Gereksizbiri

Haziran 12, 2010

Kırgızistan yönetimi Rusya’dan asker istedi

Kırgızistan’da geçici yönetim ülkenin güneyindeki etnik kökenli şiddet olaylarını bastırmada Rusya’dan yardım istedi.

Ülkenin geçici lideri sükuneti sağlamak için dışarıdan silahlı güçlerin müdahelesine ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Ancak Rusya Savunma Bakanlığı BBC’ye yaptığı açıklamada bölgeye asker göndermeyi planlamadıklarını bildirdi.

Kırgız güvenlik güçleri ülkenin güneyindeki Oş kentindeki etnik çatışmaları kontrol altına almada zorlanıyor.

Ülkenin en büyük ikinci kenti Oş’ta çıkan şiddet olaylarında ölenlerin sayısı en az 60, yaralı sayısı da 600′ün üzerinde.

Şiddet olayları ikinci günde de sürerken, binlerce kişi Kırgızlarla Özbek kökenliler arasındaki çatışmalardan kurtulmak için Özbekistan sınırına kaçıyor.

Özbeklerin evleri ve kentin en büyük pazarı alevler içinde; görgü tanıkları da hala silah sesleri duyulduğunu söylüyor.

Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan eden geçici yönetim, Rusya’dan bölgeye asker göndermesi istedi.

Yerel kaynaklara göre Kırgız ve Özbek kökenli rakip çeteler arasındaki anlaşmazlık önceki gün akşam saatlerinden itibaren silahlı çatışmaya dönüştü.

Oş’ta çok sayıda Özbek, daha çok bir arada, kendilerine ait semtlerde yaşıyor.

Oş aynı zamanda, Nisan ayında devrilen eski Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev’in kalesi konumunda.

Nisan ayında protestocular ve hükümet güçleri arasındaki şiddetli çatışmalardan ardından cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev ülkeden kaçarak Belarus’a gitmişti.

Ancak o tarihten bu yana geçici hükümet ülkede düzen sağlamakta zorlanıyor.

Bölge muhabirleri, bu son gerginliklerin ardından, Kırgız ve Özbekler arasında etnik çatışmaların başka kesimlerde de alevlenmesinden kaygı duyulduğunu belirtiyor.

Kırgız yetkililerin yanı sıra Rusya, Çin ve ABD de halka itidal çağrısında bulundu.

Kırgızistan’da hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Rusya’nın askeri üsleri bulunuyor.

Kırgızistan’da görev yapan İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Andrea Berg, bu gerginlikleri ülkedeki siyasi sorunların Nisan ayından bu yana çözülmemiş olmasıyla da ilişkilendiriyor.

Rusya’nın İran’a yaptırımda kafası karışık

Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM’nin yaptırım kararının İran’a S-300 füze sistemi satışına engel oluşturmadığını açıkladı. Rus silah sanayiinden bir kaynak ise, Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemi satmayacağını belirtmişti.
BM’nin İran’a nükleer programından sonra yaptırım uygulama kararından sonra bu ülkeye ilk yaptırım darbesinin Rusya’dan geldiği belirtildi. Rus Interfax haber ajansı, Rus silah sanayinden bir kaynağa dayandırdığı haberinde Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemini satmayacağını açıklamıştı.
Ancak Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamada, BM’nin yaptırım kararının Rusya’nın S-300 füze sistemini İran’a satmaya engel olmadığı belirtildi.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM’nin yaptırım kararının İran’a S-300 füze sistemi satışına engel oluşturmadığını açıkladı. Rus silah sanayiinden bir kaynak ise, Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemi satmayacağını belirtmişti.
BM’nin İran’a nükleer programından sonra yaptırım uygulama kararından sonra bu ülkeye ilk yaptırım darbesinin Rusya’dan geldiği belirtildi. Rus Interfax haber ajansı, Rus silah sanayinden bir kaynağa dayandırdığı haberinde Rusya’nın İran’a S-300 füze sistemini satmayacağını açıklamıştı.
Ancak Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamada, BM’nin yaptırım kararının Rusya’nın S-300 füze sistemini İran’a satmaya engel olmadığı belirtildi.

‘İsrail’in ardından cihatla biz savaşacağız’

Hollanda genel seçimlerinde oylarını büyük oranda artıran sağcı lider Geert Wilders, İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’a verdiği röportajda, Batı’nın cihatla savaşmak için sırada beklediğini söyledi.
Müslüman ülkelerden gelen göçü durdurmayı seçim kampanyasının merkezine koyan Geert Wilders, İsrail’in “cihada karşı verdiği savaşı” övdü ve bu ülkenin başarısız olması durumunda Batı’nın cihatla savaşmak konusunda sırada beklediğini belirtti.
Wilders, Jerusalem Post’a Çarşamba günü yapılan seçimler öncesinde verdiği röportajda İsrail’i “tehlikeye ilk maruz kalan ülke olarak” tanımladı ve “cihadın sadece İsrail’e karşı olmadığını, Batı’nın tamamına karşı durduğunu” söyledi.
Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV), bundan bir yıl önce kamuoyu anketlerinde aldığı yüzde 28 oyla seçimleri kazanmak konusunda gerçekçi beklentilere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak ekonomik gelişmelerin gündemi işgal etmesiyle bu destek de azalma görüldü.
Hollandalı siyasetçi seçimler öncesinde, “Başbakan olma şansım yüksek değil” dedi. Buna rağmen parlamentodaki sandalye sayısını iki katına çıkarması beklenen Wilders, beklentilerin de üzerine çıkarak oy oranını yüzde 100 artırdı.
ILIMLI İSLAM’A İNANMIYORUM
Katolik olan Wilders, İslam’a yönelik ağır eleştirileri nedeniyle yoğun eleştirilere, yasal işlemlere ve ölüm tehditlerine maruz kaldı. Çok sayıda “ılımlı Müslüman’ın” olduğuna inandığını belirten Wilders, bu Müslümanların birçoğunun Batı’da yaşadığını ve kanunlara bağlı insanlar olduklarını belirtirken, “ılımlı İslam”ın varlığına inanmadığını söyledi.
Wilders, İslam’ı “özgürlüğe, hukukun üstünlüğüne ve kilise ile devletin ayrılmasına karşı olan totaliter bir ideoloji” olarak tanımladı.
Hollandalı siyasetçi ayrıca, Müslümanların Hollanda gibi ülkelere akın etmesinin “toplumlarının İslamileşmesine” neden olduğunu söyledi. 2008 yılında çektiği “Fitne” adlı filmde, “İslam hakkında söyledikleri şeyler yüzünden ceza mahkemesine çıkarıldığını” anımsatan Wilders, girişinin yasaklandığı İngiltere’ye tekrar girme hakkı elde etmek için yasal mücadele vermek zorunda kalmıştı.
İfade özgürlüğünün saldırı altında olduğunu belirten Wilders, “Katolikliği eleştirmişmiş olsaydım, başıma benzer olayların gelmezdi” dedi. Sağcı politikacı Hollanda’daki Müslüman nüfusun bir milyona yaklaştığını ve her yıl Somali, Irak, Fas, Türkiye ve öte ülkelerden on binlerce göçmenin geldiğini söyledi.
Diğer Avrupa ülkelerinde Müslüman nüfus oranının daha fazla olduğunu belirten Wilders, yaşanan akının “çok büyük değişimlere neden olduğunu” belirterek sokaklarda kadınların ve eşcinsellerin taciz edildiğine ve Şeriat mahkemelerinin artışına dikkat çekti.
GÖÇÜ DURDURMAMIZ LAZIM
Wilders, Müslüman ülkelerden yaşanan büyük göçün durdurulması gerektiğini, bunun göç eden insanlar kötü olduğu için değil ancak Hıristiyan ve Yahudi değerleri üzerine kurulu kültürel miras ve toplumlarının İslam’dan daha üstün olmasını gösterdi. Wilders, “Eğer yanlış yönlendirilen politik doğru sebepler nedeniyle göçün önüne geçemezsek Avrupa’yı kaybederiz” dedi.
PVV partisini altı yıl önce kuran Wilders, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni (VVD) Türkiye’nin AB üyeliğine destek verdiği gerekçesiyle terk etti. İsrail’in sözünü esirgemeyen destekçisi olan Wilders, İsrail-Filistin çatışmasını bölgesel olmaktan çok ideolojik olarak tanımladı.
“Eğer İsrail Batı Şeria’yı Filistin’e vermeyi kabul ederse, bu barış getirmez. Bunun ardından Filistinliler için bir sonraki basamak, sırayla Aşkelon, Aşdod, Hayfa ve Kudüs’ü ele geçirilmek istenen diğer yerleşimler olarak istemek” dedi.
Wilders, her zaman Batı’da yaşayan anne babaların rahat uyuduklarını söylüyorum, ancak İsrail’de anne babalar geceleri ayakta duruyor çünkü çocukları cihatla savaşıyor” dedi. Sağcı politikacı sözlerini, “Bizim kavgamızda mücadele ediyorsunuz, İsrail’den sonra ise sıra bizde” dedi.

