muhafızları’na maliyeti ekonomik anlamda çok büyük olabilir. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, holding 2006 yılında petrol, doğalgaz ve ulaşım sektörlerinde 7 milyar dolar tutarındaki anlaşmalara imza attı. Batılı istihbarat kurumlarının 400 bin çalışanı olduğunu tahmin ettikleri KAA’nın devletler ile yapılmış 1,700 adet  iş taahhüdü bulunuyor. Guardian gazetesine göre, bu sözleşmeler arasında 1.3 milyar dolar değerinde bir doğalgaz boru hattı ile Güney Pars petrol sahası işletmek için 2.5 milyar dolarlık bir sözleşme bulunuyor. TÜRKİYE VE BREZİLYA ÖFKELENDİRDİABD ve Batılı müttefikleri, BM’den çıkan yaptırım kararını gelecek haftalarda hayata geçirmeyi planladıkları tek taraflı yaptırımlar için tetikleyici unsur olarak görüyor. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, 13 Haziran günü yapılacak Avrupa Birliği zirvesinde kıta genelinde İran’a yönelik ek yaptırımları onaylamayı planlıyor. Obama yönetiminin KAA’yı listeye alma başarısı göstermesi,Türkiye ve Brezilya’yı yaptırımları kabul etmeye ikna etme başarısı göstermesiyle kıyaslandığında daha ahenkli bir karar süreciydi. Türkiye ve Brezilya, güven-tesis edici mekanizma olarak İran’la müzakere ettikleri nükleer yakıt takası anlaşmasının ABD ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesine kızgındı. Verdikleri red oyu ise, Tahran’ın nükleer programıyla gösterdiği direnişe getirilmek istenen uluslararası dengeyi zayıflatıyor. Öte yandan, yaptırımları kaç ülkenin hangi kapsamda uygulayacağına yönelik soru işaretleri mevcut. Çarşamba günü alınan karar uygulamaların denetlenmesi için bir organ oluşmasını sağladı ancak KAA gibi şirket çok sayıda paravan şirket kurarak cezalardan kaçmalarıyla biliniyor.

Türkiye Filistin’in bütünleşmesinde rol alabilir

Türkiye, Filistin’in yeniden bütünleşmesinin önünde engel olan Hamas ve El Fetih arasındaki derin güvensizliğin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayabilir.
İsrail’in Gazze ablukasını hafifletmesine yönelik beklentiler El Fetih ve Hamas’ın üzerinde, aralarındaki kan davasını bitirmek için yapılan baskıları artırdı. Ancak birbirine rakip olan iki taraf arasında yakın dönemde bir birliğin sağlanma olasılığı çok düşük görünüyor.
Ablukaya karşı gösterdiği mücadele ile Arapların övgüsünü kazanan Türkiye, iki taraf arasında arabuluculuk önerirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Filistin’deki ayrılığın sona ermesi gerektiğini belirtti.
Ancak Hamas ve El Fetih arasındaki sorunları aşmak çok kolay değil. Taraflar arasındaki derin güvensizlik, Filistin politikalarına fazlaca dahil olmuş bölge ülkelerinin nüfuzlarını kaybetmek istememeleri, Hamas ve El Fetih’in birleşmesinin önünde engel oluşturuyor.
Bu sorunlara ek olarak, ablukanın hafifletilmesinden cesaret alan Hamas, Filistin krizinin merkezindeki konularda yapılacak müzakerelerde daha etkin rol almak isteyecek gibi görünüyor.
TÜRKİYE’NİN ETKİSİ SINIRLI
Batı Şeria’daki Birzeit Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında dersler veren George Giacaman, Türkiye’nin oynayabileceği rolün kısıtlı olduğu görüşünde. Giacaman, Hamas ve El Fetih’in içinde bulunduğu ittifakların Türkiye’nin göstereceği baskıdan daha önemli bir yer tuttuğunu belirtti.
Filistin’deki bölünme Kahire’den Tahran’a, Şam’dan Washington’a kadar mevcut çekişmenin esiri olmuş durumda. Hamas İran ve Suriye tarafından desteklenirken, El Fetih’in başında olduğu Filistin Yönetimi ABD ve Mısır’dan destek görüyor.
İki taraf arasındaki husumet, 2007 yılında Hamas’ın Gazze Şeridi’nin kontrolünü elde etmesi ardından küçük çaplı iç savaşa dönüştü. Yasal bir seçimle rakibini deviren Hamas, İsrail’e gösterdiği düşmancı tutum nedeniyle, Batı’nın uyguladığı yaptırımlara maruz kalarak yönetimde zorluklar yaşadı.
Hem Hamas ve hem de El Fetih, Filistin’de birliği tekrar sağlamak istediklerini belirtirken, bu konunun Hamas’ın gücünü zayıflatmak için uygulanan Gazze ablukasının hafifletilmesiyle ilişkilendirilmesini istemiyor.
El Fetih’in ve Filistin Yönetimi’nin lideri Mahmud Abbas, yeniden birleşme için Hamas liderleriyle bütünleşme konusunu tartışmak için bir araya gelmeyi teklif etti. Ancak Abbas’ın bu hamlesi Hamas tarafından şüpheyle karşılandı. Hamas sözcüsü Sami Abu Zuhri, Abbas’ın sözlerinde ciddi olmadığını söyledi.
TÜRKİYE ÇIKMAZI SONLANDIRABİLİR
Abbas’ın Mısır tarafından hazırlanan planda gösterdiği ısrar, El Fetih için umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Ancak İsrail’e karşı tutumuyla Hamas’ın desteğini kazanan Türkiye, bu çıkmazdan çıkış için bir yol gösterebilir.
Erdoğan geçtiğimiz hafta Hamas’ın arabuluculuk için kendilerine yeşil ışık yakmış olduğunu belirtti ve aynı yaklaşımı El Fetih’ten de görmesi gerektiğini belirtti.
Abbas, Türkiye’nin çabalarına değer verdiğini belirtti. Ancak ablukanın hafifletilme olasılığını gören Hamas, eline güçlü bir kart geçtiği düşüncesiyle yeniden bütünleşme konusunda daha az uzlaşmacı eğilim gösterebilir.
Hamas, yeniden bütünleşme için konulan İsrail’i tanıması ve Tel Aviv’e yönelik şiddetini azaltması şartlarını kabul etmeye yanaşmıyor. Abbas’ın, Hamas ile görüşmesini istediği heyetin üyesi olan Hany El Masri, Hamas’ın hiçbir şart altında hiçbir koşulu kabul etmeyeceğini belirtti.
Masri, iki grubun da yeniden bütünleşmeye yönelik özel bir isteği olduğunu ancak uluslararası ve bölgesel oyuncuların olumsuz etkilerinin sürdüğünü ifade etti.

Türkiye, Filistin’in yeniden bütünleşmesinin önünde engel olan Hamas ve El Fetih arasındaki derin güvensizliğin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayabilir.
İsrail’in Gazze ablukasını hafifletmesine yönelik beklentiler El Fetih ve Hamas’ın üzerinde, aralarındaki kan davasını bitirmek için yapılan baskıları artırdı. Ancak birbirine rakip olan iki taraf arasında yakın dönemde bir birliğin sağlanma olasılığı çok düşük görünüyor.   Ablukaya karşı gösterdiği mücadele ile Arapların övgüsünü kazanan Türkiye, iki taraf arasında arabuluculuk önerirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Filistin’deki ayrılığın sona ermesi gerektiğini belirtti.    Ancak Hamas ve El Fetih arasındaki sorunları aşmak çok kolay değil. Taraflar arasındaki derin güvensizlik, Filistin politikalarına fazlaca dahil olmuş bölge ülkelerinin nüfuzlarını kaybetmek istememeleri, Hamas ve El Fetih’in birleşmesinin önünde engel oluşturuyor. Bu sorunlara ek olarak, ablukanın hafifletilmesinden cesaret alan Hamas, Filistin krizinin merkezindeki konularda yapılacak müzakerelerde daha etkin rol almak isteyecek gibi görünüyor. TÜRKİYE’NİN ETKİSİ SINIRLIBatı Şeria’daki Birzeit Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında dersler veren George Giacaman, Türkiye’nin oynayabileceği rolün kısıtlı olduğu görüşünde. Giacaman, Hamas ve El Fetih’in içinde bulunduğu ittifakların Türkiye’nin göstereceği baskıdan daha önemli bir yer tuttuğunu belirtti. Filistin’deki bölünme Kahire’den Tahran’a, Şam’dan Washington’a kadar mevcut çekişmenin esiri olmuş durumda. Hamas İran ve Suriye tarafından desteklenirken, El Fetih’in başında olduğu Filistin Yönetimi ABD ve Mısır’dan destek görüyor. İki taraf arasındaki husumet, 2007 yılında Hamas’ın Gazze Şeridi’nin kontrolünü elde etmesi ardından küçük çaplı iç savaşa dönüştü. Yasal bir seçimle rakibini deviren Hamas, İsrail’e gösterdiği düşmancı tutum nedeniyle, Batı’nın uyguladığı yaptırımlara maruz kalarak yönetimde zorluklar yaşadı. Hem Hamas ve hem de El Fetih, Filistin’de birliği tekrar sağlamak istediklerini belirtirken, bu konunun Hamas’ın gücünü zayıflatmak için uygulanan Gazze ablukasının hafifletilmesiyle ilişkilendirilmesini istemiyor. El Fetih’in ve Filistin Yönetimi’nin lideri Mahmud Abbas, yeniden birleşme için Hamas liderleriyle bütünleşme konusunu tartışmak için bir araya gelmeyi teklif etti. Ancak Abbas’ın bu hamlesi Hamas tarafından şüpheyle karşılandı. Hamas sözcüsü Sami Abu Zuhri, Abbas’ın sözlerinde ciddi olmadığını söyledi. TÜRKİYE ÇIKMAZI SONLANDIRABİLİRAbbas’ın Mısır tarafından hazırlanan planda gösterdiği ısrar, El Fetih için umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Ancak İsrail’e karşı tutumuyla Hamas’ın desteğini kazanan Türkiye, bu çıkmazdan çıkış için bir yol gösterebilir. Erdoğan geçtiğimiz hafta Hamas’ın arabuluculuk için kendilerine yeşil ışık yakmış olduğunu belirtti ve aynı yaklaşımı El Fetih’ten de görmesi gerektiğini belirtti. Abbas, Türkiye’nin çabalarına değer verdiğini belirtti. Ancak ablukanın hafifletilme olasılığını gören Hamas, eline güçlü bir kart geçtiği düşüncesiyle yeniden bütünleşme konusunda daha az uzlaşmacı eğilim gösterebilir. Hamas, yeniden bütünleşme için konulan İsrail’i tanıması ve Tel Aviv’e yönelik şiddetini azaltması şartlarını kabul etmeye yanaşmıyor. Abbas’ın, Hamas ile görüşmesini istediği heyetin üyesi olan Hany El Masri, Hamas’ın hiçbir şart altında hiçbir koşulu kabul etmeyeceğini belirtti. Masri, iki grubun da yeniden bütünleşmeye yönelik özel bir isteği olduğunu ancak uluslararası ve bölgesel oyuncuların olumsuz etkilerinin sürdüğünü ifade etti.

