Gereksizbiri

Ağustos 21, 2008

Nijer, Cibuti, Eritre Burkina Faso fiso…

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 12:09 pm
Tags:

Nijer, Cibuti, Eritre Burkina Faso fiso…

Avrupa Birliği’ne girdik diye havai fişek fırlatırken, kendimizi bir anda Arap Birliği’nde bulmuştuk… Şimdi de Afrika Birliği’ne ev sahipliği yaptık.

*

AB olsun, çamurdan olsun be!

*

Neyse…

50 tane Afrikalı geldi.

Aslında 53 tane bunlar…

3’ü mazeret bildirdi, gelmedi.

Lesoto.

Svaziland.

Mozambik.

Sordurdum…

Tarzan’la Ceyn de gelmemiş.

Çita’nın nişanı varmış.

Pigmelerin okulları açıldığı için

Kızılmaske de gelememiş.

*

Matrağı bırakırsak, soru şudur:

“Niye ağırladık bu arkadaşları?”

*

Birleşmiş Milletler Güvenlik

Konseyi Üyesi olmak istiyoruz;

bize oy versinler diye.

*

Son 20 günde…

İstanbul’da bomba patladı; 18 kişi öldü. Küçükçekmece’de kamyon kasasında havasızlıktan boğulmuş 14 mülteci cesedi bulundu. Konya’da kaçak Kuran kursu çöktü, 18 çocuk öldü. Antalya’da ormanlar yandı, 2 ölü… Ankara’da 49 bebe öldü, kolide verdiler. İzmir’de kadıncağız kataraktını alsınlar diye yattı, rahmini aldılar. Sakarya’da kene, 1 ölü. Ordu’da kene, 1 ölü. Sivas’ta gene kene, 2 ölü. Kilis’te cinnet, 6 ölü. Antalya’da köpük partisi, 3 ölü.

Sivas’ta taradılar, 1 şehit.

Hakkári’de mayın, 1 şehit.

Şırnak’ta pusu, 5 şehit.

Muş’ta karakol bastılar, 1 şehit.

Elazığ’da vurdular, 1 şehit.

Erzincan mayın, 9 şehit.

Şemdinli mayın, 1 şehit.

Şırnak mayın, 1 şehit.

Karacaahmet’ten Selimiye’ye havan fırlattılar. Boru hattını havaya uçurdular. Daha dün Mersin’de canlı bomba patladı, 1 ölü, 12 yaralı… Amasya’da trafik kazası, 5 ölü. Ankara’da aşırı hız, 4 ölü. Malatya’da düğün minibüsü takla attı, 9 ölü. Mersin’de traktör uçtu, 3 ölü. İzmir’de sarhoş şoför, 5 ölü… Tuzla’da işçileri filikaya doldurup, tankerden attılar; 3 ölü.

*

20 günde… Ne etti?

164 ölü.

*

Neye talibiz?

Dünyanın güvenliğine!

*

Gülmekten ölücem… 165 olacak.

Yılmaz ÖZDİL

Hayattan Öğrenilecek 20 Ders

20 önemli ders

Hayattan ögrenebilecegimz dersleri illa okumamıza gerek yok..Aslında yaşarken hayat zaten iyi yada kötü ( genelde bana kötü) dersler veriyor..Ama hayat bize ders vermeden önce Andrew Galasetti isimli bir insan bize önerilerde bulunacak..

İşte bu 20 tane öneri; (okunamızda yarar var) 

1. Fırsatları siz yaratmalı ve kovalamalısınız:
Fırsatlar çok nadiren kendisini aramayan birilerinin kapısını çalar. Fırsatları siz yaratmalı ve kendiniz aramalısınız. İnisiyatifi ele alıp işleri sizin yürütmeniz ve kapıları sizin açtırmanız gerekecektir.

2. Olumsuz düşünce size sadece daha fazla olumsuzluk getirir:
Olumsuz düşüncelere odaklandığınızda bütün görüp göreceğiniz nimet olumsuzluğun kendisi olacaktır. Hayatta olumlu şeyleri aramazsanız, olumlu şeyler başınıza gelse bile siz onun sadece olumsuz yanlarını görebiliyor olabilirsiniz.

3. Bulunduğunuz konum, sizin neler yapabileceğinizi belirlemez:
Evsiz biri de olsanız, konaklarda da yaşasanız, zengin veya fakir de olsanız veya hatta üniversiteden tam notla mezun da olsanız veya sınıfta kalmış olsanız bile; bunların gelecekte bir etkisi yoktur. Bu görüş açısını destekleyecek çok fazla sayıda başarı öyküsü vardır. Eğer azminiz ve yeteniğiniz varsa ulaşamayacağınız nokta yoktur. Kendi sınırlarınızı ve ufkunuzu siz kendiniz tayin edersiniz.

4. Başkalarına yardımcı olamıyorsanız, kendinize de faydanız yoktur:
Sadece başkaları için kapıyı tutmak veya buna benzer basit bir jest bile olsa sizin hayatınızda mucizeler yaratır. Hem kendinizi harika hissedecek hem de yaptığınız iyilik hayat yolunda bir şekilde size geri dönecektir, siz farketseniz de farketmeseniz de… Başkalarına yardım etmiyorsanız, onlar da size yardım etmeyeceklerdir ve aslında yardım etmeleri de gerekmiyor demektir.

5. Kişisel tutkunuzu takip edin, para da sizi takip edecektir:
Tutkunuz varsa ve işinizi yaparken keyif alıyorsanız ben buna “iş” demem. O işte yeni bir şeyler yaratmak için odaklanın ve daha fazla tutkuyla davranırsanız eninde sonunda para size gelecektir. Eğer sadece paraya odaklanırsanız, para size gelmeyecektir çünkü siz sadece miktara odaklanmışsınız demektir, kaliteye değil.

6. Kendinizden keyif alın:
Mümkün olduğunca hoşça vakit geçirin, herşeyi ciddiye almayın. Endişelerinizi kenara itin ve keyifli şeyleri yakınınıza çekin.

7. Eğer kolay olsaydı herkes yapardı:
İşte bu yüzden “çabucak zengin olma” reçetelerinin hiçbiri işe yaramaz. Eğer bu kadar kolayu ve çabuk yoldan zengin olmam mümkün olsa o zaman herkes milyoner olurdu. Para kazanmak ve size verilen görevi başarmak sıkı çalışmayı gerektirir ama harcadığınız çabaların karşılığını en sonunda alırsınız.

8. Planlı olmak iyidir ama spontan olmak da iyidir:
İş hayatında ve özel hayatta geleceği planlamak önemlidir ama bu planı çabucak değiştirebilecek durumda olmak da önemlidir. Bazen çeşitli insanlar ve olaylar planlarınızla sizin aranıza girecektir, işte o yüzden yeri gelince planlarınızı değiştirmeniz veya iptal etmeniz gerekecektir. Arada bir spontan olun, o zaman hayat çok daha ilginçleşecektir.