Hollanda genel seçimlerinde oylarını büyük oranda artıran sağcı lider Geert Wilders, İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’a verdiği röportajda, Batı’nın cihatla savaşmak için sırada beklediğini söyledi.
Müslüman ülkelerden gelen göçü durdurmayı seçim kampanyasının merkezine koyan Geert Wilders, İsrail’in “cihada karşı verdiği savaşı” övdü ve bu ülkenin başarısız olması durumunda Batı’nın cihatla savaşmak konusunda sırada beklediğini belirtti.    Wilders, Jerusalem Post’a Çarşamba günü yapılan seçimler öncesinde verdiği röportajda İsrail’i “tehlikeye ilk maruz kalan ülke olarak” tanımladı ve “cihadın sadece İsrail’e karşı olmadığını, Batı’nın tamamına karşı durduğunu” söyledi.      Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV), bundan bir yıl önce kamuoyu anketlerinde aldığı yüzde 28 oyla seçimleri kazanmak konusunda gerçekçi beklentilere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak ekonomik gelişmelerin gündemi işgal etmesiyle bu destek de azalma görüldü.   Hollandalı siyasetçi seçimler öncesinde, “Başbakan olma şansım yüksek değil” dedi. Buna rağmen parlamentodaki sandalye sayısını iki katına çıkarması beklenen Wilders, beklentilerin de üzerine çıkarak oy oranını yüzde 100 artırdı. ILIMLI İSLAM’A İNANMIYORUMKatolik olan Wilders, İslam’a yönelik ağır eleştirileri nedeniyle yoğun eleştirilere, yasal işlemlere ve ölüm tehditlerine maruz kaldı. Çok sayıda “ılımlı Müslüman’ın” olduğuna inandığını belirten Wilders, bu Müslümanların birçoğunun Batı’da yaşadığını ve kanunlara bağlı insanlar olduklarını belirtirken, “ılımlı İslam”ın varlığına inanmadığını söyledi. Wilders, İslam’ı “özgürlüğe, hukukun üstünlüğüne ve kilise ile devletin ayrılmasına karşı olan totaliter bir ideoloji” olarak tanımladı. Hollandalı siyasetçi ayrıca, Müslümanların Hollanda gibi ülkelere akın etmesinin “toplumlarının İslamileşmesine” neden olduğunu söyledi. 2008 yılında çektiği “Fitne” adlı filmde, “İslam hakkında söyledikleri şeyler yüzünden ceza mahkemesine çıkarıldığını” anımsatan Wilders, girişinin yasaklandığı İngiltere’ye tekrar girme hakkı elde etmek için yasal mücadele vermek zorunda kalmıştı. İfade özgürlüğünün saldırı altında olduğunu belirten Wilders, “Katolikliği eleştirmişmiş olsaydım, başıma benzer olayların gelmezdi” dedi. Sağcı politikacı Hollanda’daki Müslüman nüfusun bir milyona yaklaştığını ve her yıl Somali, Irak, Fas, Türkiye ve öte ülkelerden on binlerce göçmenin geldiğini söyledi. Diğer Avrupa ülkelerinde Müslüman nüfus oranının daha fazla olduğunu belirten Wilders, yaşanan akının “çok büyük değişimlere neden olduğunu” belirterek sokaklarda kadınların ve eşcinsellerin taciz edildiğine ve Şeriat mahkemelerinin artışına dikkat çekti.

GÖÇÜ DURDURMAMIZ LAZIMWilders, Müslüman ülkelerden yaşanan büyük göçün durdurulması gerektiğini, bunun göç eden insanlar kötü olduğu için değil ancak Hıristiyan ve Yahudi değerleri üzerine kurulu kültürel miras ve toplumlarının İslam’dan daha üstün olmasını gösterdi. Wilders, “Eğer yanlış yönlendirilen politik doğru sebepler nedeniyle göçün önüne geçemezsek Avrupa’yı kaybederiz” dedi. PVV partisini altı yıl önce kuran Wilders, Özgürlük ve Demokrasi Partisi’ni (VVD) Türkiye’nin AB üyeliğine destek verdiği gerekçesiyle terk etti. İsrail’in sözünü esirgemeyen destekçisi olan Wilders, İsrail-Filistin çatışmasını bölgesel olmaktan çok ideolojik olarak tanımladı. “Eğer İsrail Batı Şeria’yı Filistin’e vermeyi kabul ederse, bu barış getirmez. Bunun ardından Filistinliler için bir sonraki basamak, sırayla Aşkelon, Aşdod, Hayfa ve Kudüs’ü ele geçirilmek istenen diğer yerleşimler olarak istemek” dedi.
Wilders, her zaman Batı’da yaşayan anne babaların rahat uyuduklarını söylüyorum, ancak İsrail’de anne babalar geceleri ayakta duruyor çünkü çocukları cihatla savaşıyor” dedi. Sağcı politikacı sözlerini, “Bizim kavgamızda mücadele ediyorsunuz, İsrail’den sonra ise sıra bizde” dedi.

Dünya Kupası’nın açılışını ABD’nin hasımları yapacak

Afrika, tarihinde ilk kez ev sahipliği yapacağı Dünya Kupası’nın heyecanını yaşarken, bugünkü büyük açılışa birbirinden ilginç dünya liderleri konuk oluyor. Bu konuklar arasında başta ABD olmak üzere Batı’nın tepkisini çeken Sudan lideri Ömer el Beşir ve Libya lideri Muammer Kaddafi gibi isimler var.
Maçların oynanacağı 10 stadyum hazır, havaalanları ıslah edildi ve hatta yüksek hızlı 80 kilometrelik Gautrain demiryolu hattı bu hafta içindeki etkinlik testlerini başarıyla verdi. Aslına bakılırsa, yarın başlayacak olan Dünya Kupası öncesinde bitirilmeyen tek şey, başkent Johannesburg’daki Soccer City stadındaki açılış törenlerinde VIP oturma düzeni. Ve bu durum Güney Afrika hükümetiyle dünya futbolunun patronu FIFA arasındaki ilişkileri gerebilir.

“Alçakların son sığınağı vatanseverliktir” sözünün sahibi Ganalı futbolcu Samuel Johson’dı. Onun gibi çok sayıdaki futbolcu da yarın saygın bayraklar altında hazır bulunacak.

Çok fazla kafa yormaya gerek görmeden, Güney Afrika’nın lideri Jacob Zuma 52 Afrika ülkesinin bütün liderlerini açılışa davet etti. Davet, Sudan lideri Ömer El Beşir için ayrı bir anlam taşıyor: Eğer daveti kabul eder ve gelirse tutuklanacak. Zuma, yakın zaman önce Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Darfur’da işlediği savaş suçları yüzünden Beşir için çıkardığı emri parlamentoda kabul etmişti.

SU KABAĞI STADI

Soweto kasabasının eteklerinde kurulu olan son teknolojisiyle bir su kabağını andıran Soccer City stadyumu, 90 binden fazla insana maç keyfi yaşatabilecek kapasiteye sahip. Ancak “iki V’ler,” yani VVIP’ler sadece 120 kişi için çok lüks olanaklar sunuyor.

Organizatörler için iyi bir haber, her ne kadar kısa bir süre kalacak olsa da, bu kişilerden birinin Nelson Mandela olması. Hükümetten gelen çelişkili açıklamalar ardından Fifa ve ailesi, “Gökkuşağı Ulusu’nun” (Güney Afrika) mimarını açılışta bulundurmak, ardından havalar çok soğumadan evine göndermek konusunda anlaşmış gözüktü.

Madiba (Mandela’ya ülkesinde verilen ad), tribünlerdeki seyirciler için başlama düdüğü sonrasında erişecekleri sessizlik öncesinde bir hareketlilik getirecek gibi. 91 yaşında olan ve haliyle güçten epeyce düşen Mandela, bu andan sonra maçın geri kalan kısmını evinde izleyecek.

Kısacası ilk koltuk doldurulmuş durumda. Diğer iki koltuğa da, Madiba’nın ardından gelen iki isim, Thabo Mbeki ve Jacob Zuma oturacak. Zuma’nın altı yıl süren iktidar mücadelesinde Mbeki’yi hükümetten uzaklaştırmasının ardından yan yana oturmalarını beklemek pek olası değil.

AFRİKA’NIN LİDERİ KADDAFİ

Johannesburg’a arkadaş çevresiyle gelebilecek bir diğer davetli, Muammer Kaddafi. Libya liderinin adına sevinebileceği bir takım bulunmuyor ancak o, Afrika’nın ilk Dünya Kupası’nda kendisini kıtanın en önemli lideri olarak kabul ettiğini hatırlatma şansını kaçırmak istemiyor.

Futbolun en büyük ödülünü ise, onun kadar göz alıcı olmayan Felipe Calderon aldı. Meksika’nın Devlet Başkanı, yapılan bir ankette halkının kendi yerinde olması halinde turnuvaya gitme fırsatını kaçırmayacaklarını belirtmesi ardından, iç politikadaki krizleri bir kenara koyarak açılışa gelmeye karar verdi.

Ancak seçmenleri daha az anlayışlı olan ABD Başkanı Barack Obama için aynı durum geçerli değil. ABD’nin Rustenburg’da Pazar günü İngiltere’yle yapacağı mücadeleyi görmeden önce ülke bayrağını yardımcısı Joe Biden temsil edecek. Bu maç, 174 milyon doları aşan güvenlik maliyetiyle, Dünya Kupası’nda bir maç için ayrılan en büyük güvenlik bütçesi olacak.

Ancak Fifa ve Güney Afrika polisine  (Saps)göre, bu izlenebilecek en güvenli açılış maçı olacak. Bir ses ezberden okurmuş gibi helikopterlerin satın alındığı, tüfeklerin şarjörlerinin doldurulduğu, su toplarının hazırlandığı ve 40,000 özel eğitimli polisin konuşlandırıldığını söylüyor. O zaman bir ritim sonuçlanıyor: Fifa ve Saps “Afrika’nın insanlığını vitrine çıkarıyor.”