‘Erdoğan’ın teröre karşı çifte standardı’

ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal bugün, bir süredir Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerini bir adım daha ileriye götürdü. Gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas ve PKK konularında çifte standart uyguladığını söyledi.
Gazetenin yayımladığı makale şöyle:
“Başbakan Recep Tayip Erdoğan İsrail’e karşı sert tavrını sürdürürken, Gazze ablukasının nedeni olan Hamas örgütünü savunuyor. Ancak, bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul edebilen İsrail hükümetine kıyasla, PKK’ya aynı yaklaşımı sergileyemiyor.
Ortadoğu’nun süper gücü bir kez daha hava gücünü bazıları tarafından terörist, bazıları tarafından ise özgürlük savaşçıları kabul edilen isyancı grubun üzerine gönderdi. İsrail tarafından Gazze üzerine düzenlenmiş bir başka hava saldırısı mı? Bu sefer değil.
Saldıran taraf, Pazartesi günü Kuzey Irak’taki PKK mevzilerini bu ay içinde ikinci kez bombalayan Türk Hava Kuvvetleri. PKK, bağımsız bir devlet kurabilmek için 25 yıldan fazladır Ankara ile savaşıyor. İdeolojileri Maoculuk, ulusalcılık ve henüz yeni benimsedikleri İslamcılığın bir karmaşası. Kullandıkları yöntemler ise gerilla savaşı, rehin alma, uyuşturucu ticareti ve terör. Yıllar süren çatışmalarda on binlerce Türk hayatını kaybetti.
Kısaca Türkiye’nin PKK’yı hiçbir zaman tanımaması veya müzakere masasına oturmaması veya amacının meşruluğunu kabul etmemesi için geçerli sebepleri var. Diğer yandan, bazı Avrupa hükümetleri PKK konusunda iki yana gidip gelirken, ABD Ankara’nın yanında cesur bir duruş sergiledi. Tıpkı ABD gibi, yıllarca Türkiye’ye askeri ve terör karşıtı destek sağlayan İsrail’de aynı tutumu benimsedi.
BENZER YÖNTEM, FARKLI YAKLAŞIM
İsrail, Hamas ve diğer Filistinli terör grupları gibi PKK’ya benzeyen düşmanlara sahip ve onlarla Türkiye’nin benimsediğine benzeyen yöntemlerle mücadele etti. Birbiri ardına gelen İsrail hükümetleri, Türkiye’nin bağımsız bir Kürt devletine olan yaklaşımına kıyasla bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul etti.
Türk hükümetleri bölgesel radikal gruplara karşı Batı ve İsrail ile taraf tutmanın faydalarını anladıkları gibi, bir zamanlar bunu da anlamıştı. Ancak aynı şey, Tahran ve Kudüs’teki yeni arkadaşlarına benzemekten zevk alarak İsrail karşıtı tavır edinen mevcut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değil.
Geçtiğimiz hafta Gazze’ye gitmekte olan Türk yardım filosuna yapılan baskın, Erdoğan’a Yahudi devletine tekrar karşı durmak ve Hamas’ı savunmak için bir fırsat verdi. Her ne kadar Erdoğan’ın İslamcı radikaller ile yakınlaşması ülkesinde ne kadar iyi gözükse de, dünya onun uyguladığı çifte standardı görebiliyor.”

ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal bugün, bir süredir Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerini bir adım daha ileriye götürdü. Gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas ve PKK konularında çifte standart uyguladığını söyledi.
Gazetenin yayımladığı makale şöyle:     ”Başbakan Recep Tayip Erdoğan İsrail’e karşı sert tavrını sürdürürken, Gazze ablukasının nedeni olan Hamas örgütünü savunuyor. Ancak, bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul edebilen İsrail hükümetine kıyasla, PKK’ya aynı yaklaşımı sergileyemiyor.  Ortadoğu’nun süper gücü bir kez daha hava gücünü bazıları tarafından terörist, bazıları tarafından ise özgürlük savaşçıları kabul edilen isyancı grubun üzerine gönderdi. İsrail tarafından Gazze üzerine düzenlenmiş bir başka hava saldırısı mı? Bu sefer değil.   Saldıran taraf, Pazartesi günü Kuzey Irak’taki PKK mevzilerini bu ay içinde ikinci kez bombalayan Türk Hava Kuvvetleri. PKK, bağımsız bir devlet kurabilmek için 25 yıldan fazladır Ankara ile savaşıyor. İdeolojileri Maoculuk, ulusalcılık ve henüz yeni benimsedikleri İslamcılığın bir karmaşası. Kullandıkları yöntemler ise gerilla savaşı, rehin alma, uyuşturucu ticareti ve terör. Yıllar süren çatışmalarda on binlerce Türk hayatını kaybetti. Kısaca Türkiye’nin PKK’yı hiçbir zaman tanımaması veya müzakere masasına oturmaması veya amacının meşruluğunu kabul etmemesi için geçerli sebepleri var. Diğer yandan, bazı Avrupa hükümetleri PKK konusunda iki yana gidip gelirken, ABD Ankara’nın yanında cesur bir duruş sergiledi. Tıpkı ABD gibi, yıllarca Türkiye’ye askeri ve terör karşıtı destek sağlayan İsrail’de aynı tutumu benimsedi. BENZER YÖNTEM, FARKLI YAKLAŞIMİsrail, Hamas ve diğer Filistinli terör grupları gibi PKK’ya benzeyen düşmanlara sahip ve onlarla Türkiye’nin benimsediğine benzeyen yöntemlerle mücadele etti. Birbiri ardına gelen İsrail hükümetleri, Türkiye’nin bağımsız bir Kürt devletine olan yaklaşımına kıyasla bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul etti. Türk hükümetleri bölgesel radikal gruplara karşı Batı ve İsrail ile taraf tutmanın faydalarını anladıkları gibi, bir zamanlar bunu da anlamıştı. Ancak aynı şey, Tahran ve Kudüs’teki yeni arkadaşlarına benzemekten zevk alarak İsrail karşıtı tavır edinen mevcut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değil. Geçtiğimiz hafta Gazze’ye gitmekte olan Türk yardım filosuna yapılan baskın, Erdoğan’a Yahudi devletine tekrar karşı durmak ve Hamas’ı savunmak için bir fırsat verdi. Her ne kadar Erdoğan’ın İslamcı radikaller ile yakınlaşması ülkesinde ne kadar iyi gözükse de, dünya onun uyguladığı çifte standardı görebiliyor.”