9. Pek çok yeteneğiniz var:
Yetenekli bir atlet veya müzisyen olabilirsiniz ama belki de sizin bilmediğiniz on tane daha yeteneiğiniz olabilir. İnsanlar iyi yapabildikleri bir şey bulunca genellikle ona odaklanırlar ve daha başka hangi alanlarda yetenekleri olabileceğini düşünmezler.

10. Ödül almaksızın sıkı çalışmayın:
Eğer hayat yolunda kendinize iyi davranmıyorsanız, rüyalarınız gerçekleştirmek için sıkı çalışmanın anlamı nedir? Büyük veya küçük başardığınız her zorluğun uygun bir ödlü olmalıdır, bir günlük tatil veya bir dilim kek gibi…

11. Para mutluluk getirmez:
Dediğim gibi, peşinde koştuğunuz asıl amaç para olmamalı ama para kazandığınız zaman bir şeyleri başarmış olduğunuzu bilirsiniz. Bunu bilmek de güzel bir histir ve size mutluluk verir çünkü kendi istediklerinizi yapacak daha fazla zaman ve özgürlük kazandığınızı da bilirsiniz.

12. Başka birinin başına her zaman daha kötüsü gelmiştir:
Bazen kötü bir gün geçirmişsinizdir ama kötümserliğe kapılmadan önce durun ve düşünün, her gün sizden daha kötü bir gün geçirmiş milyonlarca insan var şu dünyada.

13. Başkalarına ihtiyacınız var:
Elinizden geldiğince dost kazanın, arkadaş edinin. Ve asla köprüleri yakmayın. Başarı için başka insanlara ihtiyacınız olacaktır.

14. Açık fikirli olmak, daha fazla bilgi edinmenin anahtarıdır:
Dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek için açık fikirli olmanız gerekir. Herşeye bir şans verin.

15. Başarısızlık çok iyidir:
Başarıya giden en önemli adım değilse bile en önemli adımlardan biri başarısızlıktır. En azından bir kere başarısızlığa uğramanız şarttır ama bir kaç defa başarısızlığa uğrarsanız daha iyidir. Başka türlü öğrenmeniz mümkün olmayan bir sürü şeyi başarısızlıklarınızdan öğrenirsiniz. Ve bir gün nihayet başarıya ulaştığınızda bunun değerini daha iyi anlayacaksınız.

16. Pek çok insan gerçekten iyidir:
Bu gerçeği çok yakınlarda farkettim. Pek çok insan iyidir ama bunu yabancılara pek göstermezler. Siz onları tanıdıkça ve onlar da sizi tanıdıkça muhtemelen ne kadar iyi insanlar olduklarını göreceksiniz.

17. Sözler ve düşünceler herşeyi kontrol eder:
Söylediğiniz veya düşündüğünüz şeyler eninde sonunda gerçekleşir. Başarısız olacağınızı söylerseniz başarısız olursunuz çünkü bunun gerçekleşmesi için nasıl olsa bir yol bulacaksınız demektir. Başarılı olacağınızı söylerseniz de aynı şey olur, bunu gerçekleştirmek için nasıl olsa bir yol bulursunuz.

18. Bakış açınızı gerçekliğin ta kendisidir:
Bir olayı veya durumu nasıl görüyorsanız, o da öyle var olur. Bir şeyi trajik veya olumsuz olarak görüyorsanız, onun sizin için anlamı odur. Eğer bir şeyi heyecan verici ve olumlu olarak görüyorsanız, o zaman onun sizin için anlamı da öyle olacaktır.

19. İlham ve motivasyon her yerdedir:
Nerede olduğunuzun hiç önemi yok, orada mutlaka size ilham vercek veya sizi motive edecek bir şeyler vardır. Çok uzaktaki bir ülkede savaşa girmiş ve kendidinizi korkunç şartlar bulmuş olabilirsiniz ama gene de orada sizi hayatta tutacak ve daha iyi bir şeyler için çabalamanızı sağlayacak bir şeyler olacaktır. Size düşense o sebebi görüp tanımak ve asla kaybetmemektir.

20. Dünyayı değiştirebilirsiniz:
Her bir insanın doğrudan veya dolaylı olarak dünyayı değiştirebilme gücü vardır. Kendi hayatınızı değiştirdiğinizde doğrudan veya dolaylı olarak dünyayı da değiştirmiş olursunuz. Kendi hayatınızı veya etrafınızdaki insanların hayatını değiştirdiğinizde dünyayı değiştirmişsiniz demektir. Yaptığınız küçük şeylerin dünyada büyük etkileri olabilir.

Köy muhtarından tapuyu 2 YTL’ye aldı 205 milyon Euro’ya alışveriş merkezi dikiyor

Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinden Akın Holding, 1971’de Turgut Özal DPT Müsteşarı iken, İkitelli Köyü Muhtarı Cemal Bey ve ihtiyar heyetinden 2 YTL’ye aldığı arazide 205 milyon Euro’ya 212 İstanbul Alışveriş Merkezi ve rezidans projesini gerçekleştiriyor.

Akın Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Akın, gayrimenkul sektörünü sevdiklerini belirterek, gayrimenkul yatırımlarına devam edeceklerini söyledi.

TÜRKİYE’nin önde gelen sanayicilerinden Akın Holding, 1971’de Turgut Özal Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı iken İkitelli Köyü Muhtarı Cemal Bey ve ihtiyar heyetinden zamanın parasıyla 2 milyon liraya (2 YTL) aldığı arazide 205 milyon Euro’ya 212 İstanbul Alışveriş Merkezi ve rezidans projesini gerçekleştiriyor. Akın Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Akın, bir zamanlar Edip İplik’in bulunduğu arazinin hikayesini şöyle anlattı: “Pamuk ipliği fabrikalarına teşvik veriliyordu. Biz de Edirne’de yatırım karar aldık. Edirne’de arsa ararken çok uzak olduğunu gördük. Turgut Özal’a aynı teşvik İstanbul için geçerli olur mu diye danıştık. Özal, 25 bin iğlik yerine 50 bin iğlik iplik yatırımı yaparsak olabileceğini söyledi. Bu yatırımı ancak 2 kademeli yapabileğimizi söyledim. Özal kabul etti; çok da sevindi. İstanbul’a en yakın bu 80 bin metrekarelik arsayı bulduk. O zaman burası İkitelli Köyü idi. Ruhsatı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alacağımızı düşündüm. İkitelli Köyü Muhtarı Cemal ve ihtiyar heyeti verdi. Edirne’nin Ed’i ile ipliğin ip’ini birleştirip, Edip İplik fabrikasını kurduk. O zaman bu civarda bir çiftlik ve kireç ocağından başka bir şey yoktu. Müthiş gelişti; fabrikalar kuruldu. Mahmutbey oldu sonra Bağcılar ilçesi kuruldu.”