İsrail ve ABD soruşturma konusunda anlaştı

Haaretz gazetesi, İsrail ve ABD’nin geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardığını belirtti.
İşte dünyanın önde gelen yayın organlarının bugün öne çıkardıkları manşetler:
HAARETZ: İsrail ve ABD Gazze filosu soruşturması içeriği üzerinde anlaştı
İsrail ve ABD Perşembe günü geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardı.
Soruşturma hakkında resmi açıklamanın Cuma günü yapılması beklenirken, soruşturmayı yürütecek komisyonun beyanının Pazar gününe kalabileceği belirtildi. Komisyon hakkındaki açıklamayı yapacak olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da komisyonda yer alması ve komisyonun sahip olacağı yetkileri belirlemesi bekleniyor. Ülkenin Dışişleri Bakanı Ehud Barak da yer alacak ve doğrudan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile temasta olacak.
Bir televizyon kanalının verdiği bilgiye göre komisyona emekli bir Yüksek Mahkeme yargıcı başkanlık edecek. Netanyahu hükümetinin bu pozisyon içinde seçtiği ismin Yaakov Tirkel olduğu belirtiliyor.
Diğer yandan İngiliz basınının saygın gazetelerinden Independent, hafta içinde ABD ile İsrail arasında soruşturma komitesi konusunda görüşmelerin başladığını belirtmiş, İsrail’in içinde Birleşmiş Milletlerden bir yetkilinin de bulunduğu bir uluslararaası bir komiteden ziyade, uluslararası unsurlar içeren bir soruşturma birimi oluşturmak istediğine dikkat çekmişti.
EL CEZİRE: ABD yuanın değerinin düşürülmesi için Çin’e baskı yapıyor
Çin’in para biriminin yeniden değerlemesi gerektiğini belirten ABD, Pekin’in bunu yapmaya karşı çıkarak küresel ekonomik reformları engellediğini ve kendi iç piyasasında iç talebi olumsuz etkilediğini belirtti.
ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner’in yuanın yeniden değerlenmesine yönelik çağrısı, Pekin’in Mayıs ayında 19.5 milyar dolar ticari fazla elde etmesinin ardından geldi. Perşembe günü açıklanan beklenenin çok üstündeki ekonomik rakamların ardından, Geithner Pekin’in döviz kuru oranı nedeniyle yaşanan olumsuzlukların Çin’in sınırlarının dışına çıktığını ve oluşturulmak istenen küresel dengeyi bozduğunu belirtti.
Geithner, “Çin’in döviz kuru oranı üzerinde yapacağı reformun ABD ve küresel ekonomi için çok önemli olduğunu” söyledi.
GUARDIAN: İran Yeşil Hareketi yıllık toplanma çağrısını iptal etti
İran’daki muhalefet liderleri, Tahran rejimiyle çıkması olası çatışmaların önüne geçmek için geçtiğimiz yılın tartışmalı seçimleri ardından düzenlenen protesto gösterileri tekrarlarlama çağrısını iptal etti. Alınan karar İran’daki demokrasi yanlısı Yeşil Hareket için büyük bir geri adım olarak kabul ediliyor.
Geçtiğimiz yıl Haziran ayında yapılan seçimlerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ı yendiğini iddia eden Mir Hüseyin Musevi, “insanların can güvenliği ve mülklerini” korumak amacıyla Cumartesi günü protesto gösterileri için bir araya gelinmeyeceğini belirtti. Musevi diğer yandan Tahran’ın “yasa dışı” rejimine karşı mücadelenin süreceğini belirtti.
Tahran yönetiminin ise ülke çapında büyük çaplı protesto gösterilerinin yaşanmamasını garanti altına almak için sokakları çok sayıda güvenlik görevlisi ve rejim taraftarıyla doldurması bekleniyor.
BBC News: Papa bekarlığı savundu
Papa 16’ıncı Benedict, St. Peter Meydanı’nda 10 bin papaza hitap ettiği konuşmasında Katolik Kilisesi’nin papazlar için evlenmeme yeminini savundu. Papa, bekârlığın gittikçe laikleşen dünyada inancın bir işareti olduğunu belirtti.
Papa konuşmasında birkaç ay boyunca Katolik Kilisesi’ni sarsan çocuklara yönelik cinsel taciz skandalına değinmedi. St. Peter Meydanı’nda 90 ülkeden gelen 10 bin papaz, Vatikan’ın bugüne dek gördüğü en kalabalık ruhban kitlesini oluşturdu.
CNN: Cameron: Afganistan İngiltere’nin en önemli dış politika meselesi
İngiltere Başbakanı David Cameron, Perşembe günü Kabil’e düzenlediği ziyarette Afganistan’ın ülkesinin en önemli dış politika ve ulusal güvenlik konusu olduğu söyledi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile bir araya gelen Cameron, 2010’da El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi ve kontrolün güvenlik güçlerine teslim edilmesi gerektiği belirtti.
Cameron, genelde yol kenarına yerleştirilen bombalar olarak kullanılan ev yapımı geliştirilmiş infilak aygıtlarının oluşturduğu tehditle baş edebilmek için ek 67 milyon sterlin (128.2 milyon TL) yardım yapılacağını sözlerine ekledi.
Yardımın bu tür patlayıcıları etkisiz hale getirmek için Afganistan’a gönderilecek personel sayısının iki katına çıkarılması için kullanılacağını belirten Cameron, güvenliğin yerel güçlere teslim edilmesi konusunda Afganistan’da ilerleme yaşandığına inandığını belirtti.
TIMES: Taliban bir aileyi cezalandırmak için yedi yaşındaki çocuklarını asarak idam etti
Taliban, içinde bulunduğumuz hafta içinde bir intikam gösterisi sergilemek için yedi yaşındaki bir çocuğu öldürdü. Afganistanlı yetkililer, Taliban’ın çocuğu ABD ve NATO güçlerine casusluk yaptığı gerekçesiyle yakaladıklarını ve Afganistan’ın güneyindeki Helmand eyaletinde ağaca asarak idam ettiklerini belirtti.
Helmand eyaleti valiliği sözcüsü Daoud Ahmadi, çocuğun dedesi olan Abdul Woodod Alokozai adlı kişinin birkaç gün önce köylerinde Taliban aleyhine sözler ettiğini, militanların ise intikam amacıyla Alokozai’nin torununu öldürdüklerini ifade etti.
Ahmadi, Alokozai’nin köyünde sözü geçen yaşlılardan olduğunu, köyün ise Taliban’ın kontrolünde olduğunu belirtirken,  yaşlı adamın Devlet Başkanı Hamid Karzai hükümeti hakkında birkaç iyi söz söylemesinin torununun ölümüne yol açtığını söyledi.
BLOOMBERG: Kaybolan ABD’li genç denizcinin arama çalışmaları sürüyor
Dünyanın etrafını dolaşmak için teknesiyle tek başına okyanusa açılan 16 yaşındaki ABD’li denizci Abby Sunderland, Hint Okyanusu’nun ortasında acil yardım sinyali gönderince uluslararası kurtarma çalışması başladı.
Sunderland, internet sitesinde verdiği bilgilerde Wild Eyes adlı teknesiyle yaptığı yolculukta çok güçlü rüzgar ve boyu 7.5 metreye ulaşan dalgalar yüzünden büyük zorluk çektiğini belirtmişti. Genç denizcinin geçtiğimiz gün yer belirleyici sinyaller göndermeye başladığını ancak kurtarma ekiplerinin Sunderland ile henüz bağlanı kuramadıklarını belirtti.
Babası ise, kızının bulunduğu bölgenin birisini kurtarmak için çok zor şartlar içerdiğini ve Abby’nin bulunduğu noktanın Güney Afrika’dan ve Avustralya’dan yaklaşık 3.220 kilometre uzaklıkta bulunduğunu söyledi.
AFP: Kırgızistan’da olağanüstü hal ilan edildi
Kırgızistan’daki geçici hükümet, etnik çatışmalara sahne olan güney bölgelerinde olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Geçici hükümetin sözcüsü Azimbek Beknazarov, ulusal radyoya çatışmalarda yedi kişinin öldüğünü ve yaklaşık 50 kişinin de yaralandığını belirtti.
Beknazarov, Oş kentindeki şiddetin etnik kökenli olduğunu ve iyi organize edildiğini belirtti. Polis, sokağa çıkma yasağının ardından çatışma seslerinin duyulmaya devam ettiğini ve hala cesetlere rastlandığını açıkladı.
Geçici hükümetin yaptığı bir açıklamada ise, Oş kentinde Perşembe gecesi başlayan çatışmalardan şüpheli görülen beş kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