Tartışmalı seçimlerin yıl dönümünde İran rejimi topallıyor

İran’daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci yıl dönümünde dini lider Hamaney’in ülke içindeki meşruiyeti zedelenirken, Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad da artık eski gücünde değil. Bugün, İran rejiminin cumhuriyet ayağı sağlam, ama İslam ayağı topallıyor.
Halkın öfkesi İran rejimini yıkamadı ancak İslam Cumhuriyeti’ne zarar verdi. Diğer yandan, ülke içindeki çatışma rejimin süregelen istikrarını tehdit ediyor.
İran’da 12 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen 10’uncu devlet başkanlığı seçimleri, İslami Cumhuriyetin yüzünü ebediyen değiştirdi. Benzeri görülmemiş halk öfkesi dini lider Ayetullah Ali Hamaney rejiminin meşruiyetini hiç olmadığı kadar yaraladı.
Aynı zamanda, Hamaney’in kurduğu rejimde seçimlerden bu yana yaşanan iç çatışmalar, rejim içindeki farklı grupların uzlaşma zemininin ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu.
Gösteriler bir devrim başlatmadı ama artık aynı ülkeyi ele almadığımızı gösterdi. Protesto gösterilerinin en büyük stratejik sonucu, Hamaney’in Batı ile yakınlaşmaktan geçmişte hiç olmadığı kadar korkmasına sebep olması oldu. Bu yüzden ABD Başkanı Barak Obama’nın geçen yılki nükleer takas teklifini reddetti. Yoksa Hamaney güçlü ekonomik ve ticari ilişkilere devam ederken uranyum zenginleştirmeye devam edebilirdi.
İRAN DIŞINDAKİ ŞİİLERİN DESTEĞİ ÖNEMLİ
Batıyla olan ilişkilerine tamamen zıt olarak, geçen yıl yaşanan olaylar İran’ın dini liderinin sempatik Müslüman ülkeler ve Hamas ile Hizbullah gibi oluşumlarla olan ilişkilerine her zaman olduğundan daha fazla güvendiğini ortaya koydu.
Hamaney, ülkesindeki meşruiyeti lekelendiğinden beri, Batı’nın askeri veya politik saldırılarını savuşturmak ve rejimini ayakta tutabilmek için müttefik olarak kullanabileceği bu tür ülkeler üzerinde nüfuzunu kullanmayı düşünüyor.
İran, Irak ve Lübnan’ın Şii liderlerinin desteğine sadece politik sebeplerden değil, dini sebeplerden dolayı da büyük önem veriyor. Bunun sebebi, Irak’ın Necef kentinin Büyük Ayetullah Ali Sistani sayesinde bugünlerde Şiiler için en önemli dini merkez haline gelmesi.
Çok sayıda Şii, Ali Sistani’yi, Hamaney’in de üzerinde, Şii dünyasının en kalifiye dini bilgini kabul ediyor. Eğer Hamaney, ardından gelecek kişinin İran’ın dışındaki Şiilerin de desteğini almasını istiyorsa, Sistani’nin ve Necef’teki ruhani sınıfın onayına ihtiyacı var.
HAMANEY ADINI KORUYAMAYABİLİR
Hamaney’in, kendisinden sonra gelecek dini lider olması için oğlu Mücteba’nın dini itibarını artırmaya çalıştığına dair doğrulanmamış haberler şimdiden mevcut. Ancak Mücteba’nın kendi meziyetlerinden değil de babasının bağlantıları ve itibarıyla gerçekleştirdiği yükseliş, Ali Sistani tarafından kabul görmedi.
Bu Hamaney için yolun sonu olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, Hamaney Sistani ve Şii dünyasındaki diğer önemli dini liderlerle ilişkilerini geliştirmek için çaba gösterecek. Aksi takdirde, ülkesinde meşruiyeti büyük zarar görmüş olan Hamaney, ardından gelecek ismin kim olacağı konusunda etkin bir tavır ortaya koyamazsa, ölümü ardından unvanını elde etmek için yaşanacak iç çatışma İran’ın istikrarı için ölümcül olabilir.
Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad ve diğer muhaliflerin arasındaki iç çatışma yeni boyutlara ulaştı. Bugün güçsüz ve kifayetsiz bir yetkili olarak görülen Ahmedinejad, koltuğunda Hamaney ile olan yakın bağları sayesinde oturuyor.
Ahmedinejad’ın kazandığı tartışmalı seçimler İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmedi. Topallamasına rağmen ayakta duruyor. Cumhuriyetçi ayağın beli bükülmüş durumdayken, İslami ayak dimdik duruyor. Ancak birçok insan hala İslami ayağın tüm rejimi ne kadar ayakta tutabileceğini sorguluyor.
*Ortadoğu analisti Meir Javedanfar’in makalesinin Türkçe’ye çevrilmiş halidir.

İran’daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci yıl dönümünde dini lider Hamaney’in ülke içindeki meşruiyeti zedelenirken, Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad da artık eski gücünde değil. Bugün, İran rejiminin cumhuriyet ayağı sağlam, ama İslam ayağı topallıyor.
Halkın öfkesi İran rejimini yıkamadı ancak İslam Cumhuriyeti’ne zarar verdi. Diğer yandan, ülke içindeki çatışma rejimin süregelen istikrarını tehdit ediyor.       İran’da 12 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen 10’uncu devlet başkanlığı seçimleri, İslami Cumhuriyetin yüzünü ebediyen değiştirdi. Benzeri görülmemiş halk öfkesi dini lider Ayetullah Ali Hamaney rejiminin meşruiyetini hiç olmadığı kadar yaraladı.    Aynı zamanda, Hamaney’in kurduğu rejimde seçimlerden bu yana yaşanan iç çatışmalar, rejim içindeki farklı grupların uzlaşma zemininin ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu.    Gösteriler bir devrim başlatmadı ama artık aynı ülkeyi ele almadığımızı gösterdi. Protesto gösterilerinin en büyük stratejik sonucu, Hamaney’in Batı ile yakınlaşmaktan geçmişte hiç olmadığı kadar korkmasına sebep olması oldu. Bu yüzden ABD Başkanı Barak Obama’nın geçen yılki nükleer takas teklifini reddetti. Yoksa Hamaney güçlü ekonomik ve ticari ilişkilere devam ederken uranyum zenginleştirmeye devam edebilirdi.   İRAN DIŞINDAKİ ŞİİLERİN DESTEĞİ ÖNEMLİBatıyla olan ilişkilerine tamamen zıt olarak, geçen yıl yaşanan olaylar İran’ın dini liderinin sempatik Müslüman ülkeler ve Hamas ile Hizbullah gibi oluşumlarla olan ilişkilerine her zaman olduğundan daha fazla güvendiğini ortaya koydu. Hamaney, ülkesindeki meşruiyeti lekelendiğinden beri, Batı’nın askeri veya politik saldırılarını savuşturmak ve rejimini ayakta tutabilmek için müttefik olarak kullanabileceği bu tür ülkeler üzerinde nüfuzunu kullanmayı düşünüyor. İran, Irak ve Lübnan’ın Şii liderlerinin desteğine sadece politik sebeplerden değil, dini sebeplerden dolayı da büyük önem veriyor. Bunun sebebi, Irak’ın Necef kentinin Büyük Ayetullah Ali Sistani sayesinde bugünlerde Şiiler için en önemli dini merkez haline gelmesi. Çok sayıda Şii, Ali Sistani’yi, Hamaney’in de üzerinde, Şii dünyasının en kalifiye dini bilgini kabul ediyor. Eğer Hamaney, ardından gelecek kişinin İran’ın dışındaki Şiilerin de desteğini almasını istiyorsa, Sistani’nin ve Necef’teki ruhani sınıfın onayına ihtiyacı var. HAMANEY ADINI KORUYAMAYABİLİRHamaney’in, kendisinden sonra gelecek dini lider olması için oğlu Mücteba’nın dini itibarını artırmaya çalıştığına dair doğrulanmamış haberler şimdiden mevcut. Ancak Mücteba’nın kendi meziyetlerinden değil de babasının bağlantıları ve itibarıyla gerçekleştirdiği yükseliş, Ali Sistani tarafından kabul görmedi. Bu Hamaney için yolun sonu olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, Hamaney Sistani ve Şii dünyasındaki diğer önemli dini liderlerle ilişkilerini geliştirmek için çaba gösterecek. Aksi takdirde, ülkesinde meşruiyeti büyük zarar görmüş olan Hamaney, ardından gelecek ismin kim olacağı konusunda etkin bir tavır ortaya koyamazsa, ölümü ardından unvanını elde etmek için yaşanacak iç çatışma İran’ın istikrarı için ölümcül olabilir. Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad ve diğer muhaliflerin arasındaki iç çatışma yeni boyutlara ulaştı. Bugün güçsüz ve kifayetsiz bir yetkili olarak görülen Ahmedinejad, koltuğunda Hamaney ile olan yakın bağları sayesinde oturuyor. Ahmedinejad’ın kazandığı tartışmalı seçimler İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmedi. Topallamasına rağmen ayakta duruyor. Cumhuriyetçi ayağın beli bükülmüş durumdayken, İslami ayak dimdik duruyor. Ancak birçok insan hala İslami ayağın tüm rejimi ne kadar ayakta tutabileceğini sorguluyor. *Ortadoğu analisti Meir Javedanfar’in makalesinin Türkçe’ye çevrilmiş halidir.

Aralık 7, 2009

Ebu Nidal

Gençliği

Ebu Nidal Mayıs 1937’de liman kenti Jaffa’da doğar. Bugün Tel Aviv’in bir kısmı olan yer o zamanlarda Filistin İngiliz Yönetimi altında Akdeniz kıyısındadır. Babası Hacı Halil El Banna, kazancını 24 kilometrekare portakal bahçesinden kazanan zengin bir tüccardır. Toprakları Jaffa’dan Majdal’a dek uzanır. Bugün bu topraklar İsrail’deki Aşkelon bölgesindedir. Ebu Nidal ailesine ait denize bakan lüks üç katlı taş binada büyür. [4]Bu bina günümüzde İsrail askeri mahkeme binası olarak kullanılmaktadır. Ebu Nidal’in kardeşi Muhammed Halil El Banna’nın gazeteci Yossi Melman’a yaptığı açıklamaya göre babaları Filistin’deki en zengin kişiydi. [5] anlatımlarına göre ailelerine ait olan ve buügn Rmat Hakovesh kibbutz arazisi içinde kalan Al-Banna toprakları onlara aittir. Geri alamayacaklarını bilseler de bu arazilere ait tapu belgeleri hala ailenin arşivinde bulunmaktadır. Halil’in zenginliği birden çok eş alabileceği anlamına geliyordu. 1985 yılında Ebu Nidal ender verdiği Der Spiegel dergisi röportajda babasının 13 eşi, 16 oğlu, 8 kızı olduğunu söyler.[6] Ebu Nidal’in annesi babasının ikinci eşidir. Evdeki temizlikçilerden bir tanesi olan 16 yaşındaki genç Alevi kızıyla evlenmesine ailesi karşı çıksa da evlenecek, bu yüzden çocuklarından Ebu Nidal küçük yaştan itibaren diğer kardeşlerince dışlanacaktır. Babası tarafından Jaffa’daki Fransız Roman Katolik misyoner okuluna gönderilir. Babası 1945 yılında ölünce tüm aile annesini evden atacak, 7 yaşındaki Ebu Nidal büyük kardeşlerince Kudüs’deki zamanın en iyi özel müslüman okuluna gönderilir. Ebu Nidal’in kimseye güvenmeyen dengesiz ve önceden kestirilemez yapısı çocukluğunda küçük yaşta annesi ve babasını kaybetmesine ve kardeşlerince dışlanmasına bağlanır.
1948 Arap-İsrail Savaşı