1972’de Edip İplik fabrikasını açtıklarını ve 1994 yılında Fransız bir firmanın alışveriş merkezi (AVM) yapmak üzere fabrika arsasına 50 milyon dolar teklif ettiğini belirten Nuri Akın, “Hem fabrikayı taşıyıp hem de cebimize para koyabilecektik ama 1994 krizi çıkınca Fransızlar gitti. AVM fikri ilk o zaman oluşmuştu. 2005’te fabrikayı Lüleburgaz’a taşıdık. Şimdi tüketici ve kiracılarını mutlu edecek, Bağcılar ve İstanbul’un iftihar edeceği 212 İstanbul ortaya çıktı” diye konuştu.

Gayrimenkulü sevdi

2009 yılının mayıs ayında faaliyete geçmesi planlanan 212 İstanbul, bir alışveriş merkezi ile 540 rezidanstan oluşuyor. 115 milyon Euro’su alışveriş merkezi, 90 milyon Euro’su rezidans olmak üzere projenin toplam maliyeti 205 milyon Euro. Nuri Akın, diğer arazilerinde benzer projeler yapıp yapmayacaklarıyla ilgili olarak “Bu sektörü sevdim. Tekstilbank’taki hisselerimizi sattıktan sonra yapacak bir şey bulamıyordum. Bu iş çıktı; iyi oldu. Şimdi günde 16 saat çalışıyorum” dedi. Gayrimenkulün kendileri için önemli bir sektör olduğunu vurgulayan Akın, şunları söyledi: “Şu anda öncelikli olarak 212 projesini bitireceğiz. Sonra İstanbul’un değişik yerlerindeki gayrimenkullerimizi değerlendireceğiz. Zeytinburnu’nda bir arsamız var. Bundan sonrasında özellikle gayrimenkul geliştirme alanına kaymak istiyorum. Ama tekstil her zaman ısrar ettiğimiz ve iddialı olduğumuz bir alan olmaya devam edecek.”

Rakamlarla 212 İstanbul

Alışveriş merkezi projesi 115 milyon Euro’ya mal olacak.

90 milyon Euro’luk rezidansla birlikte projenin toplam maliyeti 205 milyon Euro.

Media-Markt 4.600 metrekare, Praktiker 9.300 metrekare ve Carrefour 11.600 metrekare alan ile projede yer alacak.

10 salonlu bir sinema bulunacak.

Proje 55.560 metrekare alan üzerine kuruluyor ve 230 bin toplam kapalı alana sahip.

180 mağaza alanı yoğun ilgi görüyor.

Proje 3 bin civarında kişiye istihdam sağlayacak.

Projenin rezidans kısmında 540 daire yer alacak.

Akın Holding, proje yapılacak Edip İplik Kavşağı’na maddi katkı da sağlayacak.

Masaya oturan Morgan Stanley kat irtifakına takıldı

212 Projesi’nde daha önce ortaklık konusunda yatırım fonu Morgan Stanley ile görüşme yaptıklarını belirten Nuri Akın, “Görüşmeler son aşamaya gelmişti. Ancak Almanya’da kat irtifakı diye bir şey olmadığı için… Almanya’daki hukuktan kaynaklanan bazı problemler nedeniyle anlaşma olamadı. Şu anda projeyi tek başımıza yapıyoruz. Özellikle bir ortak arayışımız yok ama gelenlere de kapımız açık” dedi.

Roth, 10 Euro kaparo verince ilk rezidansı kaptı

PROJENİN bulunduğu Mahmutbey’in ikinci bir Maslak olacağını kaydeden Nuri Akın, “Bölge son 10 yılda çok gelişti. Burada yaptığımız rezidansları da kısa bir süre sonra satışa çıkaracağız. İlk rezidansı Bodrum’dan komşum olan, arkadaşım Claudia Roth aldı. En büyük sorunu havalimanına gitmek için erken kalkmasıydı. Kırmızı gözlerle uçağa bindiğinden yakınıyordu. Burayı yaptığımı öğrenince 10 Euro kaparo verdi. İlk rezidansı kendisinin almak istediğini söyledi” dedi.

kaynak : hürriyet

ABD donanma gemilerine izin çıktı!

Kategori: Dünyadan, Türkiye — gereksizbiri @ 6:14 am
Tags: , ,

ABD ile Rusya arasında kalan Türkiye, ABD donanma gemisinin Karadeniz`e geçişine izin verdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Robert Wood, Türkiye`nin, Gürcistan`a insani yardım malzemeleri taşıyan 2 Amerikan donanma gemisi ve bir sahip güvenlik gemisinin Karadeniz`e geçişine onay verdiğini belirtirken, gemilerin bölgeye gidiş planına ilişkin ayrıntıya girmedi.

Robert Wood, gazetecilere açıklamasında, söz konusu gemilerin seyahat programlarının belli olmadığını ancak, gemilerin binlerce battaniye, hijyenik malzeme, bebek maması ve bebek bakımı malzemeleri taşıdığını kaydetti.

Wood, bu misyonun, Kafkasya`da gerginlik çıktığından beri Gürcistan`a deniz yoluyla gönderilecek ilk insani yardım olduğunu ifade etti.

Wood, “Türkiye ile beraber, Montrö Sözleşmesi kuralları çerçevesinde insani yardımın ulaştırılmasını sağlamak üzere çalışıyoruz“ dedi.

Robert Wood, daha önce ABD kaynaklı haberlerde adı geçen hastane gemileri USN Mercy ve USN Comfort gemilerinin, insani yardımın ulaştırılmasında kullanılmayacağını söyledi. İki geminin tonajının, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi`nde belirtilen tonaj miktarını aştığı belirtiliyor.

Robert Wood, Gürcistan`da doğu ile batı arasındaki ulaşım koridorunun şimdi operasyonel hale geldiğini belirtti ve insani yardımın Gori`ye ulaşmasına imkan sağlandığını kaydetti.

2008-08-21 www.haberaktuel.com

Ağustos 15, 2008

Erdoğan ve Bush arasında ilginç iş bölümü

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 11:03 am
Tags: ,

Ankara’dan önceki gün gelen bir haber, hemen hiç kimsenin ilgisini çekmedi. Habere göre, Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin salı günü yapılan MYK toplantısı sırasında Gürcistan’daki krizi değerlendirmiş. Erdoğan, Gürcü lider Mihail Saakaşvili’yi aramasına rağmen, Rusya Başbakanı Vladimir Putin’e telefon etmemesini şöyle açıklamış:

“Sayın Putin’i de arayıp görüşecektim. Ancak, Başkan Bush, Pekin’deki olimpiyat açılışlarında bir araya geldiklerinde Sayın Putin ile görüştü. Başkan Bush görüşünce benim aramama gerek kalmadı, ben de Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili’yi aradım. Ayrıca, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’u arayarak devreye girmesini istedim.”