Haaretz gazetesi, İsrail ve ABD’nin geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardığını belirtti.
İşte dünyanın önde gelen yayın organlarının bugün öne çıkardıkları manşetler:   HAARETZ: İsrail ve ABD Gazze filosu soruşturması içeriği üzerinde anlaştı İsrail ve ABD Perşembe günü geçtiğimiz hafta başında yaşanan Gazze filosu baskınında yaşanan olayların inceleyecek İsrail soruşturma komisyonunun yapısı üzerinde anlaşmaya vardı.   Soruşturma hakkında resmi açıklamanın Cuma günü yapılması beklenirken, soruşturmayı yürütecek komisyonun beyanının Pazar gününe kalabileceği belirtildi. Komisyon hakkındaki açıklamayı yapacak olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da komisyonda yer alması ve komisyonun sahip olacağı yetkileri belirlemesi bekleniyor. Ülkenin Dışişleri Bakanı Ehud Barak da yer alacak ve doğrudan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile temasta olacak. Bir televizyon kanalının verdiği bilgiye göre komisyona emekli bir Yüksek Mahkeme yargıcı başkanlık edecek. Netanyahu hükümetinin bu pozisyon içinde seçtiği ismin Yaakov Tirkel olduğu belirtiliyor. Diğer yandan İngiliz basınının saygın gazetelerinden Independent, hafta içinde ABD ile İsrail arasında soruşturma komitesi konusunda görüşmelerin başladığını belirtmiş, İsrail’in içinde Birleşmiş Milletlerden bir yetkilinin de bulunduğu bir uluslararaası bir komiteden ziyade, uluslararası unsurlar içeren bir soruşturma birimi oluşturmak istediğine dikkat çekmişti.      EL CEZİRE: ABD yuanın değerinin düşürülmesi için Çin’e baskı yapıyorÇin’in para biriminin yeniden değerlemesi gerektiğini belirten ABD, Pekin’in bunu yapmaya karşı çıkarak küresel ekonomik reformları engellediğini ve kendi iç piyasasında iç talebi olumsuz etkilediğini belirtti. ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner’in yuanın yeniden değerlenmesine yönelik çağrısı, Pekin’in Mayıs ayında 19.5 milyar dolar ticari fazla elde etmesinin ardından geldi. Perşembe günü açıklanan beklenenin çok üstündeki ekonomik rakamların ardından, Geithner Pekin’in döviz kuru oranı nedeniyle yaşanan olumsuzlukların Çin’in sınırlarının dışına çıktığını ve oluşturulmak istenen küresel dengeyi bozduğunu belirtti.       Geithner, “Çin’in döviz kuru oranı üzerinde yapacağı reformun ABD ve küresel ekonomi için çok önemli olduğunu” söyledi.    GUARDIAN: İran Yeşil Hareketi yıllık toplanma çağrısını iptal etti  İran’daki muhalefet liderleri, Tahran rejimiyle çıkması olası çatışmaların önüne geçmek için geçtiğimiz yılın tartışmalı seçimleri ardından düzenlenen protesto gösterileri tekrarlarlama çağrısını iptal etti. Alınan karar İran’daki demokrasi yanlısı Yeşil Hareket için büyük bir geri adım olarak kabul ediliyor.  Geçtiğimiz yıl Haziran ayında yapılan seçimlerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ı yendiğini iddia eden Mir Hüseyin Musevi, “insanların can güvenliği ve mülklerini” korumak amacıyla Cumartesi günü protesto gösterileri için bir araya gelinmeyeceğini belirtti. Musevi diğer yandan Tahran’ın “yasa dışı” rejimine karşı mücadelenin süreceğini belirtti.   Tahran yönetiminin ise ülke çapında büyük çaplı protesto gösterilerinin yaşanmamasını garanti altına almak için sokakları çok sayıda güvenlik görevlisi ve rejim taraftarıyla doldurması bekleniyor.  BBC News: Papa bekarlığı savunduPapa 16’ıncı Benedict, St. Peter Meydanı’nda 10 bin papaza hitap ettiği konuşmasında Katolik Kilisesi’nin papazlar için evlenmeme yeminini savundu. Papa, bekârlığın gittikçe laikleşen dünyada inancın bir işareti olduğunu belirtti. Papa konuşmasında birkaç ay boyunca Katolik Kilisesi’ni sarsan çocuklara yönelik cinsel taciz skandalına değinmedi. St. Peter Meydanı’nda 90 ülkeden gelen 10 bin papaz, Vatikan’ın bugüne dek gördüğü en kalabalık ruhban kitlesini oluşturdu. CNN: Cameron: Afganistan İngiltere’nin en önemli dış politika meselesiİngiltere Başbakanı David Cameron, Perşembe günü Kabil’e düzenlediği ziyarette Afganistan’ın ülkesinin en önemli dış politika ve ulusal güvenlik konusu olduğu söyledi. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile bir araya gelen Cameron, 2010’da El Kaide’nin etkisiz hale getirilmesi ve kontrolün güvenlik güçlerine teslim edilmesi gerektiği belirtti. Cameron, genelde yol kenarına yerleştirilen bombalar olarak kullanılan ev yapımı geliştirilmiş infilak aygıtlarının oluşturduğu tehditle baş edebilmek için ek 67 milyon sterlin (128.2 milyon TL) yardım yapılacağını sözlerine ekledi. Yardımın bu tür patlayıcıları etkisiz hale getirmek için Afganistan’a gönderilecek personel sayısının iki katına çıkarılması için kullanılacağını belirten Cameron, güvenliğin yerel güçlere teslim edilmesi konusunda Afganistan’da ilerleme yaşandığına inandığını belirtti. TIMES: Taliban bir aileyi cezalandırmak için yedi yaşındaki çocuklarını asarak idam ettiTaliban, içinde bulunduğumuz hafta içinde bir intikam gösterisi sergilemek için yedi yaşındaki bir çocuğu öldürdü. Afganistanlı yetkililer, Taliban’ın çocuğu ABD ve NATO güçlerine casusluk yaptığı gerekçesiyle yakaladıklarını ve Afganistan’ın güneyindeki Helmand eyaletinde ağaca asarak idam ettiklerini belirtti. Helmand eyaleti valiliği sözcüsü Daoud Ahmadi, çocuğun dedesi olan Abdul Woodod Alokozai adlı kişinin birkaç gün önce köylerinde Taliban aleyhine sözler ettiğini, militanların ise intikam amacıyla Alokozai’nin torununu öldürdüklerini ifade etti. Ahmadi, Alokozai’nin köyünde sözü geçen yaşlılardan olduğunu, köyün ise Taliban’ın kontrolünde olduğunu belirtirken,  yaşlı adamın Devlet Başkanı Hamid Karzai hükümeti hakkında birkaç iyi söz söylemesinin torununun ölümüne yol açtığını söyledi. BLOOMBERG: Kaybolan ABD’li genç denizcinin arama çalışmaları sürüyorDünyanın etrafını dolaşmak için teknesiyle tek başına okyanusa açılan 16 yaşındaki ABD’li denizci Abby Sunderland, Hint Okyanusu’nun ortasında acil yardım sinyali gönderince uluslararası kurtarma çalışması başladı. Sunderland, internet sitesinde verdiği bilgilerde Wild Eyes adlı teknesiyle yaptığı yolculukta çok güçlü rüzgar ve boyu 7.5 metreye ulaşan dalgalar yüzünden büyük zorluk çektiğini belirtmişti. Genç denizcinin geçtiğimiz gün yer belirleyici sinyaller göndermeye başladığını ancak kurtarma ekiplerinin Sunderland ile henüz bağlanı kuramadıklarını belirtti. Babası ise, kızının bulunduğu bölgenin birisini kurtarmak için çok zor şartlar içerdiğini ve Abby’nin bulunduğu noktanın Güney Afrika’dan ve Avustralya’dan yaklaşık 3.220 kilometre uzaklıkta bulunduğunu söyledi. AFP: Kırgızistan’da olağanüstü hal ilan edildiKırgızistan’daki geçici hükümet, etnik çatışmalara sahne olan güney bölgelerinde olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Geçici hükümetin sözcüsü Azimbek Beknazarov, ulusal radyoya çatışmalarda yedi kişinin öldüğünü ve yaklaşık 50 kişinin de yaralandığını belirtti. Beknazarov, Oş kentindeki şiddetin etnik kökenli olduğunu ve iyi organize edildiğini belirtti. Polis, sokağa çıkma yasağının ardından çatışma seslerinin duyulmaya devam ettiğini ve hala cesetlere rastlandığını açıkladı. Geçici hükümetin yaptığı bir açıklamada ise, Oş kentinde Perşembe gecesi başlayan çatışmalardan şüpheli görülen beş kişinin gözaltına alındığı belirtildi.

ABD İran’a en büyük darbeyi son anda vurdu

Filed under: Dünyadan,Güncel,Genel,Haberler,Politika,Türkiye — gereksizbiri @ 8:03 pm
Tags: , , , , , , , , ,

Oylamaya saatler var: ABD, Dışişleri Bakanı Clinton, bir telefonu kapatıyor, diğerini açıyor. Konu, İran’ın en büyük şirketlerinden, dünyanın tanıdığı Khatam Al-Anbiya: Clinton’ın teklifi şu: Hem İran’a dördüncü yaptırım paketini uygulatmak, hem de 7 milyar dolarlık varlığıyla İran’ın en büyük şirketini dünyadan tecrit etmek. Telefonlar sonuç veriyor. Rusya evet diyor. İran şirketinin varlıkları donduruluyor.

Obama yönetimi, İran Devrim Muhafızları’nın sahip olduğu Khatam Al-Anbiya (KAA) adlı holdingi yaptırımlar kapsamında varlıkları dondurulacak 41 şirketin listesine eklemesi için Rusya’yı ikna edince, İran’a uygulanmak istenen yaptırımlar çerçevesinde son dakikada gelen bir zafer elde etmiş oldu.
Bahsi geçen liste, 9 Haziran tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın çekimser, Türkiye ve Brezilya’nın ise red oyu kullandığı ve 2’ye karşı 12 oyla kabul edilen daha geniş yaptırımlar kapsamında yer alıyor.
KAA’nın aynı zamanda, İran’ın Kum kentinde ortaya çıkarılan gizli nükleer tesisten, Basra Körfezi’ne kadar uzanan önemli petrol ve doğalgaz yataklarına kadar sayısız yatırımda, milyarlarca dolarlık sözleşmelerden sorumlu 812’den fazla yan şirketi bulunuyor.
İran hükümetinden bir yetkili, “İran Devrim Muhafızları’nın İran’da önemli bir ekonomik güç haline gelmesinin fazlasıyla Khatam Al-Anbiya şirketi ve yan kuruluşlarına bağlı olduğunu” belirtti.
SON DAKİKA GÖRÜŞMELERİ
KAA holdinginin yaptırımlara dâhil edilmesi kararı 7 Haziran günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile holdingle büyük iş bağlantıları olan Rusya ve Çin arasında düzenlenen görüşmelerin ardından geldi. ABD ayrıca, tarafsız gözlemcileri ikna edebilmek çabasıyla Güvenlik Konseyi üyelerine KAA’nın faaliyetleri hakkında önemli istihbarat iletti.
ABD Başkanı Barack Obama, KAA’ya uygulanacak yaptırımların yakın zamanda İran’ın çizgisini değiştirmekte etkili olacak sonuçlar vermekten uzak olduğunu kabul etti. Obama, İran hükümetinin tavrını bir gecede değiştirmeyeceğini bildiklerini söyledi.
KAA üzerindeki yaptırımların İran Devrim Muhafızları’na maliyeti ekonomik anlamda çok büyük olabilir. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, holding 2006 yılında petrol, doğalgaz ve ulaşım sektörlerinde 7 milyar dolar tutarındaki anlaşmalara imza attı. Batılı istihbarat kurumlarının 400 bin çalışanı olduğunu tahmin ettikleri KAA’nın devletler ile yapılmış 1,700 adet  iş taahhüdü bulunuyor.
Guardian gazetesine göre, bu sözleşmeler arasında 1.3 milyar dolar değerinde bir doğalgaz boru hattı ile Güney Pars petrol sahası işletmek için 2.5 milyar dolarlık bir sözleşme bulunuyor.
TÜRKİYE VE BREZİLYA ÖFKELENDİRDİ
ABD ve Batılı müttefikleri, BM’den çıkan yaptırım kararını gelecek haftalarda hayata geçirmeyi planladıkları tek taraflı yaptırımlar için tetikleyici unsur olarak görüyor. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, 13 Haziran günü yapılacak Avrupa Birliği zirvesinde kıta genelinde İran’a yönelik ek yaptırımları onaylamayı planlıyor.
Obama yönetiminin KAA’yı listeye alma başarısı göstermesi,Türkiye ve Brezilya’yı yaptırımları kabul etmeye ikna etme başarısı göstermesiyle kıyaslandığında daha ahenkli bir karar süreciydi. Türkiye ve Brezilya, güven-tesis edici mekanizma olarak İran’la müzakere ettikleri nükleer yakıt takası anlaşmasının ABD ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesine kızgındı. Verdikleri red oyu ise, Tahran’ın nükleer programıyla gösterdiği direnişe getirilmek istenen uluslararası dengeyi zayıflatıyor.
Öte yandan, yaptırımları kaç ülkenin hangi kapsamda uygulayacağına yönelik soru işaretleri mevcut. Çarşamba günü alınan karar uygulamaların denetlenmesi için bir organ oluşmasını sağladı ancak KAA gibi şirket çok sayıda paravan şirket kurarak cezalardan kaçmalarıyla biliniyor.