Ebu Nidal’in ailesinin Yahudi toplumuyla iyi ilişkileri bulunmaktaydı, hatta daha sonra İsrail Devletinin ilk cumhurbaşkanı olan Chaim Weizmann’ı evinde sık sık ağırlamıştır. 1948 Arap-İsrail Savaşından az önce Jaffa kuşatma altındadır. Hayat koşulları zorlaşmış, ailenin gelir kaynağı olan narenciye işleri bozulacaktır. Şehir merkezinde patlamalar olmakta ve Jaffa’da yiyecek sıkıntıları yaşanmaktadır. Ancak ailenin Yahudilerle olan iyi ilişkileri aileye yardımcı olamayacak ve Jaffa’yı terk edeceklerdir. Majdal’a kaçan aile, buraya gelen Yahudi silahlı militanları yüzünden buradan da ayrılmak zorunda kalacaktır. Aile Mısır kontrolünde olan Gazze’deki al-Burj mülteci kampına sığınmak zorunda kalacaktır. Aile burada 9 ay boyunca çadırda yaşayacak, Birleşmiş Milletler yardımlarına muhtaç şekilde gçen bu zaman Ebu Nidal’i çok etkileyecektir. Hizmetçilerin arasında lüks bir hayat sürerken yoksulluğa batar. Ailenin ticaret alanındaki becerisi ve kaçarken yanlarına aldıkları küçük miktardaki sermaye sayesinde yeniden ticaret işine başlayacaklardır. Mülkleri olan narenciye bahçeleri 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan eden İsrail Devleti toprakları altında kalmıştır. Aile Batı Şeria’daki Nablus’a yerleşecek ve gençlik yılları burada geçecektir. 1955 yılında liseden mezun olacaktır. Kahire Üniversitende mühendislik eğitimi görmek için başvuracak ancak iki yıl sonra Nablus’a diplomasız dönecektir. 18 yaşında Arap milliyetçi Baas Partisine girecektir. Ancak Ürdün kralı Hüseyin 1957 yılında partiyi kapatacaktır. Ebu Nidal Suudi Arabistan’a gidecek ve 1960 yılında Riyad’da boya ve elektrik işleri üzerine bir işyeri açar. Bir iddiaya göre ise Aramco firmasında işçilik yapar. Annesine çok bağlı kalacak ve her yıl Nablus’a giderek onu ziyaret edecektir. 1962 yılında ailesi yine Jaffa’dan kaçan bir ailenin kızı olan müstakbel eşi Hiyam al-Bitar ile tanışır. Çiftin Nidal isminde bir oğulları ve Bisan ile Naifa isimli kızları dünyaya gelecektir.
Siyasi hayatı

Suudi Arabistan’da kendilerine Filistin Gizli Örgütü diyen bir grup genç Filistinliye yardım eder. Aramco’daki patronu onun siyasal faaliyetleri ve koyu İsrail karşıtlığı yüzünden işten atacaktır. Durumdan haberdar olan Suudi Arabistan hükümeti Ebu Nidal’ı hapsedecek, işkence edecek ve sınırdışı edecektir.[7] Nablus’a eşiyle beraber döner ve Filistin Kurtuluş Örgütündeki Yaser Arafat’ın El Fetih grubuna dahil olur. Haziran 1967’ye kadar çeşitli işlerde çalışır, siyasetin içinde çok aktif değildir. Ancak bu tutumu 1967 yılındaki Altı Gün Savaşıyla değişecektir. Savaş sonunda İsrail, Golan Tepelerini, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı elegeçirecektir. Jaffa’dan savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra Nablus’un İsrail tankları tarafından işgal edildiğini görünce İsrail’e karşı öfkesi büyük bir kine dönüşür. Bu kinde Suudi Arabistan’da maruz kaldığı tutumun da yeri vardır. Kral Hüseyin Ürdün’den Filistin Kurtuluş Örgütünü kovduğu zaman Ebu Nidal Irak’dadır. Ürdün’ün başkenti Amman’a gider ve Impex adında bir şirket kurar. El Fetih yeraltı örgütüne dahil olur ve örgütte kullanmak için isim sorulduğunda oğlu Nidal’dan ileri gelen Nidal’in babası anlamında Ebu Nidal ismini alacaktır. Bu ismin ayrıca mücadelenin babası anlamı da vardır.Onu yakından tanıyanlar tarafından düzenli titiz bir örgüt lideri olarak tanımlanır. Impex kısa süre sonra El Fetih faaliyetleri için bir paravan olacak, örgüt üyeleri burada toplantılar yapacak ve para kaynağı sağlayacaktır. Bu şekilde örgütlenen yapı Ebu Nidal’in iş kariyerinin de zirvesine işaret edecektir. Ebu Nidal Örgütü tarafından işletilen şirketler onu zengin birisi yapacak, ayrıca uyguladığı siyasi şiddet eylemlerini finanse ederek paravan görevi sağlayacak, paralı askerlik faaliylerinin, silah satışlarının gerçekleştirilmesine imkan tanıyacaktır. Örgütlenmedeki başarısını gören Ebu İyad, 1968 yılında onu Khartum Sudan’daki El Fetih temsilciliğine getirecektir. “Kara Eylül” olaylarından 2 ay önce Temmuz 1970’de aynı görevle Bağdat’a gönderilir. Kara Eylül olarak bilinen olaylarda Ürdün’de Kral Hüseyin’in ordusu ülkeden Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerini atacak, 10 gün süren operasyonlar sırasında 5.000 ila 10.000 Filistinli hayatını kaybedecektir. Olaylar sırasında Ebu Nidal’in Ürdün’de bulunmayışı saldırıyı önceden haber alıp kaçtığı yolunda spekülasyonlara yol açacaktır.
Filistin Kurtuluş Örgütü eleştirisi

Filistin Kurtuluş Örgütü Ürdün’den atılmadan hemen önce ve izleyen 3 yıl boyunca birçok radikal Flistinli ve Arap gruplar Filistin Kurtuluş Örgütünden ayrılarak İsrail askeri ve sivil hedeflerine saldıracaktır. Hedefler arasında bölge dışındaki İsrail sivilleri de olacaktır. kurulan silahlı örgütler arasında bazıları; George Habbaş’ın PFLP, DFLP, Arap Kurtuluş Cephesi, As-Saiqa, o dönemde Ahmed Jibril tarafından yönetilen Filistin Kurtuluş Cephesi, Yaser Arafat’ın El Fetih örgütüyle bağı bulunan Kara Eylül örgütleri sayılabilir. Ürdün’den atılma olayından sonra Ebu Nidal Filistin Kurtuluş Örgütünün Irak’daki radyo istasyonu aracılığıyla Filistin’in Sesi Radyosunda örgütü korkaklıkla suçlayacak ve kral Hüseyin ile ateşkes imzalanmasını eleştirecektir. 1971’de Şam’da yapılan El Fetih 3.Kongresinde ise Ebu Nidal örgüt içinde Arafat’a karşı sol ittifakın lideri konumuna gelir. Ebu Davud,[8] Filistinli aydın Naci Alluş ile beraber Arafat’a karşı kampanya başlatan Ebu Nidal, Arafat’ın Filistin halkının düşmanı olduğunu söyleyecek, El Fetih örgütü içinde daha fazla demokrasi isteğini dile getirecek ve kral Hüseyin’den intikam alınmasını savunacaktır. Katıldığı son El Fetih kongresine damgasını vurur.
İlk operasyonları ve El-Fetih’den atılması

Ebu Nidal’in ilk operasyonu 5 Eylül 1973 günü olur. Silahlı 5 kişi Al-Iqab (Cezalandırma) örgütü adına Paris’deki Suudi Arabistan Elçiliğini ele geçirip, içerideki 11 kişiyi rehin alırlar. Kral Hüseyin’e karşı suikast planladığı için Şubat 1973’de Ürdün’de hapse atılan Ebu Davud serbest bırakılmazsa binayı içindekilerle beraber havaya uçaracaklarını bildirirler. Aynı gün Cezayie kentinde 56 ülkenin devlet başkanları Bağlantısızlar Hareketinin 4. Konferansı için biraraya gelmiştir. Patrick Seale’e göre [9] Irak devlet başkanı Ahmed Hasan al-Bakr, toplantının Cezayir’de yapılmasını kıskandığı için Ebu Nidal’e toplantıları sabote etmesi için talimat verdiğini ve diplomatların rehin alınması olayını tezgahlamıştır. Elçilik binasının sarılmasının ardından üçüncü günde Filistin Kurtuluş Örgütünün de araya girmesiyle silahlı saldırganlar teslim olacaktır. Ancak Ebu Davud’un salıverilemsi karşılığı Ürdün kralına 12 milyon dolar Kuveyt hükümetince ödenmiştir. Filistin Ulusal Yönetimi başkanı Mahmud Abbas, bu olaydan sonra Ebu Nidal’e çok sinirlenmiş ve onu artık bir paralı asker olarak değerlendirmeye başlamıştır. Basında saldırı El Fetih’e bağlı olan Kara Eylül adlı örgüte mal edilse de, iddialara göre eylem Ebu Nidal tarafından Yaser Arafat’ın yardımcısı Ebu Iyad onay vermiştir. Ancak saldırıdan sonra Ebu Nidal ile görüşmeye giden heyette bulunan Ebu Iyad bu tür saldırıların harekete zarar verdiğini söyleyerek bu tür girişimleri maceracılık olarak mahkum edecektir. Bunun üzerin Irak hükümeti saldırıyı kendilerinin azmettirdklerini açıklayacaktır. İki ay sonra yani Ekim 1973 Yom Kippur Savaşından az sonra Cenevre’de barış görüşmelerinin yapılması konuşulurken Ebu Nidal Örgütü, Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü adına Hollanda KLM havayollarına ait bir yolcu uçağını kaçıracaktır. Uçak kaçırma eyleminin amacı El Fetih’e herhangi bir barış görüşmesine temsilci göndermemesi için bir uyarı olarak değerlendirilmiştir. Karşılık olarak Yaser Arafat Ebu Nidal’i Mart 1974’de El Fetih’den atar, iki lider ve örgüt arasında köprüler atılır.
Ebu Nidal Örgütü