Başbakan Erdoğan, bu “ilginç” gerekçeyi açıkladıktan bir gün sonra, önce Moskova’ya, ardından Tiflis’e gitti. MYK’daki açıklamasının üstünde durulmadığı için, Başbakan’ın tutumundaki bu “âni değişim” sorgulanmadı.

Erdoğan’ın son dış gezilerini izleyen bir muhabir olsam, Başbakan’a şunları sorardım (Gürcü yetkililerin çıkardığı onca zorluk altında çalışan Hürriyet muhabirlerine Tiflis’te böyle bir fırsat verilmediğini biliyorum):

-         Daha iki gün önce telefonda bile görüşmeye gerek görmediğiniz halde, neden birden karar değiştirip Putin ile buluşmak üzere tâ Moskova’ya gittiniz?

-         MYK toplantısında ‘ABD Başkanı arayınca, benim aramama gerek kalmadı’ ifadesi ile neyi kastettiniz?

-         Uluslararası arenadaki bir kriz sırasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak devreye girerken, muhakkak ‘milli çıkarları’ gözeterek tavır alıyorsunuz.  ABD Başkanı’nın da Türkiye’nin çıkarlarını kolladığını mı düşünüyorsunuz ki, o bir liderle görüşünce, sizin görüşmenize gerek kalmıyor? Aranızda bir “ast-üst ilişkisi” mi var?

Son sorum yanlış anlaşılmasın. Başbakan’ın, ABD Başkanı George W. Bush’un “ast”ı gibi davrandığını imâ etmiyorum.

Aksine, Erdoğan’ın MYK’daki sözlerine sinen o “özgüvenli” havanın, bunun tam tersini yansıttığını düşünüyorum.

Yani Erdoğan öyle bir laf etmiş ki, sanki Bush, Amerika’dan Sorumlu Başbakan Yardımcımız.

Erdoğan’ın Putin’e “Sayın” diye hitap ederken, Bush’a “Başkan” unvanını uygun görmesinin nedeni ise muamma.

O sözlerdeki havayı Başbakan’ın “Kasımpaşalılık ruhuna” bağlayıp, meseleyi önemsemeyebilirsiniz.

Doğrusu ben de, Erdoğan’ın “bilinçaltında” kendisini Bush ile nasıl “bağlantılandırdığını” pek merak etmiyorum.

Hatta, Başbakan’ın Türkiye’yi “Batı uygarlığının lokomotif bir ülkesi” olarak özümsediği ve bu şekilde hissettiği için, bu sözleri samimiyetle söyleyebildiğine bile inanabilirim.

Fakat gözden kaçtığını düşündüğüm bir başka noktaya, ilk soruda vurguladığım o “tavır değişikliğine” dikkat çekip yeniden soruyorum:

Başbakan Erdoğan, ne oldu da, iki gün önce telefon etmeye bile gerek duymadığı Putin’in ayağına kadar gitmeye karar verdi?

Rus lider ile Pekin’de görüşen ancak anlaşamayan “ast” statüsündeki Bush’un aklına yeni bir şey mi geldi ki, coğrafi olarak Moskova’ya daha yakın olan Sayın Erdoğan’dan, bunu Putin’e bizzat iletmesini rica etti? Yoksa Erdoğan, Moskova’da yalnızca Türkiye’nin çıkarlarını mı savundu?

Ve son olarak: ABD ile Rusya arasında çıkan ‘Ilık Savaş’ta, Türkiye hangi cephede?

ABD’nin “sözcülüğünü” mü yapıyoruz? Rusya’ya mı daha yakınız? Yoksa akıllıca bir “denge siyaseti” mi güdüyoruz?

Umarım bu soruların yanıtını, Amerika’dan Sorumlu Başbakan Yardımcımız Bush değil de, aynı dili konuştuğumuz birileri verir.

hürriyet

İslam’ın anlamı ve Putin’in İslam anlayışı üzerine

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 11:01 am
Tags:

Kur’an ‘ın, bir tek yerde etimolojiyle uğraşması, onun da dinin adı meselesi olması son derece dikkat çekicidir.

Kur’an ‘ın, bir tek yerde etimolojiyle uğraşması, onun da dinin adı meselesi olması son derece dikkat çekicidir.
İslam kelimesinin, bizzat Kur’an’ın verilerine göre, iki kökü bulunmaktadır. Bunlardan biri olan ‘silm’, barış anlamına gelmekte ve bugünkü Arapça’da da aynen kullanılmaktadır. İkinci kök olan ‘selam’ ise huzur ve esenlik anlamına gelmektedir. İslam, işte bu iki kökten gelen bir kelimedir.

O halde, İslam, esenlik ve barış için Yaratıcı’ya teslim olmak demektir.

Görüldüğü gibi, Kur’an dininin her şeyden önce adında barış vardır. İslam’ın muhtevasında da, bütün insanlığı kucaklayan bir barış mesajı vardır; paylaşım ve insana saygı vardır. Bunun bir uzantısı olarak, Kur’an’da, hiçbir ayırıma gidilmeden insanın ürettiği bütün evrensel değerler kucaklanmaktadır.

Ne yazık ki, dünyada, özellikle Batı’da İslam denildiği zaman, bu, bir grubun veya sistemin adı gibi algılanıyor; oysa Kur’an, İslam kelimesini, bir grubun veya sistemin adı gibi değil, evrensel barış ve esenlik anlamında kullanmaktadır.

İslam bir adı değil, bir tavrı ifade eder. Daha doğrusu, İslam bir kampın değil, belirli bir algılayış ve yaşayış biçiminin adıdır.

Kur’an, bütün medeniyetleri, insanlığın bütün mirasını değerlendirir, insana mutluluk getirici bütün değerleri İslam kavramı içinde ve şemsiyesi altında ele alır. Çok önemli bir nokta, İslam’ın, bütün peygamberlerin ortak mesajlarının adı olmasıdır. Bir başka ifadeyle, barış ve esenlik için değer üreten ve Yaratıcı’ya teslim olan, Yaratıcı dışında hiçbir kavram, kurum ve kişiye teslim olmayan bütün anlayışlar İslam’dır.

Bir başka önemli nokta da, Kur’an’ın nüfus kâğıdıyla asla uğraşmamış olmasıdır.

Kur’an, söz ve iddiaya değil, niyete ve eyleme bakar.

Açık ifadesiyle, Yahudilerden, Hıristiyanlardan, Sâbiîlerden  ve Kur’an’a inananlardan üç koşulu yerine getiren herkes cennete gider. Yani Müslüman, nüfus kâğıdında ne yazarsa yazsın, yeterlilik şartları olan şu üç değeri taşıyan kişidir:

1. Yaratıcı kudrete iman,

2. Âhirete yani hayatın ölüm dediğimiz dönüşümle bitmediğine iman,

3. Barış ve esenlik için değer üretmek, insanlığa hizmet vermek.

Sayılan üç koşulu yerine getirenler, ‘kurtulanlar’dır; insan olmanın onur burcu onlarındır. Nüfus kâğıdının ise Yaratıcı katında hiçbir anlamı yoktur.