Obama yönetimi, İran Devrim Muhafızları’nın sahip olduğu Khatam Al-Anbiya (KAA) adlı holdingi yaptırımlar kapsamında varlıkları dondurulacak 41 şirketin listesine eklemesi için Rusya’yı ikna edince, İran’a uygulanmak istenen yaptırımlar çerçevesinde son dakikada gelen bir zafer elde etmiş oldu.    Bahsi geçen liste, 9 Haziran tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın çekimser, Türkiye ve Brezilya’nın ise red oyu kullandığı ve 2’ye karşı 12 oyla kabul edilen daha geniş yaptırımlar kapsamında yer alıyor.   KAA’nın aynı zamanda, İran’ın Kum kentinde ortaya çıkarılan gizli nükleer tesisten, Basra Körfezi’ne kadar uzanan önemli petrol ve doğalgaz yataklarına kadar sayısız yatırımda, milyarlarca dolarlık sözleşmelerden sorumlu 812’den fazla yan şirketi bulunuyor.   İran hükümetinden bir yetkili, “İran Devrim Muhafızları’nın İran’da önemli bir ekonomik güç haline gelmesinin fazlasıyla Khatam Al-Anbiya şirketi ve yan kuruluşlarına bağlı olduğunu” belirtti. SON DAKİKA GÖRÜŞMELERİKAA holdinginin yaptırımlara dâhil edilmesi kararı 7 Haziran günü ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile holdingle büyük iş bağlantıları olan Rusya ve Çin arasında düzenlenen görüşmelerin ardından geldi. ABD ayrıca, tarafsız gözlemcileri ikna edebilmek çabasıyla Güvenlik Konseyi üyelerine KAA’nın faaliyetleri hakkında önemli istihbarat iletti. ABD Başkanı Barack Obama, KAA’ya uygulanacak yaptırımların yakın zamanda İran’ın çizgisini değiştirmekte etkili olacak sonuçlar vermekten uzak olduğunu kabul etti. Obama, İran hükümetinin tavrını bir gecede değiştirmeyeceğini bildiklerini söyledi. KAA üzerindeki yaptırımların İran Devrim Muhafızları’na maliyeti ekonomik anlamda çok büyük olabilir. ABD Hazine Bakanlığı’na göre, holding 2006 yılında petrol, doğalgaz ve ulaşım sektörlerinde 7 milyar dolar tutarındaki anlaşmalara imza attı. Batılı istihbarat kurumlarının 400 bin çalışanı olduğunu tahmin ettikleri KAA’nın devletler ile yapılmış 1,700 adet  iş taahhüdü bulunuyor. Guardian gazetesine göre, bu sözleşmeler arasında 1.3 milyar dolar değerinde bir doğalgaz boru hattı ile Güney Pars petrol sahası işletmek için 2.5 milyar dolarlık bir sözleşme bulunuyor. TÜRKİYE VE BREZİLYA ÖFKELENDİRDİABD ve Batılı müttefikleri, BM’den çıkan yaptırım kararını gelecek haftalarda hayata geçirmeyi planladıkları tek taraflı yaptırımlar için tetikleyici unsur olarak görüyor. Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, 13 Haziran günü yapılacak Avrupa Birliği zirvesinde kıta genelinde İran’a yönelik ek yaptırımları onaylamayı planlıyor. Obama yönetiminin KAA’yı listeye alma başarısı göstermesi,Türkiye ve Brezilya’yı yaptırımları kabul etmeye ikna etme başarısı göstermesiyle kıyaslandığında daha ahenkli bir karar süreciydi. Türkiye ve Brezilya, güven-tesis edici mekanizma olarak İran’la müzakere ettikleri nükleer yakıt takası anlaşmasının ABD ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesine kızgındı. Verdikleri red oyu ise, Tahran’ın nükleer programıyla gösterdiği direnişe getirilmek istenen uluslararası dengeyi zayıflatıyor. Öte yandan, yaptırımları kaç ülkenin hangi kapsamda uygulayacağına yönelik soru işaretleri mevcut. Çarşamba günü alınan karar uygulamaların denetlenmesi için bir organ oluşmasını sağladı ancak KAA gibi şirket çok sayıda paravan şirket kurarak cezalardan kaçmalarıyla biliniyor.

Türkiye Filistin’in bütünleşmesinde rol alabilir

Türkiye, Filistin’in yeniden bütünleşmesinin önünde engel olan Hamas ve El Fetih arasındaki derin güvensizliğin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayabilir.
İsrail’in Gazze ablukasını hafifletmesine yönelik beklentiler El Fetih ve Hamas’ın üzerinde, aralarındaki kan davasını bitirmek için yapılan baskıları artırdı. Ancak birbirine rakip olan iki taraf arasında yakın dönemde bir birliğin sağlanma olasılığı çok düşük görünüyor.
Ablukaya karşı gösterdiği mücadele ile Arapların övgüsünü kazanan Türkiye, iki taraf arasında arabuluculuk önerirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Filistin’deki ayrılığın sona ermesi gerektiğini belirtti.
Ancak Hamas ve El Fetih arasındaki sorunları aşmak çok kolay değil. Taraflar arasındaki derin güvensizlik, Filistin politikalarına fazlaca dahil olmuş bölge ülkelerinin nüfuzlarını kaybetmek istememeleri, Hamas ve El Fetih’in birleşmesinin önünde engel oluşturuyor.
Bu sorunlara ek olarak, ablukanın hafifletilmesinden cesaret alan Hamas, Filistin krizinin merkezindeki konularda yapılacak müzakerelerde daha etkin rol almak isteyecek gibi görünüyor.
TÜRKİYE’NİN ETKİSİ SINIRLI
Batı Şeria’daki Birzeit Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında dersler veren George Giacaman, Türkiye’nin oynayabileceği rolün kısıtlı olduğu görüşünde. Giacaman, Hamas ve El Fetih’in içinde bulunduğu ittifakların Türkiye’nin göstereceği baskıdan daha önemli bir yer tuttuğunu belirtti.
Filistin’deki bölünme Kahire’den Tahran’a, Şam’dan Washington’a kadar mevcut çekişmenin esiri olmuş durumda. Hamas İran ve Suriye tarafından desteklenirken, El Fetih’in başında olduğu Filistin Yönetimi ABD ve Mısır’dan destek görüyor.
İki taraf arasındaki husumet, 2007 yılında Hamas’ın Gazze Şeridi’nin kontrolünü elde etmesi ardından küçük çaplı iç savaşa dönüştü. Yasal bir seçimle rakibini deviren Hamas, İsrail’e gösterdiği düşmancı tutum nedeniyle, Batı’nın uyguladığı yaptırımlara maruz kalarak yönetimde zorluklar yaşadı.
Hem Hamas ve hem de El Fetih, Filistin’de birliği tekrar sağlamak istediklerini belirtirken, bu konunun Hamas’ın gücünü zayıflatmak için uygulanan Gazze ablukasının hafifletilmesiyle ilişkilendirilmesini istemiyor.
El Fetih’in ve Filistin Yönetimi’nin lideri Mahmud Abbas, yeniden birleşme için Hamas liderleriyle bütünleşme konusunu tartışmak için bir araya gelmeyi teklif etti. Ancak Abbas’ın bu hamlesi Hamas tarafından şüpheyle karşılandı. Hamas sözcüsü Sami Abu Zuhri, Abbas’ın sözlerinde ciddi olmadığını söyledi.
TÜRKİYE ÇIKMAZI SONLANDIRABİLİR
Abbas’ın Mısır tarafından hazırlanan planda gösterdiği ısrar, El Fetih için umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Ancak İsrail’e karşı tutumuyla Hamas’ın desteğini kazanan Türkiye, bu çıkmazdan çıkış için bir yol gösterebilir.
Erdoğan geçtiğimiz hafta Hamas’ın arabuluculuk için kendilerine yeşil ışık yakmış olduğunu belirtti ve aynı yaklaşımı El Fetih’ten de görmesi gerektiğini belirtti.
Abbas, Türkiye’nin çabalarına değer verdiğini belirtti. Ancak ablukanın hafifletilme olasılığını gören Hamas, eline güçlü bir kart geçtiği düşüncesiyle yeniden bütünleşme konusunda daha az uzlaşmacı eğilim gösterebilir.
Hamas, yeniden bütünleşme için konulan İsrail’i tanıması ve Tel Aviv’e yönelik şiddetini azaltması şartlarını kabul etmeye yanaşmıyor. Abbas’ın, Hamas ile görüşmesini istediği heyetin üyesi olan Hany El Masri, Hamas’ın hiçbir şart altında hiçbir koşulu kabul etmeyeceğini belirtti.
Masri, iki grubun da yeniden bütünleşmeye yönelik özel bir isteği olduğunu ancak uluslararası ve bölgesel oyuncuların olumsuz etkilerinin sürdüğünü ifade etti.