Ebu Nidal Örgütünün eylemleri belirli bir siyasi hatta ve prensibe göre değil daha çok farklı çıkar ilişkilerine göre şekillenecek ve paralı asker mantığı dikkat çekecektir. Gerçekleştirilen farklı eylemlerde farklı örgüt isimleri kullanılmıştır: El Fetih-Devrimci Konsey, Filistin Ulusal Bağımsızlık Hareketi, Kara Haziran, Kara Eylül, Devrimci Arap Tugayları, Sosyalist Müslümanların Devrimci Örgütü, Mısır Devrimi, Devrimci Mısır, Al-Asifa (Fırtına), Al-Iqab (Cezalandırma) ve Arap Milliyetçi Gençlik Örgütü. Ebu Nidal grubu için Kara Haziran ismini seçmiştir, bu ismi seçmekteki amacı 1976 yılında Lübnan’daki Hristiyanlar lehine müdahale eden Suriye müdahalesini eleştirmekti. Ancak grup 1981 yılında Irak’daki üslerini terk edip Suriye’ye geçince ismi El Fetih-Devrimci Konsey olacaktır. Artık grup Ebu Nidal Örgütü veya Ebu Nidal grubu olarak adlandırılmaktadır.
Kaddafi ile ilişkileri

Libya lideri Muammer Kaddafi ile Ebu Nidal’in iyi dost oldukları iddia edilmektedir. Ebu Nidal 1986 yılında Suriye’de bulunan örgütünü Libya’ya kaydırmaya başlayacaktır. Eylemlerinden ötürü Suriye hükümeti tarafından istenmeyen adam ilan edilen Ebu Nidal uluslararası kamuoyunda Suriye’yi zor durumda bırakmaktaydı. Ebu Nidal’in kendisiyle ilgisi olmayan saldırı ve eylemleri de sahiplenmesi Suriye’nin durumunu zorlaştırıyordu. Libya’ya örgütün taşınması Mart 1987’de sona erer. Trablus’a yerleşen Ebu Nidal Kaddafi ile yakın ilişkiler kurar. İki taraf da bu dostluktan faydalanmaktaydı. Ebu Nidal kendisine sürekli bir güvence ve destekçi bulmuş, Kaddafi ise kendi gizli servisinin yapamayacağı işleri yaptıracağı bir paralı asker grubu bulmuştu. Libya’da Ebu Nidal zaten baskın olan otoritesini daha da baskınlaştıracaktır. Onun izni olmadan örgüt içinde hiçbir toplantı yapılamaz, seyahat edilemez. Nerede yaşadığı ise sır gibi gizli tutulurdu.
Roma ve Viyana

Ebu Nidal Libya gizli servisinin yardımıyla Suriye’deyken kendisinin en görkemli, Filistin Kurtuluş Örgütü için ise en zarar verici eylemini gerçekleştirecektir. 27 Aralık 1985 günü saat silahlı 4 kişi Roma Leonardo Da Vinci Havalanındaki İsrail El al Havayollarına ait bilet ofisine yaklaşıp ateş açarlar. Saldırıda 16 kişi ölür, 99 kişi yaralanır. Aynı dakikalarda Viyana Uluslararası Havalanında Tel Aviv’e uçmak bavul işlemlerini yaptıranyolculara 3 kişi el bombalarıyla saldıracak; 2 kişi ölecek, 39 kişi yaralanacaktır. Avusturya ve İtalya hükümetleri Filistin sorununda Filistin Kurtuluş Örgütüne sempatiyle bakmaktaydı, saldırı sırasında ise İsrail ile Filsitin arasında barış görüşmeleri yapılmasını sağlamaya çalışıyorlardı. Saldırının özellikle bu ülke topraklarında olması bu ülkedeki Filsitin sorununa dair kamuoyunun fikrini değiştirmek olduğu yönünde değerlendirilecektir. Saldırıdan sonra Libya haber ajanslarında saldırıyı sahiplenen açıklamalarda bulunulurken, Sabra ve Şatila Katliamının intikamı olarak değerlendirilmiştir. [10] Saldırının Filistin Kurtuluş Örgütünün saygınlığına verdiği zarar inanılmazdır. Avrupa kamuoyu Filistin Kurtuluş Örgütü ile Ebu Nidal Örgütü arasındaki farkı bilmediğinden tüm Filistinliler suçlanmış ve kamuoyu desteği yitirilmiştir.
Libya’nın bombalanması

15-16 Nisan 1986 akşamı ABD savaş uçakları İngiliz üslerinden kalkarak Trablus ve Bingazi’yi bombalar. Saldırıda düzinelerce insan ölür, ölenler arasında Kaddafi tarafından evlat edilen bebek Hanna Kaddafi de bulunmaktadır. ABD saldırısının 5 Nisan’da Berlin’deki bir gece klubündeki ABD askerlerine yapılan saldırıya karşılık olduğu şeklinde değerlendirme yapılacaktır.[11]
İddia edilen intikam eylemleri

Ebu Nidal Örgütünün eski sorumlularından Atef Ebu Bekir’e göre [12] Kaddafi Ebu Nidal’den Libya’ya yapılan saldırıların intikamını alması için ABD ve İngiltere’ye saldırmasını istemiş, bunun için Libya gizli servis şefi Abdullah el-Sunusi’yi de talimat vermiştir, bu kapsamda Lübnan’da iki İngiliz öğretmen ve bir Amerikalı kaçırılmıştır. Kaçırılanların cesetleri 17 Nisan 1986’da Beyrut’un doğusunda başlarında kurşun yaraları olduğu şekilde bulunmuştur. Cesetlerin yanında bulunan notta bir CIA ve iki İngiliz casusunun Arap Komando Hücresi tarafından infaz edildiği yazılıdır. Daha sonra Ebu Nidal bir uçağın kaçırılması veya havaya uçurulmasını önerecek, 5 Eylül 1986 günü Ebu Nidal Örgütü Hindistan Karaçi Havaalanında Bombay-New York seferini yapmak üzere olan PanAm Havayolları 73 sefer numaralı uçağı kaçırılmasını sağlayacaktır. Silahlı saldırganlar 389 yolcu ve müretebatı 16 saat boyunca rehin tutulacaktır. Bu sürenin sonunda el bombaları patlayacak, 16 kişi ölecek, 100’ün üzerinde kişi de yaralanacaktır. 21 Aralık 1988 tarihinde Frankfurt-New York seferini yapan diğer bir uçak İskoşçya’nın Lockerbie kasabasının üzerinde patlayacaktır. Patlamaya kargo kısmına konulan bir bombanın sebep olduğu belirlenirken, saldırıda 259 yolcu ve mürettebat ile köydeki 11 kişi ölecektir. [13] 31 Ocak 2001 günü Lockerbie davasının görüldüğü İskoç mahkemesi Libya Arap Havayolları eski güvenlik şefi olan Abdelbaset Ali Mohmed Al Megrahi’yi saldırıyla ilişkisi olduğu gerekçesiyle mahkum etmiştir. Ebu Nidal Örgütü ile bağlantı sağlayan bir delil ortaya çıkmamıştır. Haziran 2007’de Megrahi’ye karara itiraz etme hakkı tanınmıştır.
Diğer saldırılar
İstanbul sinagog katliamı

26 Eylül 1986 günü Ebu Nidal ile ilişkili oldukları sanılan saldırganlar ayin sırasında İstanbul’daki Neve Şalom Sinangoguna saldırmşlar, saldırıda aralarında 7 hahamın bulunduğu 22 kişi ölmüştür. [14][15]
BCCI ile bankacılık

1980’li yılların sonuna doğru İngiliz MI5 ve MI6 gizli servisleri Bank of Credit and Commerce International (BCCI) bankasıyla Ebu Nidal Örgütü arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Temmuz 1991’da bankanın 7 ayrı ülkedeki şubeleri yolsuzluk gerekçesiyle basılmış ve gözlem altına alınmıştır. İngiltere Merkez Bankası mali danışman olan Price Waterhouse’dan soruşturmayı yürütmesini istemiştir. Hazırlanan rapor 24 Haziran 1991’de sunulacak ve raporda geniş yolsuzluk yapıldığı, terörist sayılabilecek çeştil grupların Londra’da hesap açmalarına izin verildiği belirlenecektir. Rapora göre bankanın sloane Street Şubesinin müdürü 1987 yılında MI5 yetkililerine verdiği ifadede Ebu Nidal’in bizzat bankaya geldiğini, takma isim kullandığını ve kendisiyle yüzyüze görüştüğünü daha sonradan Ebu Nidal’in fotoğraflarını görünce farkına vardığını iletecektir. Raporda yeralan ek bilgilere göre MI5, Ebu Nidal’in Varşova’da kurulu bulunan SAS isimli bir şirket aracılığıyla örgüte ait mali işleri hallettiği silah satışı vb gibi usulsüz işlerde bankanın arcılığının da kullanıldığını belirtir. [16] Avrupalı ve Amerikalı silah kaçakçılarının silah satmak için Ortadoğu kökenli bir aracı aradıkları zaman Ebu Nidal örgütünün paravan şirketiyle iş yaptıkları anlaşılmaktadır. 1987 yılıyla bankanın kapatıldığı 1991 yılına kadarki örgütün cari işlemler İngiliz gizli servisi ve CIA tarafından sadece izlenmiş, herhangi bir durdurma veya kovuşturma girişinde bulunulmamıştır.
Ölümü