İSLAM DÜNYASI HANGİSİ?

Bazı eserlerimde, Kur’an’dan hareketle yeni bir İslam dünyası tarifi yaptım.  Bugünün İslam dünyasının özellikleri ise bu tarifteki özelliklere neredeyse hiç uymamaktadır.

Kur’an’ın muhatabı insandır. Kur’an’ın, insan hayatına sokmak istediği değerler ile günümüzün ‘sözde Müslümanlar’ının yaşantıları apayrı şeylerdir. Kur’an’dan hareketle bir değerlendirme yapıldığında, bugünkü İslam dünyası tarafından gerçek İslam değerlerinin çok az bir kısmının karşılandığı ortaya çıkar.

İnsanlık, Kur’an’ın listesindeki değerler üzerinden bir puanlamaya tâbi tutulduğunda, ‘İslam dünyası’ diye bilinen camianın aldığı puanın, on üzerinden iki ya da üçü geçmediği; yedi-sekiz-dokuz gibi yüksek puanları başkalarının aldığı görülür.

Özetle, İslam deyince ne anlamamız gerektiği, bana göre Müslüman dünyada, hatta İslam’la bir biçimde ilgilenen bütün coğrafyalarda, en ciddî meseledir.

Bu mesele, Kur’an’dan hareketle çözüme ulaştırılmadan ne İslam dünyası rahat yüzü görebilir, hatta ne de insanlık dünyası.

PUTİN’İN TEK SÖZLE BAŞLATTIĞI DEVRİM

Sevindirici olan bir şey var: Avrasya coğrafyasının en büyük ülkesi olan Rusya’nın dirayetli devlet başkanı Putin, İslam ve Müslümanlar meselesinin ele alındığı bir toplantıda şu sözü söylemiştir:

“Biz, İslam ve Müslüman dendiğinde Kur’an’ı anlamak zorundayız ve ben böyle anlıyorum.”

İtiraf edelim ki, bu sözü biz bugüne kadar, değil bir gayri Müslim devlet başkanından, Müslüman devlet adamlarından bile duyamadık. Oysaki işin esası bu sözdür, çözüm reçetesi bu sözdedir.

İslam’ın dostu da düşmanı da geleneğin ‘İslam’ dediğini dünyanın önüne çıkardı ve hepsi diyalog veya kavgasını onunla yürüttü. Böyle olunca da ne diyalogdan hayır çıktı ne kavgadan kurtulmak mümkün oldu.

Dünyanın, ‘Müslüman ve İslam’ dendiğinde Kur’an’ı anlamaya başladığı gün, insanlığın mutluluk ve huzur yolunda en güçlü adımı attığı gün olacaktır.

Biz bu gerçeği, Batı dünyasına yıllardır anlatmaya çalıştık ama ne yazık ki onların İslam’a düşmanlıkları ve kısa vadeli çıkarları bizi anlamalarını engelledi.

Putin, bir cümleyle büyük bir devrim yapmıştır. Biz bunu, küresel ölçekte bir devrim sayıyoruz.

20. Yüzyıl’ın en büyük devrimlerinden birini, komünizmi tarihe gömerek Gorbaçov yapmıştı; 21. Yüzyılı’ın en büyük devrimlerinden birinin ilk adımını da, bana göre, bir başka Rus devlet başkanı, Putin attı.

Umarız, Putin’in telaffuz ettiği bu muhteşem fark ediş, başta Müslüman devlet adamları olmak üzere, diğer bütün liderler tarafından da fark edilir ve insanlığa mutluluk ve barış yolunda yeni bir kapı açılır.

hürriyet yaşar nuri öztürk

Hükümet Başkanlarımız

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 10:51 am
Tags:

Hükümet Başkanlarımız

1-) Mustafa Kemal Atatürk
2-) Fevzi Çakmak
3-) H. Rauf Orbay
4-) İsmet İnönü (1,2,4,5,6,7,8,26,27,28)
5-) Ali Fethi Okyar
6-) Celal Bayar (9,10)
7-) Refik Saydam (11,12)
8-) Şükrü Saraçoğlu (13,14)
9-) Recep Peker (15)
10-) Hasan Saka (16,17)
11-) Şemsettin Günaltay (18)
12-) Adnan Menderes (19,20,21,22,23)
13-) Cemal Gürsel (24,25)
14-) S. Hayri Ürgüplü (29)
15-) Süleyman Demirel (30,31,32,39,41,43,49)
16-) Nihat Erim (33,34)
17-) Ferit Melen (35)
18-) Naim Talu (36)
19-) Mustafa Bülent Ecevit (37,40,42,56,57)
20-) Sadi Irmak (38)
21-) Bülend Ulusu (44)
22-) Turgut Özal (45,46)
23-) Yıldırım Akbulut (47)
24-) Ahmet Mesut Yılmaz (48,53,55)
25-) Tansu Çiller (50,51,52)
26-) Necmettin Erbakan (54)
27-) Abdullah Gül (58)
28-) Recep Tayip Erdoğan (59)

Açıklama: Türkiye Cumhuriyetinde başbakanlık yapan kişilerin kurdukları hükümetlerin sıra numaraları yanlarında belirtilmiştir.
Teşekkürler
Mesut Hekimhan

Darbe Günlükleri

Darbe Günlükleri
Nokta dergisinde 2007 yılında 29 Mart-4 Nisan arasında yayınlanan sayıda kamuoyuyla paylaşılan “Darbe Günlükleri” sayesinde, 2004 yılı içinde “Sarıkız” ve “Ayışığı” kod adı dışında bir de isimsiz üç darbe girişiminin atlatıldığı ortaya çıkmıştı.

Günlüklerde hem darbe planları, hem de “darbe için gerekli toplumsal ve sosyal karışıklıkların meydana getirilmesinde medya ve akademik çevrelerin harekete geçirilmesi” amacıyla düşünülen eylem planları yer alıyor.

Günlüklerde ayrıca, Ergenekon Operasyonu kapsamındaki son büyük gözaltı dalgasında polis tarafından gözaltına alınanlardan bazılarının adlarına da rastlanıyor.

İşte kamuoyunda büyük etki yaratan o Darbe Günlükleri…

***
4 Eylül 2003

Günümüz ziyaret ve brifingle geçti. Önemli ziyaretçim Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman’dı. Denk ve kafadar. Kendisini 1993 yılından beri tanıyorum. Ülkenin durumu ve ne yapabileceğimiz konusunda konuştuk. Düşünce farklılığımız yok. Hayret ettiğim, bu adamın komuta kademesinde sanki bölücü olarak tanıtılmasıydı. Gayet uzlaşıcı ve mantıklı düşünen ve medeni bir insan.
14:30′da Genelkurmay Başkanı tarafından Hava Kuvvetleri K. Ve MGK Genel Sekreteri ile beraber Cumhurbaşkanı’na takdim edildik. Cumhurbaşkanı, bizlere çok güvenen, bizlerden destek bekleyen bir insan. AKP’nin yaptığı eylemlere karşı bizden destek arıyor. Biz bu desteği ona vermek mecburiyetindeyiz. Aksi halde devletin üst kısmında bölünme görüntüsü, bu adamlara teşvik olabilir.