Türkiye, Filistin’in yeniden bütünleşmesinin önünde engel olan Hamas ve El Fetih arasındaki derin güvensizliğin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayabilir.
İsrail’in Gazze ablukasını hafifletmesine yönelik beklentiler El Fetih ve Hamas’ın üzerinde, aralarındaki kan davasını bitirmek için yapılan baskıları artırdı. Ancak birbirine rakip olan iki taraf arasında yakın dönemde bir birliğin sağlanma olasılığı çok düşük görünüyor.   Ablukaya karşı gösterdiği mücadele ile Arapların övgüsünü kazanan Türkiye, iki taraf arasında arabuluculuk önerirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Filistin’deki ayrılığın sona ermesi gerektiğini belirtti.    Ancak Hamas ve El Fetih arasındaki sorunları aşmak çok kolay değil. Taraflar arasındaki derin güvensizlik, Filistin politikalarına fazlaca dahil olmuş bölge ülkelerinin nüfuzlarını kaybetmek istememeleri, Hamas ve El Fetih’in birleşmesinin önünde engel oluşturuyor. Bu sorunlara ek olarak, ablukanın hafifletilmesinden cesaret alan Hamas, Filistin krizinin merkezindeki konularda yapılacak müzakerelerde daha etkin rol almak isteyecek gibi görünüyor. TÜRKİYE’NİN ETKİSİ SINIRLIBatı Şeria’daki Birzeit Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında dersler veren George Giacaman, Türkiye’nin oynayabileceği rolün kısıtlı olduğu görüşünde. Giacaman, Hamas ve El Fetih’in içinde bulunduğu ittifakların Türkiye’nin göstereceği baskıdan daha önemli bir yer tuttuğunu belirtti. Filistin’deki bölünme Kahire’den Tahran’a, Şam’dan Washington’a kadar mevcut çekişmenin esiri olmuş durumda. Hamas İran ve Suriye tarafından desteklenirken, El Fetih’in başında olduğu Filistin Yönetimi ABD ve Mısır’dan destek görüyor. İki taraf arasındaki husumet, 2007 yılında Hamas’ın Gazze Şeridi’nin kontrolünü elde etmesi ardından küçük çaplı iç savaşa dönüştü. Yasal bir seçimle rakibini deviren Hamas, İsrail’e gösterdiği düşmancı tutum nedeniyle, Batı’nın uyguladığı yaptırımlara maruz kalarak yönetimde zorluklar yaşadı. Hem Hamas ve hem de El Fetih, Filistin’de birliği tekrar sağlamak istediklerini belirtirken, bu konunun Hamas’ın gücünü zayıflatmak için uygulanan Gazze ablukasının hafifletilmesiyle ilişkilendirilmesini istemiyor. El Fetih’in ve Filistin Yönetimi’nin lideri Mahmud Abbas, yeniden birleşme için Hamas liderleriyle bütünleşme konusunu tartışmak için bir araya gelmeyi teklif etti. Ancak Abbas’ın bu hamlesi Hamas tarafından şüpheyle karşılandı. Hamas sözcüsü Sami Abu Zuhri, Abbas’ın sözlerinde ciddi olmadığını söyledi. TÜRKİYE ÇIKMAZI SONLANDIRABİLİRAbbas’ın Mısır tarafından hazırlanan planda gösterdiği ısrar, El Fetih için umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Ancak İsrail’e karşı tutumuyla Hamas’ın desteğini kazanan Türkiye, bu çıkmazdan çıkış için bir yol gösterebilir. Erdoğan geçtiğimiz hafta Hamas’ın arabuluculuk için kendilerine yeşil ışık yakmış olduğunu belirtti ve aynı yaklaşımı El Fetih’ten de görmesi gerektiğini belirtti. Abbas, Türkiye’nin çabalarına değer verdiğini belirtti. Ancak ablukanın hafifletilme olasılığını gören Hamas, eline güçlü bir kart geçtiği düşüncesiyle yeniden bütünleşme konusunda daha az uzlaşmacı eğilim gösterebilir. Hamas, yeniden bütünleşme için konulan İsrail’i tanıması ve Tel Aviv’e yönelik şiddetini azaltması şartlarını kabul etmeye yanaşmıyor. Abbas’ın, Hamas ile görüşmesini istediği heyetin üyesi olan Hany El Masri, Hamas’ın hiçbir şart altında hiçbir koşulu kabul etmeyeceğini belirtti. Masri, iki grubun da yeniden bütünleşmeye yönelik özel bir isteği olduğunu ancak uluslararası ve bölgesel oyuncuların olumsuz etkilerinin sürdüğünü ifade etti.

‘Erdoğan’ın teröre karşı çifte standardı’

ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal bugün, bir süredir Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerini bir adım daha ileriye götürdü. Gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas ve PKK konularında çifte standart uyguladığını söyledi.
Gazetenin yayımladığı makale şöyle:
“Başbakan Recep Tayip Erdoğan İsrail’e karşı sert tavrını sürdürürken, Gazze ablukasının nedeni olan Hamas örgütünü savunuyor. Ancak, bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul edebilen İsrail hükümetine kıyasla, PKK’ya aynı yaklaşımı sergileyemiyor.
Ortadoğu’nun süper gücü bir kez daha hava gücünü bazıları tarafından terörist, bazıları tarafından ise özgürlük savaşçıları kabul edilen isyancı grubun üzerine gönderdi. İsrail tarafından Gazze üzerine düzenlenmiş bir başka hava saldırısı mı? Bu sefer değil.
Saldıran taraf, Pazartesi günü Kuzey Irak’taki PKK mevzilerini bu ay içinde ikinci kez bombalayan Türk Hava Kuvvetleri. PKK, bağımsız bir devlet kurabilmek için 25 yıldan fazladır Ankara ile savaşıyor. İdeolojileri Maoculuk, ulusalcılık ve henüz yeni benimsedikleri İslamcılığın bir karmaşası. Kullandıkları yöntemler ise gerilla savaşı, rehin alma, uyuşturucu ticareti ve terör. Yıllar süren çatışmalarda on binlerce Türk hayatını kaybetti.
Kısaca Türkiye’nin PKK’yı hiçbir zaman tanımaması veya müzakere masasına oturmaması veya amacının meşruluğunu kabul etmemesi için geçerli sebepleri var. Diğer yandan, bazı Avrupa hükümetleri PKK konusunda iki yana gidip gelirken, ABD Ankara’nın yanında cesur bir duruş sergiledi. Tıpkı ABD gibi, yıllarca Türkiye’ye askeri ve terör karşıtı destek sağlayan İsrail’de aynı tutumu benimsedi.
BENZER YÖNTEM, FARKLI YAKLAŞIM
İsrail, Hamas ve diğer Filistinli terör grupları gibi PKK’ya benzeyen düşmanlara sahip ve onlarla Türkiye’nin benimsediğine benzeyen yöntemlerle mücadele etti. Birbiri ardına gelen İsrail hükümetleri, Türkiye’nin bağımsız bir Kürt devletine olan yaklaşımına kıyasla bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul etti.
Türk hükümetleri bölgesel radikal gruplara karşı Batı ve İsrail ile taraf tutmanın faydalarını anladıkları gibi, bir zamanlar bunu da anlamıştı. Ancak aynı şey, Tahran ve Kudüs’teki yeni arkadaşlarına benzemekten zevk alarak İsrail karşıtı tavır edinen mevcut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değil.
Geçtiğimiz hafta Gazze’ye gitmekte olan Türk yardım filosuna yapılan baskın, Erdoğan’a Yahudi devletine tekrar karşı durmak ve Hamas’ı savunmak için bir fırsat verdi. Her ne kadar Erdoğan’ın İslamcı radikaller ile yakınlaşması ülkesinde ne kadar iyi gözükse de, dünya onun uyguladığı çifte standardı görebiliyor.”

ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal bugün, bir süredir Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerini bir adım daha ileriye götürdü. Gazete, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hamas ve PKK konularında çifte standart uyguladığını söyledi.
Gazetenin yayımladığı makale şöyle:     ”Başbakan Recep Tayip Erdoğan İsrail’e karşı sert tavrını sürdürürken, Gazze ablukasının nedeni olan Hamas örgütünü savunuyor. Ancak, bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul edebilen İsrail hükümetine kıyasla, PKK’ya aynı yaklaşımı sergileyemiyor.  Ortadoğu’nun süper gücü bir kez daha hava gücünü bazıları tarafından terörist, bazıları tarafından ise özgürlük savaşçıları kabul edilen isyancı grubun üzerine gönderdi. İsrail tarafından Gazze üzerine düzenlenmiş bir başka hava saldırısı mı? Bu sefer değil.   Saldıran taraf, Pazartesi günü Kuzey Irak’taki PKK mevzilerini bu ay içinde ikinci kez bombalayan Türk Hava Kuvvetleri. PKK, bağımsız bir devlet kurabilmek için 25 yıldan fazladır Ankara ile savaşıyor. İdeolojileri Maoculuk, ulusalcılık ve henüz yeni benimsedikleri İslamcılığın bir karmaşası. Kullandıkları yöntemler ise gerilla savaşı, rehin alma, uyuşturucu ticareti ve terör. Yıllar süren çatışmalarda on binlerce Türk hayatını kaybetti. Kısaca Türkiye’nin PKK’yı hiçbir zaman tanımaması veya müzakere masasına oturmaması veya amacının meşruluğunu kabul etmemesi için geçerli sebepleri var. Diğer yandan, bazı Avrupa hükümetleri PKK konusunda iki yana gidip gelirken, ABD Ankara’nın yanında cesur bir duruş sergiledi. Tıpkı ABD gibi, yıllarca Türkiye’ye askeri ve terör karşıtı destek sağlayan İsrail’de aynı tutumu benimsedi. BENZER YÖNTEM, FARKLI YAKLAŞIMİsrail, Hamas ve diğer Filistinli terör grupları gibi PKK’ya benzeyen düşmanlara sahip ve onlarla Türkiye’nin benimsediğine benzeyen yöntemlerle mücadele etti. Birbiri ardına gelen İsrail hükümetleri, Türkiye’nin bağımsız bir Kürt devletine olan yaklaşımına kıyasla bir Filistin devletinin meşruluğunu kabul etti. Türk hükümetleri bölgesel radikal gruplara karşı Batı ve İsrail ile taraf tutmanın faydalarını anladıkları gibi, bir zamanlar bunu da anlamıştı. Ancak aynı şey, Tahran ve Kudüs’teki yeni arkadaşlarına benzemekten zevk alarak İsrail karşıtı tavır edinen mevcut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değil. Geçtiğimiz hafta Gazze’ye gitmekte olan Türk yardım filosuna yapılan baskın, Erdoğan’a Yahudi devletine tekrar karşı durmak ve Hamas’ı savunmak için bir fırsat verdi. Her ne kadar Erdoğan’ın İslamcı radikaller ile yakınlaşması ülkesinde ne kadar iyi gözükse de, dünya onun uyguladığı çifte standardı görebiliyor.”

Tartışmalı seçimlerin yıl dönümünde İran rejimi topallıyor

İran’daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci yıl dönümünde dini lider Hamaney’in ülke içindeki meşruiyeti zedelenirken, Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad da artık eski gücünde değil. Bugün, İran rejiminin cumhuriyet ayağı sağlam, ama İslam ayağı topallıyor.
Halkın öfkesi İran rejimini yıkamadı ancak İslam Cumhuriyeti’ne zarar verdi. Diğer yandan, ülke içindeki çatışma rejimin süregelen istikrarını tehdit ediyor.
İran’da 12 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen 10’uncu devlet başkanlığı seçimleri, İslami Cumhuriyetin yüzünü ebediyen değiştirdi. Benzeri görülmemiş halk öfkesi dini lider Ayetullah Ali Hamaney rejiminin meşruiyetini hiç olmadığı kadar yaraladı.
Aynı zamanda, Hamaney’in kurduğu rejimde seçimlerden bu yana yaşanan iç çatışmalar, rejim içindeki farklı grupların uzlaşma zemininin ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu.
Gösteriler bir devrim başlatmadı ama artık aynı ülkeyi ele almadığımızı gösterdi. Protesto gösterilerinin en büyük stratejik sonucu, Hamaney’in Batı ile yakınlaşmaktan geçmişte hiç olmadığı kadar korkmasına sebep olması oldu. Bu yüzden ABD Başkanı Barak Obama’nın geçen yılki nükleer takas teklifini reddetti. Yoksa Hamaney güçlü ekonomik ve ticari ilişkilere devam ederken uranyum zenginleştirmeye devam edebilirdi.
İRAN DIŞINDAKİ ŞİİLERİN DESTEĞİ ÖNEMLİ
Batıyla olan ilişkilerine tamamen zıt olarak, geçen yıl yaşanan olaylar İran’ın dini liderinin sempatik Müslüman ülkeler ve Hamas ile Hizbullah gibi oluşumlarla olan ilişkilerine her zaman olduğundan daha fazla güvendiğini ortaya koydu.
Hamaney, ülkesindeki meşruiyeti lekelendiğinden beri, Batı’nın askeri veya politik saldırılarını savuşturmak ve rejimini ayakta tutabilmek için müttefik olarak kullanabileceği bu tür ülkeler üzerinde nüfuzunu kullanmayı düşünüyor.
İran, Irak ve Lübnan’ın Şii liderlerinin desteğine sadece politik sebeplerden değil, dini sebeplerden dolayı da büyük önem veriyor. Bunun sebebi, Irak’ın Necef kentinin Büyük Ayetullah Ali Sistani sayesinde bugünlerde Şiiler için en önemli dini merkez haline gelmesi.
Çok sayıda Şii, Ali Sistani’yi, Hamaney’in de üzerinde, Şii dünyasının en kalifiye dini bilgini kabul ediyor. Eğer Hamaney, ardından gelecek kişinin İran’ın dışındaki Şiilerin de desteğini almasını istiyorsa, Sistani’nin ve Necef’teki ruhani sınıfın onayına ihtiyacı var.
HAMANEY ADINI KORUYAMAYABİLİR
Hamaney’in, kendisinden sonra gelecek dini lider olması için oğlu Mücteba’nın dini itibarını artırmaya çalıştığına dair doğrulanmamış haberler şimdiden mevcut. Ancak Mücteba’nın kendi meziyetlerinden değil de babasının bağlantıları ve itibarıyla gerçekleştirdiği yükseliş, Ali Sistani tarafından kabul görmedi.
Bu Hamaney için yolun sonu olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, Hamaney Sistani ve Şii dünyasındaki diğer önemli dini liderlerle ilişkilerini geliştirmek için çaba gösterecek. Aksi takdirde, ülkesinde meşruiyeti büyük zarar görmüş olan Hamaney, ardından gelecek ismin kim olacağı konusunda etkin bir tavır ortaya koyamazsa, ölümü ardından unvanını elde etmek için yaşanacak iç çatışma İran’ın istikrarı için ölümcül olabilir.
Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad ve diğer muhaliflerin arasındaki iç çatışma yeni boyutlara ulaştı. Bugün güçsüz ve kifayetsiz bir yetkili olarak görülen Ahmedinejad, koltuğunda Hamaney ile olan yakın bağları sayesinde oturuyor.
Ahmedinejad’ın kazandığı tartışmalı seçimler İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmedi. Topallamasına rağmen ayakta duruyor. Cumhuriyetçi ayağın beli bükülmüş durumdayken, İslami ayak dimdik duruyor. Ancak birçok insan hala İslami ayağın tüm rejimi ne kadar ayakta tutabileceğini sorguluyor.
*Ortadoğu analisti Meir Javedanfar’in makalesinin Türkçe’ye çevrilmiş halidir.

İran’daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci yıl dönümünde dini lider Hamaney’in ülke içindeki meşruiyeti zedelenirken, Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad da artık eski gücünde değil. Bugün, İran rejiminin cumhuriyet ayağı sağlam, ama İslam ayağı topallıyor.
Halkın öfkesi İran rejimini yıkamadı ancak İslam Cumhuriyeti’ne zarar verdi. Diğer yandan, ülke içindeki çatışma rejimin süregelen istikrarını tehdit ediyor.       İran’da 12 Haziran 2009 tarihinde düzenlenen 10’uncu devlet başkanlığı seçimleri, İslami Cumhuriyetin yüzünü ebediyen değiştirdi. Benzeri görülmemiş halk öfkesi dini lider Ayetullah Ali Hamaney rejiminin meşruiyetini hiç olmadığı kadar yaraladı.    Aynı zamanda, Hamaney’in kurduğu rejimde seçimlerden bu yana yaşanan iç çatışmalar, rejim içindeki farklı grupların uzlaşma zemininin ciddi şekilde zarar görmesine neden oldu.    Gösteriler bir devrim başlatmadı ama artık aynı ülkeyi ele almadığımızı gösterdi. Protesto gösterilerinin en büyük stratejik sonucu, Hamaney’in Batı ile yakınlaşmaktan geçmişte hiç olmadığı kadar korkmasına sebep olması oldu. Bu yüzden ABD Başkanı Barak Obama’nın geçen yılki nükleer takas teklifini reddetti. Yoksa Hamaney güçlü ekonomik ve ticari ilişkilere devam ederken uranyum zenginleştirmeye devam edebilirdi.   İRAN DIŞINDAKİ ŞİİLERİN DESTEĞİ ÖNEMLİBatıyla olan ilişkilerine tamamen zıt olarak, geçen yıl yaşanan olaylar İran’ın dini liderinin sempatik Müslüman ülkeler ve Hamas ile Hizbullah gibi oluşumlarla olan ilişkilerine her zaman olduğundan daha fazla güvendiğini ortaya koydu. Hamaney, ülkesindeki meşruiyeti lekelendiğinden beri, Batı’nın askeri veya politik saldırılarını savuşturmak ve rejimini ayakta tutabilmek için müttefik olarak kullanabileceği bu tür ülkeler üzerinde nüfuzunu kullanmayı düşünüyor. İran, Irak ve Lübnan’ın Şii liderlerinin desteğine sadece politik sebeplerden değil, dini sebeplerden dolayı da büyük önem veriyor. Bunun sebebi, Irak’ın Necef kentinin Büyük Ayetullah Ali Sistani sayesinde bugünlerde Şiiler için en önemli dini merkez haline gelmesi. Çok sayıda Şii, Ali Sistani’yi, Hamaney’in de üzerinde, Şii dünyasının en kalifiye dini bilgini kabul ediyor. Eğer Hamaney, ardından gelecek kişinin İran’ın dışındaki Şiilerin de desteğini almasını istiyorsa, Sistani’nin ve Necef’teki ruhani sınıfın onayına ihtiyacı var. HAMANEY ADINI KORUYAMAYABİLİRHamaney’in, kendisinden sonra gelecek dini lider olması için oğlu Mücteba’nın dini itibarını artırmaya çalıştığına dair doğrulanmamış haberler şimdiden mevcut. Ancak Mücteba’nın kendi meziyetlerinden değil de babasının bağlantıları ve itibarıyla gerçekleştirdiği yükseliş, Ali Sistani tarafından kabul görmedi. Bu Hamaney için yolun sonu olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, Hamaney Sistani ve Şii dünyasındaki diğer önemli dini liderlerle ilişkilerini geliştirmek için çaba gösterecek. Aksi takdirde, ülkesinde meşruiyeti büyük zarar görmüş olan Hamaney, ardından gelecek ismin kim olacağı konusunda etkin bir tavır ortaya koyamazsa, ölümü ardından unvanını elde etmek için yaşanacak iç çatışma İran’ın istikrarı için ölümcül olabilir. Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad ve diğer muhaliflerin arasındaki iç çatışma yeni boyutlara ulaştı. Bugün güçsüz ve kifayetsiz bir yetkili olarak görülen Ahmedinejad, koltuğunda Hamaney ile olan yakın bağları sayesinde oturuyor. Ahmedinejad’ın kazandığı tartışmalı seçimler İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmedi. Topallamasına rağmen ayakta duruyor. Cumhuriyetçi ayağın beli bükülmüş durumdayken, İslami ayak dimdik duruyor. Ancak birçok insan hala İslami ayağın tüm rejimi ne kadar ayakta tutabileceğini sorguluyor. *Ortadoğu analisti Meir Javedanfar’in makalesinin Türkçe’ye çevrilmiş halidir.