Lockerbie üzerinde patlatılan PanAm uçağı olayından sonra Kaddafi Batı ülkeleriyle bozulan diplomatik ilişkilerini güçlendirmek amacıyla Ebu Nidal ile arasına mesafe koymak ister ve onu sınırdışı eder. Tekrar Bağdat’a dönen Ebu Nidal ülkeye girişte sahte bir yemen pasaportu kullansa da 2001 yılında artık gizlenmeksizin ülkede bulunmaktadır. Ebu Nidal 1994 yılında Beyrut’da Ürdünlü bir diplomatı öldürmekten suçlandığı 2001 yılındaki davada yokluğunda idama mahkum edilmiştir. Ebu Nidal’in nasıl ve hangi koşullar altında öldüğü bilinmemektedir, çok sayıda rivayet bulunmaktadır. ABD kaynaklı askeri istihbarat dergisi Jane’s, Ebu Nidal’in 2002 yılında Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in emriyle olası ABD işgali sırasında casusluk yapabileceği tehlikesinden ötürü öldürüldüğünü belirtir. 19 Ağustos 2002 tarihli Filistin Yönetiminin resmi yayın organı El-Ayyam’a göre ise Ebu Nidal 3 gün önce kendisine Irak gizli servisi Muhaberat tarafından sağlanan Bğadat’daki villasında çok sayıda kurşun yarasından ölmüştür. Irak istihbarat şefi Tahir Celil Habbuş 21 Ağustos 2002 günü yaptığı basın toplantısında Ebu Nidal’in cesedine ait fotoğrafları gösterecek ve kafatasından çıkan tek kurşunla öldüğüne dair adli tıp raporunu sunacaktır. Buna göre Saddam Hüseyin’i devirmek için Kuveyt ve Suudi hükümetiyle birlikte plan yapan Ebu Nidal’in evine baskın düzenlenmiş ve kıyafetlerini giymek için izin isteyen Nidal kendisini vurarak intihar etmiştir. Sunday Times yazarları Marie Colvin ve Sonya Murad, Ebu Nidal’in Irak gizli servisince öldürüldüğünde ısrar edecek, Ebu Nidal’in üzerinde Irak’a yapılacak olan ABD saldırısına dair evrak bulunduğunu bildirecektir. Ekim 2008’de yayınlanan eski özel güvenlik birim raporlarında Ebu Nidal’in Kuveyt üzerinden ABD’ye bilgi sağladığı anlaışmış ve Irak hükümetince evine baskın yapılarak öldürülmüştür. ABD’nin Kuveyyt üzerinden Saddam ile El Kaide arasında ilişkileri gösteren belge ve bilgi peşinde olduğu tahmin edilmektedir. Resmi açıklamaya göre Ebu Nidal 29 Ağustos 2002 günü Bağdat’daki el-Karah mezarlığına defnedilmişti. Mezarda isim yerine sadece M7 yazmaktadır.

Komünizm

Komünizm, komünistlik veya ortakçılık, sosyal örgütlenme üzerine bir kuramsal sistem ve üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı bir politik harekettir. Komünizm sınıfsız bir toplum yaratma amacındadır. 20. yüzyılın başından beri dünya siyasetindeki büyük güçlerden biri olarak modern komünizm, genellikle Karl Marx’ın ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Parti Manifestosu ile birlikte anılır. Buna göre özel mülkiyete dayalı kapitalist toplumun yerine meta üretiminin son bulduğu komünist toplum geçecektir.

Komünizm’in temelinde yatan sebep, sınıfsız, ortak mülkiyete dayalı bir toplumun kurulması isteğidir. Sınıfsız toplumlarda en genel anlamıyla tüm bireylerin eşit olması, karşıt görüşlüleri için "ütopya" olarak atfedilir ve zorla yaşanmaya çalışılırsa kaosa yol açacağına inanılır.

Paris Komünü, gerçek anlamda komünal sistem yaşayabilmiş tek topluluktur. Bunun dışında Mahnovist hareket öncüllüğünde Ukrayna ve İspanya iç savaşı sırasında Anarko-komünist hareketle şekillenen (yaklaşık 4 yıl sürmüştür) toprakların kollektifleştirilmesi esasına dayalı olarak komünal topluluklarda kurulmuştur.

Komünizmi savunan akımlar arasında en yaygını Leninizm (Marksizm-Leninizm)’dir. Marksizm-Leninizm’e göre komünizme giden süreç burjuvazinin ortadan kalkmasını sağlayacak olan proletarya rejimi başlatılacak ve ardından komünizmin hazırlayıcısı sosyalizm aşamasına geçilecektir. Marksist kuramda son aşama olan komünizmin gerçekleşmesiyle devlet ortadan kalkacaktır.

Leninizm dışında iki komünist akım daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Marksizm’in temel görüşlerini benimseyen fakat Leninist modelle komünizm hedefine ulaşılamayacağını iddia eden sol komünizm veya konsey komünizmi olarak adlandırılan akımdır. Lenin’in "Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı" adlı eserine cevaben yazılan Herman Gorter’in "Yoldaş Lenin’e Açık Mektup", Gilles Dauvé ve François Martin’in "Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı" isimli kitaplar bu akımın takipçilerinin yarattıkları eserlerdir.

Diğer bir komünist akım ise anarşist komünizm’dir. Anarşizmin bireyci ve kolektivist akımlarından ayrılan anarşist komünizm fikri, komünizme devlet aygıtını ele geçirerek geçilebileceğini reddeder ve bunu savunan Marksizm’i eleştirir. Peter Kropotkin, Nestor Makhno, Errico Malatesta, Carlo Cafiero anarşist komünizm düşüncesinin temellerini atan düşünürlerden ve eylemcilerden bazılarıdır. Anarşist komünizm, anarşizm’den "sınıf" gerçeğine göre hareket etme ve örgütlenme temelinde ayrılır. Savunucuları komünizmin, bilimsel sosyalizm olmadan gerçekleştirilebileceği üzerinde birleşir. Anarşist komünizm, devlet’in kapitalizm için bir kılıf olduğunu ve bu yüzdende sınıfsız bir topluma gidilecek süreçte kullanılmasının sonucunda "diktatörlük", "devlet kapitalizm"i ya da "bir sözde zümrenin, toplum üzerinde iktidarı’na yol açacağını düşünür.

İlkel Komünizm

Komünizm fikri Batı düşüncesinde Marx’tan ve Engels’ten çok önce oluşmuştur. Antik Yunan’da zaten komünizm mülkiyet gelmeden önce toplumun tam uyum içinde yaşadığı, insanlığın “altın çağına” dair bir mitolojiyle ilişkilendirilirdi. Kimileri Platon’un Devlet adlı eserinin ve diğer antik kuramcıların bir çeşit komünal yaşam içinde komünizmi savunduğunu belirtir. Pek çok erken Hıristiyan mezhebi (ve Elçilerin İşleri bölümünde de belirtildiği üzere özellikle erken dönem Kilise), Kolomb öncesi Amerika’daki yerli kabileler komünizmi komünal yaşam ve ortak mülkiyet biçiminde uygulamışlardır.

16. yüzyılda İngiliz yazar Thomas More Ütopya adlı incelemesinde, ortak mülkiyet üzerine kurulu bir toplumu tasvirlemiştir. 17. yüzyılda komünist düşünce İngiltere’de tekrar tartışma konusu oldu. Eduard Bernstein 1895’te yazdığı Cromwell ve Komünizm adlı eserinde İngiliz İç Savaşı içindeki grupların, özellikle de Kazıcıların (Diggers) açıkça komünist, tarıma dayalı düşünceleri desteklediğini ve Cromwell’in bu gruplara yaklaşımının olsa olsa değişken, sıklıkla da düşmanca olduğunu iddia eder.

Özel mülkiyet fikrinin eleştirisi 18. yüzyıl boyunca süren Aydınlanma döneminde de, Jean Jacques Rousseau gibi düşünülerle devam etti. Robert Owen gibi “ütopyacı sosyalist” yazarlar da bazen komünist sayılırlar.

Karl Marx insanlığın klasik toplum, feodalizm ve şimdi içinde bulunduğu kapitalizm dönemine yükselmesinde ilkel komünizmi ilk ve asıl çıkış noktası olarak görür. Ardından sosyal evrimdeki sonraki adımın komünizme geri dönüş olacağını gösterir ancak bu insanlığın zaten deneyimlediği ilkel komünizmden çok daha yüksek bir seviyede olacaktır.

Komünizm çağdaş formunda 19. yüzyılın işçi hareketiyle birlikte Avrupa’da yükseldi. Bu sırada Sanayi Devrimi ilerliyordu. Sosyalist eleştirmenler kapitalist iktisadın uygunsuz koşullarda şehirdeki fabrikalarda çalışan işçiler olan proletaryayı ve zengin ile yoksul arasında giderek açılan bir uçurumu ortaya çıkardığını gördüler.Aslında gerçek anlamda komünizm,19. yüzyılın ortalarından itibaren filizlenmiştir.Komünizmin tabiri,Karl Marx ve Fredrih Engels’in ortak yapıtları olan Komünist Manifesto adlı kitapta açıklanmıştır.Burdan yola çıkarsak,aslında komünizmin yaklaşık 1,5 asırlık bir geçmişi vardır.
Anarşist Komünizm

Ana madde: Anarşizm

Anarşist Komünizm 14. yüzyılda bir red ve bir istekten doğan anarşizmin komünist koludur. Reddedilen otoritedir. Nitekim anarşist kuramcı Proudhon 1851′de "artık ne kilise’de ne de devlet içinde,ne toprakta ne de parada da otorite olmalıdır" diyordu. İstenilen de özgürlüktür.