5. Eylül 2003
Jandarma Genel Komutanı ziyaretime geldi ve malum meseleden konuştuk.

12 Eylül 2003
Sabahleyin Genelkurmay Başkanı bana hayırlı olsun ziyaretine geldi. Kendisiyle açık olarak sohbet ettik. İlhami Paşa’nın olayı ile beraber MGK, Tersane, 28 Şubat gibi olayların da aynı zamanda yayına geçirildiği ve bunun bir yıpratma kampanyası olduğunu kendisine anlattım ve “28 Şubat için bir işlem yapacak mısınız” diye sordum. (Nokta’nın notu: Metinde kısaca “28 Şubat” diye söz edilen şey, Vatan gazetesinde 9 Eylül 2003′te başlayan 28 Şubat konulu yazı dizisi… Dizide, Çevik Bir’in, harekete geçmeyi savsakladığını düşündüğü zamanın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın yakasına yapışıp hesap sorduğu anlatılıyordu.) “Hiçbir şey düşünmüyorum, bizimle değil yani kurumla bir ilişkisi yok ama şahıslar ile ilgisi doğru. Esasında birçok çirkin olay da oldu. Ben şahidim. YAŞ toplantısında Çevik Bir Genelkurmay Başkanı’nın üzerine yürüdü ve bazı kişiler salondan çıkmaya davet etti” dedi. “Yine de kurumumuzu zayıflatan bir yayın tarzı, bence bir açıklamaya değer” dedim.

22 Eylül 2003

(…) 14:00′te Genkur (Genelkurmay -Nokta) karargahına gittim. (…) Bu takdimin bitiminden sonra 1 Ekim meclis açılışına eğer TBMM Başkanı kapıda bizleri türbanlı ve eşli olarak karşılarsa gitmeme kararı aldık. Sonra bizler (komutanlar Jandarma Genel Komutanlığı’na geçip çok özel olarak konuştuk. Şu kararı aldık:
* AKP hükümetini vazgeçirmek için neler yapılması konusunda yapılan hazırlıklar bu hafta Genelkurmay Başkanı’na takdim edilecek.
* İncelemesi için kendisine fırsat verilecek ve sonra onun niyetleri ve görüşü sorulacak.
* Eğer bizle aynı fikirde veya yakın ise yolumuza devam edeceğiz.
* Eğer bir işlem yapılmasını kabul etmezse kendisine “Ya sen çekil yahut da biz çekiliyoruz” diyeceğiz.
Kısaca planımız bu. Bu konuyu ve planı tartıştık. Kara Kuvvetleri Komutanı ikide bir ne kadar rahatsız olduğunu belirtip, bir şeyler yapılmalı diyor. Kendisinin YÖK konusunda attığı adımları bayağı benimsemiş. Belki de hükümetin attığı bazı adımların reaksiyon göreceğini belirtmek bakımından iyi oldu ama, imam yine de bildiğini okuyacağı için yetki olmadığı sürece veya hükümet korkutulmadıkça yapılacak hiçbir eylem hükümeti kararından vazgeçirmeyecektir. Neyse bu arada Fırtına (Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına-Nokta) ayağa kalktı ve haydi hep beraber el sıkışalım dedi ve dördümüz ellerimizi üst üste koyup el sıkıştık! Bana çok komik geldi.
Ortalıkta sezdiğim kadarı ile JANGENK (Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur-Nokta) kışkırtıcı rol oynuyor. İllaki bir şeyler yapılmalıdır, diyor. Geçen yıl neler olduğunu biz bilmiyoruz. Ne olduğunu sordum, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman cevap vermedi ama hep geçen yıl biz bunu gördük, bu adam korkak bir şey yapamaz. Hükümet ile aynı düşüncede, farklı bir düşüncesi olmaz deyip duruyorlar. Bu sıralarda milletin ihtiyacı olan bir şey de bizim aramızda doğacak bir gerginlik olabilir mi? Çok dikkatli davranmalıyız, hele aramızdaki kopukluk olması yerine Genkur’u da kazanarak ne yapacaksak yapmalıyız. Bana bugün buraya gelişimiz bile bir tezgah gibi geldi.

26 Eylül, 2003

Sabahtan öğleye kadar özel çalışmayı yaptım. Güzel hazırlanmış. Bazı eksik noktalar vardı, onları not ettim ve öğle yemeği için Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gittim. Özel çalışma üzerinde konuştuk. Hepimiz aynı fikirdeyiz. Bu çalışma tüm ordu komutanları ve bizlerin fikirlerini yansıtıyor. Bu çalışma Kara Kuvvetleri Komutanı tarafından Genkur. Bşk’a verilecek ve onun reaksiyonu beklenecek. Çalışma biraz muhtırayı andırıyor ama Kara Kuvvetleri Komutanı’na onu yumuşatarak vermesini söyledik. Eğer Genkur. Bşk. Onaylamazsa problem o zaman başlayacak. Ya o gider ya da biz gideriz. Ama ülkenin gidişi çok kötü ve birilerinin buna dur demesi lazım. Aksi halde kısa sürede İran’a döneceğiz.

Genelkurmay Başkanı adamların şeriatçı olduğuna inanmıyormuş

30 Eylül 203

Kara Kuvvetleri Komutanı’nı aradım, özel çalışmayı sahibine vermişti. Dört noktada itiraz olmuştu. Adamların şeriat devletini kurmak istediğine inanıyormuş… Diğer gerekçeleri de önemli ama en nemlisi budur. Yani esastan aramızda fark var. Tedbirler ile genelde hemfikir olmuş. Ben de Kara Kuvvetleri Komutanı’na “bu çalışmayı kendisine vermek dahi önemliydi. Bence iyi yaptınız. Hemfikir olmak veya olmamak onun bileceği şey. Eğer böyle devam ederse istifam çantadadır ve hemen verir ve giderim. Dünya umurumda değil” dedim.
(…)
14:00-17:00 arasında kesintisiz konuklar geldi. Birinci konuğum (e) Or. Edip Başer’di. Kendisi ile son durum nedir ve neler yapılabilir konusunda sohbet ettik. Onun görüşü de benimki gibi adamlar ile dialog kurulması gerektiği şeklinde. Dialog kurulmazsa husumet doğacak ve inandıklarımızı onlara inandıramayacağımız gibi. Fark kemikleşecek ve hiçbir zaman kaybolmayacak.