Almanya Rusya İran yüzünden karşı karşıya

İran’ın nükleer programı nedeniyle yaşanan gerilimde tansiyonu artıracak yeni bir gelişme yaşandı. Almanya, İran’a nükleer malzeme taşıyan Rus kargo uçakları hakkında soruşturma açtı. Rusya, BM yaptırım kararları dururken Avrupa ve ABD’nin İran konusunda kendi düzenlemelerini yürürlüğe sokmasından rahatsız.
Almanya, Rusya’nın ana nükleer ihracat şirketinin Avrupa üzerinden İran’a gönderdiği kargonun kurallara uygun olup olmadığını denetlemek amacıyla soruşturma başlattı.
Diplomatlar, İran’a yeni bir dizi yaptırımın onaylandığı bir dönemde açılan bu soruşturmanın uluslararası alanda tartışma yaratacağını söyledi.
Rusya’nın gönderdiği bu kargo, son yaptırımlar da dâhil olmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından koyulan kuralların ihlali anlamına gelmiyor.
Ancak, ABD ve Avrupa Birliği, İran’ın nükleer programının gelişmesini engellemek amacıyla kendi denetleme rejimlerini yürürlüğe koymak istiyor. BM Güvenlik Konseyi, Rusya ve Çin’in itirazları nedeniyle İran’a yönelik daha sert yaptırımlar yürürlüğe koyamıyor.
MALZEMELERE EL KONDU
Frankfurt savcılığı tarafından açılan bu soruşturma daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. Bunun İran’ın nükleer faaliyetlerinin ticari boyutunun yanı sıra uluslararası alanda yaşanan çekişmeyi de ortaya çıkarması bekleniyor.
İran’ın nükleer ticaretiyle ilgili meselenin özünde BM kuralları ile AB’nin daha sert kısıtlamaları arasındaki fark yatıyor. Kasım 2009 ve Ocak 2010′da Almanya, İran’daki nükleer enerji santraline giden Rusya menşeli malzemeleri taşıyan kargoya baskın düzenlemişti.
Alman gümrük yetkilileri, kargo bilgisayarı ve nükleer izleme ekipmanlarına el koymuştu. Savcılık, bu baskının İran’a giden nükleer faaliyetlerle ilgili ekipmanların kendi toprakları üzerinden geçemeyeceği yönündeki AB kuralları çerçevesinde yapıldığını söylemişti.
BM kurallarına göre ise Rusya’nın İran’a barışçıl amaçlarla nükleer program sürdürmesine yardım etme hakkı bulunuyor. Ruslar sevk edilen nükleer malzemenin, İran’da inşa ettiği Buşehr reaktörüne götürüldüğünü söylüyor.
Rus nükleer enerji şirketi AtomStroyExport, Buşehr için 1995 yılında İran’la 1 milyar dolarlık bir kontrat imzaladı. Nükleer santralin Ağustos ayına kadar açılması öngörülüyor. Ancak Rusya’nın Buşehr malzeme sevkıyatını başka yollar yerine neden Avrupa üzerinden yaptığı ise henüz netlik kazanmadı.
RUSYA’DAN TEPKİ
Rusya, AB ve ABD’nin kapsamı daha sert olan kendi uygulamalarını yürürlüğe koymalarına karşı çıkıyor. Görüşmelere yakın iki diplomatın verdiği bilgiye göre, New York’taki Rus diplomatlar, İran’a yaptırımla ilgili yürütülen müzakerelerde Almanya’nın müdahalesini gündeme getirdi.
Bununla birlikte Rusya son yaptırım kararında bazı tavizler de elde etti. Bunlardan birisi de uzun menzilli karadan havaya S-300 füzelerinin İran’a satışına izin koparmak oldu.
Diğer yandan bu hafta içinde Beyaz Saray, son BM kararını baz alarak kendi yaptırımlarını yürürlüğe sokacağının sinyallerini verdi. Bu açıklama Rusya’nın protestosuyla karşılaştı.
Rus Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Hiç kimsenin kendisini Güvenlik Konseyi’nin üstüne koyma girişimlerini kabul edemeyiz” denildi.

İran’ın nükleer programı nedeniyle yaşanan gerilimde tansiyonu artıracak yeni bir gelişme yaşandı. Almanya, İran’a nükleer malzeme taşıyan Rus kargo uçakları hakkında soruşturma açtı. Rusya, BM yaptırım kararları dururken Avrupa ve ABD’nin İran konusunda kendi düzenlemelerini yürürlüğe sokmasından rahatsız.
Almanya, Rusya’nın ana nükleer ihracat şirketinin Avrupa üzerinden İran’a gönderdiği kargonun kurallara uygun olup olmadığını denetlemek amacıyla soruşturma başlattı.     Diplomatlar, İran’a yeni bir dizi yaptırımın onaylandığı bir dönemde açılan bu soruşturmanın uluslararası alanda tartışma yaratacağını söyledi.  Rusya’nın gönderdiği bu kargo, son yaptırımlar da dâhil olmak üzere Birleşmiş Milletler tarafından koyulan kuralların ihlali anlamına gelmiyor.   Ancak, ABD ve Avrupa Birliği, İran’ın nükleer programının gelişmesini engellemek amacıyla kendi denetleme rejimlerini yürürlüğe koymak istiyor. BM Güvenlik Konseyi, Rusya ve Çin’in itirazları nedeniyle İran’a yönelik daha sert yaptırımlar yürürlüğe koyamıyor. MALZEMELERE EL KONDU Frankfurt savcılığı tarafından açılan bu soruşturma daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. Bunun İran’ın nükleer faaliyetlerinin ticari boyutunun yanı sıra uluslararası alanda yaşanan çekişmeyi de ortaya çıkarması bekleniyor. İran’ın nükleer ticaretiyle ilgili meselenin özünde BM kuralları ile AB’nin daha sert kısıtlamaları arasındaki fark yatıyor. Kasım 2009 ve Ocak 2010′da Almanya, İran’daki nükleer enerji santraline giden Rusya menşeli malzemeleri taşıyan kargoya baskın düzenlemişti. Alman gümrük yetkilileri, kargo bilgisayarı ve nükleer izleme ekipmanlarına el koymuştu. Savcılık, bu baskının İran’a giden nükleer faaliyetlerle ilgili ekipmanların kendi toprakları üzerinden geçemeyeceği yönündeki AB kuralları çerçevesinde yapıldığını söylemişti. BM kurallarına göre ise Rusya’nın İran’a barışçıl amaçlarla nükleer program sürdürmesine yardım etme hakkı bulunuyor. Ruslar sevk edilen nükleer malzemenin, İran’da inşa ettiği Buşehr reaktörüne götürüldüğünü söylüyor. Rus nükleer enerji şirketi AtomStroyExport, Buşehr için 1995 yılında İran’la 1 milyar dolarlık bir kontrat imzaladı. Nükleer santralin Ağustos ayına kadar açılması öngörülüyor. Ancak Rusya’nın Buşehr malzeme sevkıyatını başka yollar yerine neden Avrupa üzerinden yaptığı ise henüz netlik kazanmadı. RUSYA’DAN TEPKİ Rusya, AB ve ABD’nin kapsamı daha sert olan kendi uygulamalarını yürürlüğe koymalarına karşı çıkıyor. Görüşmelere yakın iki diplomatın verdiği bilgiye göre, New York’taki Rus diplomatlar, İran’a yaptırımla ilgili yürütülen müzakerelerde Almanya’nın müdahalesini gündeme getirdi. Bununla birlikte Rusya son yaptırım kararında bazı tavizler de elde etti. Bunlardan birisi de uzun menzilli karadan havaya S-300 füzelerinin İran’a satışına izin koparmak oldu. Diğer yandan bu hafta içinde Beyaz Saray, son BM kararını baz alarak kendi yaptırımlarını yürürlüğe sokacağının sinyallerini verdi. Bu açıklama Rusya’nın protestosuyla karşılaştı. Rus Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Hiç kimsenin kendisini Güvenlik Konseyi’nin üstüne koyma girişimlerini kabul edemeyiz” denildi.

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.