Anarşist düşünce Marx’ın bilimsel sosyalizmiyle çelişir. Anarşizmin ispanyadaki kurucusu Guiseppe Fanelli ile 1. Enternasyonale katılan Bakunin, "dünyada eşitlik, komünler içinde serbestçe örgütlenmiş ve federasyon haline gelmiş üretim birliklerindeki kolektif mülkiyetin ve emeğin kendiliğinden örgütlenmesiyle gerçekleşmek zorundadır" der. Nitekim, daha Enternasyonal’ın başlangıcında işçiler ikiye bölünmüştü. Biri Marxçı diğeri Proudhoncu olan bu iki akım özellikle cenevre(1866) ve Lozan(1867) kongrelerinde çatıştı. 1. Enternasyonal’den sonraki kongrelerde anarşistler yenik düştü. Anarşistlerin öncülerine göre yapacakları propaganda yeniden gözden geçirilmeliydi. Bu düşünceden hareketle italyan anarşistler,1877 de şiddet kullanmayı önerdiler: "sosyalist ilkelerin eylemlerle ortaya konmasına yönelen ayaklanma, en etkin propaganda aracıdır. Bu araç kitleleri yanıltmadan ve bozmadan en derin toplumsal katmanlara nüfuz edebilir ve enternasyonal’in desteklediği mücadelede insanlığın diri güçlerini yanına çekebilir"(1876 da Cafieronun Malatestaya yazdığı mektup). Bu düşünceden hareket eden italyan anarşistleri, Benevento’da taşra arşivlerini ateşe vermeye ve yoksullara para dağıtmaya giriştiler. yapılan baskılar anarşist düşüncenin yayılmasına, özellikle ispanya ve rusyada engel olamadı. Bu arada Bakunin ve Kropotkin, eksiksiz ve evrensel nitelikte olduğunu düşündükleri bir eğitim sistemi ortaya koyarak Proudhon’un düşüncelerini geliştirdiler.

Anarşist Komünizmin örgütlü pratikleri, kendisini tarihte Ukrayna ve İspanya iç savaşında gösterir.
Marksizm

Ana madde: Marksizm

Diğer sosyalistler gibi Marx ve Engels de kapitalizme ve işçinin sömürülmesine son verme yolları aradılar. Fakat erken dönem sosyalistler genellikle uzun süreli bir sosyal reformu önermekte iken, Marx ve Engels devrimin sosyalizme giden tek yol olduğunu söylediler.

Marksizm’de, sınıflı toplumdaki insanın temel özelliği yabancılaşmadır ve komünizm insanlığın özgürlüğünün tam olarak gerçekleştirilmesi demektir. Marx burada Hegel ’i izleyerek özgürlüğü yalnızca kısıtlamaların yokluğu olarak değil, ahlakî bir özü olan hareket olarak alır. Komünizm yalnızca insanlar ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalarını sağlamaz, ama aynı zamanda onları öyle koşullar ve diğer insanlarla öyle ilişkiler içine koyar ki, artık sömürme ihtiyacı hissetmezler. Ancak Hegel’e göre bu dünya asla ulaşılamayacak olan idealar dünyası tarafından yönetilirken, Marx’a göre komünizm maddeler dünyasından, özellikle de üretim araçlarının gelişiminden ortaya çıkar.

Marksizm sınıf çatışma ve devrimci mücadele sürecinin proletarya için zaferle sonuçlanacağını ve özel mülkiyetin zamanla ortadan kalkarak üretim araçlarının topluma ait kılınacak bir komünist toplumun kurulacağını ileri sürer. Marx komünist yaşam hakkında az şey yazmış ve yalnızca komünist toplumu oluşturan en temel belirtileri vermiştir. Açıktır ki, bu insanın altından kalkabileceği tasarıların çok az sınırlandığı bir bolluğu gerektirir. Komünist hareket tarafından benimsenmiş bir sloganda komünizm “Herkesten yeteneğine göre alınan, herkese gereksinimine göre verilen” bir dünya olarak açıklanır. Alman İdeolojisi (1845) Marx’ın komünist geleceği detaylıca açıkladığı az sayıdaki yazılarından biridir: Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.

19. yüzyılın son yarısında sosyalizm ve komünizm terimleri genellikle birbirlerinin yerine kullanılmaya başladılar. Ancak Marx ve Engels sosyalizmi toplumun üretim araçlarını ortak olarak kullandığı ama bazı sınıf farklılıklarının hâlâ bakî olduğu bir geçiş aşamasını tanımlamak için kullandılar. Komünizm terimini de tüm sınıf farklarının ortadan kalktığı, insanların uyum içinde yaşadığı ve devlete artık ihtiyaç duyulmadığı nihai bir aşama için kullandılar.

Özellikle daha sonra Lenin tarafından geliştirilen bakış açıları, 20. yüzyılın komünist partilerinin harekete geçirici niteliklerinin temelinin oluşturulmasını sağladı. Sonraki yazarlar Marx’ın bakış açısını biraz değiştirerek, komünizm tam olarak yerleşmeden önce uzun bir sosyalizm sürecinin gerektiğine inanmış ve böyle toplumların geliştirilmesinde devlete merkezî bir rol tanımışlardır.

Marx’ın Mihail Bakunin gibi çağdaşları benzer fikirleri desteklediler ama sınıfsız topluma nasıl ulaşılacağı konunda fikir ayrılığına düştüler. Günümüzde işçi hareketinde Marksistler ve anarşistler arasında bir ayrım vardır. Anarşistler tüm devlet biçimlerine karşıdır ve onu ortadan kaldırmak isterler. Anarşist komünistler sınıfsız topluma derhal geçilmesini ister.
Komüntern

Ana madde: Marksizm–Leninizm

Modern dünyada geniş ölçekli bir sosyalizm kurma fikri üzerine ilk çaba Rusya’da 1917 Ekim Devrimi’nde gerçekleşti. Bolşevikler ve Lenin’in önderliğinde yapılan devrim, Marksistlerin kendi arasında da komünizm üzerine önemli pratik ve kuramsal tartışmalar başlattı. Marx’ın kuramı devrimlerin yerleşik ve büyük bir işçi sınıfının oluştuğu ileri kapitalist ülkelerde olacağını farz ediyordu. Bununla birlikte muazzam büyüklükteki cahil köylüleriyle ve küçük sanayisiyle Avrupa’nın en fakir ülkesiydi. Bu şartlar altında onların ideolojik vazifelerine göre öncelikle bir işçi sınıfının yaratılması gerekiyordu.

Bu nedenle sosyalist Menşevikler, kapitalizm oluşmadan evvel sosyalist devrim isteyen Lenin’in komünist Bolşeviklerine karşı çıkıyorlardı. Bolşevikler iktidara geldiklerinde Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı’yla olan ilgisinin kesilmesini isteyen halkın ve toprak reformuna isteyen köylülerin desteğini elde eden pragmatik ve siyasî olarak başarılı “barış, ekmek ve toprak” sloganlarının ötesinde bir programdan yoksun kaldılar.

Komünizm ve sosyalizm terimlerinin kullanımları 1917 yılında Bolşevikler isimlerini Komünist Parti olarak değiştirdiklerinde ve sosyalist ilkelere bağlı tek parti rejimi kurduklarında değişti. Devrimci Bolşevikler ılımlı sosyalist hareketlerle olan bağlarını kopardılar ve İkinci Enternasyonal’den çekilerek 1919 yılında Üçüncü Enternasyonal’i ya da Komintern’i kurdular. Bundan böyle Komünizm terimi Komintern şemsiyesi altında toplanan partilerin ideolojilerini belirtmek için kullanılır oldu. Programları sosyalist iktisadın geliştirilmesini olduğu kadar, proletarya diktatörlüğünün kurulmasını sağlayacak olan dünya işçilerinin devrim için birleşmesi çağrısında bulunuyordu. Sonunda devletin yavaş yavaş yok edilmesiyle uyumlu bir sınıfsız toplum oluşturacak programları tuttu. Sovyet komünistleri 1920’lerin başında, eski Rus İmparatorluğu’ndan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ya da Sovyetler Birliği’ni kurdular.

Lenin’in demokratik merkeziyetçiliğini izleyerek, komünist partiler hiyerarşik bir yapıyla örgütlendiler. Tabanda yalnızca partinin yüksek üyeleri tarafından onaylanmış ve parti disiplinine tamamen uyan seçkin kadrolardan oluşan etkin hücre üyeleriyle örgütleniyorlardı.

1918 ile 1920 arasında, Rusya İç Savaşı’nın ortasında yeni rejime tüm üretim araçlarını devletleştirdi. Ayaklanmalar ve köylülerin rahatsızlığı başlayınca, Lenin Yeni Ekonomi Politik’i (YEP/NEP) açıkladı. Bununla birlikte Josef Stalin’in liderlik için kişisel mücadelesi YEP’in sonunu hazırladı ve Stalin kendi otoritesini programı iptal etmek için kullandı.

Sovyetler Birliği ve Komünist Partiler tarafından yönetilen diğer ülkeler sosyalist iktisadi esaslar üzerine kurulu Sosyalist devletler olarak tanımlanırlar. Bu kullanım, onların sosyalist programı üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldırmak ve iktisat üzerinde devlet kontrolünü kurmak için benimsediklerini belirtir; bununla birlikte, kendilerini tam anlamıyla komünist olarak tanımlamazlar çünkü ortak mülkiyet henüz yoktur.
Stalinizm

Ana madde: Stalinizm

Sosyalizmin Stalinist versiyonu, bazı önemli değişikliklerle birlikte Sovyetler Birliğini ve dünya çapındaki Komünist Partileri şekillendirdi. Bu görüş büyük bir sanayileşme ve kamulaştırma programıyla komünizmi kurma ihtimali üzerinde duruyordu. Sanayinin hızlı gelişimi ve hepsinin ötesinde Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanması, bu bakış açısına dünya çapında bir destek sağladı ve hatta Stalin’in ölümünü izleyen on yılda, parti otuz yıl içinde komünizmin kurulmasını vadeden bir program benimsedi.

Bununla birlikte Stalin’in önderliğindeki Sovyet modelin iskeletiyle komünizme ulaşma düşüncesindeki bazı gedikleri kanıtlar gösterdi. Stalin Sovyetler Birliği’nde hayatın yönünü kontrol eden baskıcı bir devlet kurdu. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nin yeni lideri Nikita Kruşçev bu baskının büyüklüğünü kabul etti. Daha sonra bu büyüme azaldı, devlet memurları arasında Sovyet sisteminde gediklere yol açan rantçılık ve bozulma arttı.