7 Ekim 3003

Akşam İHL’ler ile ilgili yasa tasarısının meclise sevk edileceğine dair bir duyum geldi. (Genelkurmay Başkanı ve komutanlar bir yurt gezisindedir-Nokta). Haber her zamanki gibi JANGENK’e gelmişti. Bu, hükümetin ne kadar kararlı olarak Cumhuriyet ve Laikliğe karşı hareket ettiğini göstermekteydi. İşin tuhafı yapabileceğimiz eylem ve alabileceğimiz tedbirler çok azdı. Yemekte konuyu Genelkurmay Başkanı’na açmaya karar verdik.
(…)
Bu arada İmam hatipler ile ilgili tasarının Meclis’e komisyona geldiğine dair haber geldi. Yemekte Genelkurmay Başkanı’nın bir yanında ben diğer yanında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman oturuyordu. Hemen konuyu İHL ile ilgili yasaya getirdim. Bunun kabul edilemez bir teşebbüs olduğunu kendisine söyledim. Hatta ileride bu bizim harp okullarına İHL mezunu öğrenci kabul etmemize bile neden olabilir dedim. Bana “Beni çiğnemeden, benim üzerimden geçmeden bunu çıkaramazlar, ama sizler de konuyu abartıyorsunuz. İtiraz etmek iyi ama bir öneri hazırlamamız ve diğer meslek okullarının üniversiteye girişleri için önlerini tıkamamız lazım” dedi. Sonra bana kendisinin kafasındaki çözümü anlattı. “İHL’ler normal liseye ek olarak din dersleri okuyor. Bu nedenle onların üniversiteye girmesi normal ama bu kadar İHL’ye gerek yok onun için gerektiği kadarını bırakıp geri kalanlarını normal liseye dönüştürelim” dedi. Ben de kulaklarıma inanamayarak onu dinledim. Dini düşünceler ile yetiştirilmiş, bir olayı sebep sonuç ilişkisi yerine yüce yaratanın neden olması ile açıklayan bir kafa yapısının nasıl bir bilimsel öğrenim göreceğini anlamak zor. Daha doğrusu üniversitenin yobazlaşması anlamına gelecek olan bu adımı açıklamak mümkün değil. Diğer yandan da Aytaç Paşa da aynı şekilde onu sıkıştırmaya devam etti. Akşam oldukça tedirgin oldu ve suratı asıldı. Yemek bittikten sonra ayrıldık ve yattık.

Hepimiz şüpheleniyoruz: Genelkurmay Başkanı dinci mi?

8 Ekim 2003
Sabah Ufuk beni erkenden kaldırdı. (Komutanların gezisi devam ediyor-Nokta). Kara Kuvvetleri Komutanı bizlerle 07:35′te görüşmek istiyormuş. Toplandık. Konu İHL yasa tasarısı. Dün akşam komutan ile yaptığı görüşmeden çok rahatsız olmuş. Komutan ona aldırmaz bir tavır ile cevap vermiş. Ben de kendisine bana söylediklerini anlattım. Şaşırdı kaldı. Karargahlarımıza bu konuda ayrı ayrı çalışma yaptırmaya karar verdik. Sonunda Cuma günü bu çalışmaları birleştirip seçenekli bir öneri ile Genelkurmay’a göndermeye karar verdik. Mühim olan bundan sonrası ne olacak. Genelkurmay Başkanı yazdıklarımızı kabul ederse sorun yok. Etmezse ne yapacağız. Kahvaltıya oturduk. Komutan yorgun gözüküyordu. Sebebini sorduk. “Dün gece uyuyamadığını ve İHL yasasından tedirgin olduğunu” söyledi. Bu sözler dün gece onun huzurunu kaçırdığımızı gösteriyordu. Bilhassa kahvaltı sırasında Hurşit paşa “Gazetelerde İHL ile ilgili haberleri gördünüz mü” diyerek bilerek ve planlı bir şekilde konuyu açtı ve Genelkurmay Başkanı’nı konuşturmaya başladı. Her taraftan sıkıştırmaya başladık.
Kahvaltıdan sonra hemen karargahı aradım ve talimat verdim. Diğer taraftan da Kocaeli Üniv. Rektörünü aradım ve ona da rektörler olarak bu işi hemen ve sert bir şekilde protesto etmelerini, arkalarında olduğumuzu söyledim. Sonra önce Hava Eğitim K. Korg. Nuri Solakoğlu’nu, sonra Landsoutheast Org. Orhan Yöney ve Güney Deniz Saha K. Kora. Lütfü Sancar’ı ziyaret ettik. Tüm gittiğimiz komutanlar bölgelerindeki irtica durumu ile ilgili bilgi verdiler. Aramızdaki durum şöyle: Hiç birimiz Genkur’un cesur bir kişi olduğunu zannetmiyor. AKP hükümetine karşı zaman kazanmak için bizi oyaladığını zannediyoruz. Geçen yıl biz yoktuk ama olanların anlattığına göre hükümetin attığı her anayasa karşıtı harekete yumuşatıcı bir bahane bulmuş. Geldiğimden beri benim gözlemim de aynı. Hükümet ile adeta gizli bir anlaşması varmış gibi davranıyor. Halk nazarında zemin kaybettiğimiz ve gözden düştüğümüz, halkın güvenini kaybettiğimiz kesin olmakla beraber gerekli davranışı sergilemiyor ve hala hükümet ile iyi geçinmeye gayret ediyor. Belki de hafif anlamda yaptığı çıkışlar da danışıklı dövüş. Sanki bizi askıda tutmak ve yumuşatmak gibi bir misyonu var.
Kara Kuvvetleri K. Sonunda işin başına kalacağını biliyor. Bu nedenle çok dikkatli ve her olayı takip ediyor. Yaptığı her hareketin duyulmasını ve anayasal kurumların yalnız olmadığı intibaını vermek istiyor. Çok dürüst ve güvenilir insan. JANGKK tam bir şahin. Genkur. hakkında bir kanaate sahip olmuş ve o kanaat kendisinde bir saplantı haline gelmiş. Genkur. ne yaparsa yapsın şüphe ile karşılıyor. Ona göre Genkur. bizi oyalıyor. Kendine göre hesapları da olabilir. Havacı bence hala ortalığı tartıyor. Ama güvenilir biri. Hepimiz aynı şekilde birbirimize güvenerek hareket ediyoruz. Herkesin anlamadığı veya şüphelendiği birkaç konu şunlar.
* Hükümetin adamı mı?
* Dinci mi?
* Bizi oyalıyor mu?
(…)
Erzurum’a giderken uçakta Kara Kuvvetleri Komutanı’na “eğer komutan bizimle aynı fikirde olmazsa onu da aramıza alarak beşimiz birden istifa edelim. Etmek istemezse zorlarız” dedim. Bu fikir onun çok hoşuna gitti. Ayrıca “Umarım iş bu noktaya gelmez. Daha önce atacağımız adımlar da var. Genkur’da brifing vererek durumu basına açıklamak, Genkur. Bşk. Tarafından hükümete mektupla uyarıda bulunmak gibi yapacaklarımız var” dedim. Erzurum’da da aynı konuşmalar cereyan etti.
Uçakla Diyarbakır’a giderken Kara Kuvvetleri Komutanı ile artık çok yakınlaşmıştık. Bana, “Bu sene geçen sene gibi olmayacak demiştim ve nitekim de öyle oluyor. Havacı (bir önceki Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk-Nokta) ve Denizci (bir önceki Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Alpkaya-Nokta) geçen yıl gidip Hilmi Paşa’ya biz seni destekliyoruz dediler. Bir kere dahi oturup bu konuları aramızda konuşmadık. Bu sene rahat rahat aramızda konuşuyoruz ve en güzeli artık gülüyoruz. Şu gezinin böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Hiç yorgunluk hissetmiyorum ve artık çok mutluyum” dedi.
Kara Kuvvetleri Komutanı ilave olarak “Ben geçen yıl da yıl başında bu yılki özel çalışmaya benzer bir mektup yazıp verdim. Çok tedirgin oldu ve bir müddet bana karşı tavır takındı” dedi. Diyarbakır’a indik. Ankara ile konuştum ve hazırlıkların istediğimiz gibi gittiğini öğrendim. Bu arada rektörlerden de ilk tepki geldi.