Komintern’in faaliyetine rağmen, Sovyet Komünist Partisi Stalinist bir kuram olan “tek ülkede sosyalizm”i benimsedi. Sınıf mücadelesinin sosyalizmde daha zorlaşacağını söyleyen Stalinist görüşe göre eğer gerekliyse tek ülkede sosyalizmi kurmak mümkündü. Marksist enternasyonalizmden bu kopuş, “sürekli devrim” kuramını ortaya atarak dünya devriminin gerekliliğini vurgulayan Leon Troçki tarafından eleştirildi.
Troçkizm

Ana madde: Troçkizm

Troçki ve destekçileri “Sol Muhalefet”i oluşturdular ve platformları Troçkizm olarak anıldı. Fakat Stalin Sovyet rejiminin tam kontrolünü ele geçirmeyi başardı ve onların Stalin’i iktidardan indirme girişimleri 1929 yılında Troçki’nin sürgün edilmesiyle sonuçlandı. Troçki’nin sürgün edilmesinin ardından, dünya komünizmi iki farklı fraksiyona ayrıldı: Stalinizm ve Troçkizm. Troçki daha sonra 1938’de Komintern’e bir meydan okuma olan Dördüncü Enternasyonal ’i kurdu.

Bugün Troçkizm’i izleyen bazılarına göre, bu ideoloji Sovyet bloğundaki Komünist çevrelerde Stalin’in ölümünden sonra bile kabul görmemiş ve Troçki’nin komünizm konusundaki açıklamaları devleti yıkacak koşulları hazırlayacak siyasî bir devrime önderlik etmede başarılı olmamıştır. Bununla birlikte Troçkist fikirler sosyal değişim deneyimleri yaşayan ülkelerde (örneğin Venezuela’nın başbakanı Hugo Chavez’le ilişkisi olan Alan Woods’un Marksist Enternasyonal Komitesi gibi) zaman zaman yankı bulmaktadır. Büyük Britanya, Fransa, İspanya ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerde birçok parti politik arenadadır. Kapitalizmin destekçisi olan partilere katkıda bulunan Troçkist grupların, böyle davranılmasını uygun bulmayan diğer Troçkistler tarafından oportünizmle (fırsatçılık) suçlandığını unutmamak gerekir.
Soğuk Savaş Yılları

Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan galibiyetle çıkmasının ardından Doğu Avrupa’da önemli müttefikler kazanmasıyla birlikte, komünizm hareketi birkaç yeni ülkede daha başladı ve Maoizm gibi birkaç değişik komünizm düşüncesinin yükselmesine de yardımcı oldu.

Sosyalizm birçok yeni ülkenin Sovyetlere eklenmesiyle ve Doğu Avrupa’ya yayılarak güçlendi. Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslavakya, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Romanya’da Sovyet Komünizmi örnek alınarak yönetimler kuruldu. Yugoslavya’da da Josip Tito’nun önderliğinde komünist bir yönetim yaratıldı ama Tito’nun bağımsız politikaları, Yugoslavya’nın Komintern’in yerine kurulan Kominform’dan çıkarılmasına yol açtı. Titoizm hareketi de deviasyonist (sapma) olarak adlandırıldı.

1950 itibariyle Çin Marksistleri Tayvan hariç tüm Çin ellerinde tutarak, dünyanın en kalabalık ülkesini yönetiyorlardı. Diğer bölgelerdeki komünist güçler, emperyalist dünya üzerinde huzursuzluk yaratıyor ve emperyalistler Orta Asya’daki ve Afrika’daki huzursuzlukları bastırmak için savaşa başvuruyorlardı. Bunların en acı sonuçlar doğuranlarından birisi Vietnam Savaşı ’dır. Değişik oranlarda başarılar sağlayan Komünistler, bu fakir ülkelerdeki ulusal ve sosyalist güçlerle birlikte Batı emperyalizmine karşı savaş verdiler.
Maoculuk

Ana madde: Maoculuk

1953’te Stalin’in ölümünün ardından, Sovyetler Birliği’nin yeni önderi Nikita Kruşçev Stalin’in suçlarını ve yaptığı kişisel propagandayı ifşa etti. Lenin’in prensiplerine geri dönüş çağrısı yaptı ve böylece Komünist yöntemlerdeki bazı değişiklikleri haber vermiş oldu. Bununla birlikte, Kruşçev’in ıslahatları özellikle 1960′lar ve 1970′lerde daha görünür hale gelen Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik farkları arttırdı. Uluslararası marksist hareketteki Çin-Sovyet bölünmesi açık bir düşmanlığa dönüşürken, Maoist Çin kendisini gelişmemiş dünyanın iki süpergüç olan ABD ve Sovyetler Birliği karşısındaki önderi olarak gösterdi ve Maoculuk dünyada Marksizmin yeni bir dalı olarak kabul edildi.
Sovyetler Birliği’nin Dağılması ve Günümüzde Marksizm

1985 yılında Mihail Gorbaçov Sovyetler Birliği’nin önderi oldu ve glasnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılandırma) projeleriyle merkezi kontrolü azalttı. Polonya, Doğu Almanya, Çekoslavakya, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan Komünist yönetimi 1990 yılında terk ettiklerinde Sovyetler Birliği onlara müdahale etmedi ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin kendisi de dağıldı.

21. yüzyılın başıyla birlikte, Komünist partiler Çin, Küba, Laos, Kuzey Kore ve Vietnam’da iktidardalar. Moldova’nın başkanı Vladimir Voronin Moldova Komünist Partisi’nin üyesi olmakla birlikte ülke tek parti önderliğinde yönetilmiyor. Bununla birlikte Çin, Maocu mirasın birçok bakış açısını yeniden değerlendirdi ve Çin, iktisatta büyümeyi arttırmak için devlet kontrolünü azalttı. Komünist partiler ya da onların izleyicileri, birçok Avrupa ülkesinde ve özellikle de Hindistan’da siyasi olarak hala önemlerini koruyorlar.

Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist devrimlerin ardından komünizmin neden başarılı olamadığına dair Marksist teoriler, kapitalist dış ülkelerin baskısı, devrimlerin gerçekleştiği ülkelerin görece az gelişmiş olması ve devleti kendi çıkarları doğrultusunda yöneten yeni bir bürokratik tabaka ya da sınıfın oluşması gibi etkenler üzerinde durmaktadır. Sovyetler Birliği’ne ve Sovyet sistemine yönelik Marksist eleştiriler, Sosyalist devletlerin “devlet kapitalizmi” ya da bürokratik diktatörlük haline geldiğini ve Sovyet sisteminin Marx’ın komünist idealinden çok uzağa düştüğünü söylemektedir. Devletin ve partinin bürokratik seçkinlerinin ağır bir şekilde merkezileşmiş ve baskıcı bir siyasal araç haline gelmiş aygıtta bürokrasinin sınıflı sisteme özgü bir sınıfmış gibi hareket etmeye başladığı vurgulanır.

Marksist olmayanlar ise devlet kapitalizmi terimini Komünist Parti tarafından yönetilen tüm topluluklar ve böyle ulus-devletler yaratma niyetinde olan herhangi bir parti için kullanırlar. Sosyal bilimlerde, Komünist Partiler tarafından yönetilen topluluklar tek partili yönetimlerinden ve sosyalist iktisadi tabanlarından dolayı ayrı tutulurlar. Antikomünistler böyle toplumlar için totaliterlik terimini kullansalar da, birçok sosyal bilimci böyle devletlerde bağımsız politik faaliyetler yürütmenin imkânlarını tanımlamışlar ve bunun gelişimini 1980ler ve 90ların başında Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki müttefiklerinin dağılmasından sonrasına kadar vurgulamışlardır. Kaldı ki, zaten Marx’a göre proletarya diktatörlüğü, komünizm aşamasına ulaşmak için geçilmesi gereken bir aşamadır. Dolayısı ile burjuva düzenlerinde olduğu gibi çok partili bir sistem kurulması zaten mümkün değildir. Bazı komünistler, sosyalist bir yönetimin totaliter bir yönetime dönüşmesinin, ancak halkın yönetime katılmasının engellenmesi ile olabileceğini savunmaktadırlar.

Bugün Marksistler ve anarşistler dünyanın pek çok bölgesinde faaliyettelerdir.Latin Amerika’da marxsizm gelişmiştir. Bugün; Küba, Venezuela, Bolivya, Çin, Kuzey Kore, Laos, Vietnam, Moldova ve Nikaragua sosyalist ve komünist partilerin iktidarlarıyla yönetilmektedir.
Komünizmin eleştirisi

Çok çeşitli görüşlerdeki yazarlar ve siyasi eylemciler antikomünist eserler yayımlamışlar. Sovyet bloğuna muhalif olan Aleksandr Solzenitsin ve Vaclav Havel; Friedrich Hayek, Ludwig von Mises ve Milton Friedman gibi ekonomistler; Hannah Arendt, Robert Conquest, Daniel Pipes ve R. J. Rummel gibi tarihçiler ve sosyal bilimciler bunlardan bazılarıdır. Bazı yazarlar Komünist rejimle yönetilen ülkelerdeki, özellikle de Stalin dönemindeki insan hakları ihlallerini komünizmin eleştirisi olarak sunmaktadır. Fakat bunu eleştiren insanların büyük kısmının, kapitalist ülkelerin yaptığı insan hakları ihlallerine değinmemesi, bu tür eleştirilerin komünistler başta olmak üzere bazı insanlar tarafından antikomünist propaganda olarak yorumlanmasına yol açmaktadır.

Bu eleştirilerin bazıları, komünist partilere karşı doğru noktalara değinmekle birlikte, hepsinin bilimsel bir yaklaşım olarak komünizme karşı geçerli olamadıkları iddia edilmektedir. Ve Varşova Paktı’na dahil olmayan birçok komünist partisi arasında çok önemli farklılıklar vardır; bundan dolayı hiçbir eleştiri hepsi için geçerli olamaz.

Birçok ülkede komünizmle mücadele, fikri eleştirilerle sınırlı kalmamış, fiziksel karşı koyuşlarla da çerçevesini genişletmiştir….

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.