13 Ekim 2003
Önemli bir konuda da İHL ile ilgili olarak yapılan sert açıklamaydı. “Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, imam hatip mezunlarına üniversiteye giriş kolaylığı sağlayan tasarının Anayasa’ya uygunluğu konusunda “ciddi endişeleri bulunduğunu” söyledi. Başbuğ, ihtiyacın çok üzerinde olan imam hatip liselerinin (İHL) sayısının daha da artırılmak istenmesini de anlayamadıklarını belirterek “Mezunların ne olduğunu takdirinize sunarız” dedi.
(…)
Kara Kuvvetleri Komutanı’nı aradım o da beni arayacakmış. Çok memnundu. Zorlayarak da olsa Genkur’a istediğimiz açıklamayı yaptırmıştık. Genelkurmay Başkanı’nın dinci bir görüşü desteklediğine karar verdik”

25 Ekim 2004

16.30 da öne Hava Kuvvetleri K. ve sonra da Kara Kuvvetleri Komutanı’na gittim. İbrahim bana çok dertliydi. Arkadaşım seninle paylaşmak istediğim bazı şeyler var dedi. Bir gün önce gazetelerde Kayseri Orduevi’nde türbanlı olarak içeri alınan bazı kişilerin ve valinin resimleri vardı. Bunun için Genelkurmay Başkanı’nı görmeye gitmiş. “Bu çok ciddi bir konu, ben garnizon komutanı olan tümgenerali Ankara’ya tayin etmeyi düşünüyorum” demiş. Esasında olay tam anlamıyla valinin bir tezgahı. Türbanlıları bir anda içeri sokup sonra da resimlerini çektirmiş ve gazetelere dağıtmış. Sonradan türbanlılar çıkartılmışsa da bir işe yaramamış. Genelkurmay Başkanı bu konuda “Ama bu çok ciddi bir iş, bir kısım halk buna karşı tepki gösterebilir. Onun için bunu yapamayız. Sonra generale yazık olur” demiş. Fırtına devamla “Generale bir şey olmayacak sadece buraya tayin edeceğiz” demesine rağmen kabul etmemiş ve “O zaman senin de istifa etmen gerekir” demiş. Fırtına da “Hemen şimdi istifa ediyorum ve bu konuşmamızı da derhal bir basın toplantısı yaparak açıklıyorum” demiş. Genelkurmay Başkanı olay ciddiye binince mayna ederek kıvırmaya başlamış ama bizim Fırtına bir kere çileden çıkmış ve bu tehdit onun çok ağrına gitmiş. Kendisini teselli ettim ve her türlü desteğimin ondan yana olduğunu söyledim.
Beraberce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gittik. JANGENK da geldi. Daha biz yeni içeri girmiştik ki Genelkurmay Başkanı Kara Kuvvetleri Komutanı’nı aradı ve ABD’nin isteği üzerine hükümetin Irak’a asker göndermekten vazgeçtiğini ve bu mevzuda biraz sonra General Jones’un kendisini arayacağını ve kendisine ne söylemek gerektiğini sormuş. Az sonra da beni aradığına dair haber geldi. Ben de kendisini aradım. Bizim hep beraber olduğumuzun haberini almış. Sesi çok bozuktu. Herhalde bizim ondan habersiz toplanmamız onu çok rahatsız etmişti. Bana da aynı soruyu sordu. Hepimiz hemen birkaç konu tesbit ettik ve Aytaç Paşa’ya verdik. O da bunları hemen kendisine bildirdi. Sonra kendi aramızda konuşmaya başladık. Bu toplantıyı ben talep etmiştim. Önemli bazı konular konuştuk. İbrahim istifa olayını açıklayınca kızılca kıyamet koptu. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman çok bozuldu ve kendisine ait benzeri bir olayı anlattı. Ekim ayı başında Harp Okulları açılışı için yapılacak konuşmada hepimiz mesajlar vermeye karar vermiştik. Genelkurmay Başkanı açılıştan bir gün önce Kara Kuvvetleri Komutanı’nın konuşma metnini istemiş, o da ben size bu metni veremem demiş. GM (Genelkurmay Bşk. Nokta) peki ben kuvvet komutanlarının metinlerini kontrol edemeyecek miyim demiş. O da hayır edemezsiniz, diye cevap vermiş. Bunun üzerine hepimiz artık bu Genelkurmay Başkanı ile işlerin yürüyemeyeceğine, kendisinin başka menfaatler peşinde olduğuna, korkak ve hükümet yanlısı olduğuna, dıştan cumhuriyetçi gözükmekle beraber içeriden dinci bir görüşü desteklediğine karar verdik. Bunun üzerine ben de şunları söyledim:
- AB’nin ilerleme raporu bizim için büyük bir şans oldu. Bana kalırsa AB intihar etti. Artık bundan böyle bizi almak istediklerine zor ikna edeceklerdi. Bizim bundan sonra yapmamız gereken AB’nin bizi istemediğine dair olan konunun üzerine giderek her tarafta bunu yaygınlaştırmamız. Böylelikle hükümetin eline geçmiş olan AB kozunu elinden alarak onları iç siyasete döndürerek bizden korkar hale getirmemiz lazım. Bunu yaparken de daima sert açıklamalardan kaçınmamalı ve onlara gerekirse her şeyi yapabileceğimiz intibaını vermeliyiz, dedim. Tabii bu arada en önemli konu Kıbrıs ve mahalli seçimler. Kıbrıs’ı istediğimiz şekilde çözümsüz olarak bırakmalıyız ve bu arada Kıbrıs muhalefetinin seçimi kazanmasını da önlemeliyiz. Böylece AB’ye ikinci bir darbe vurabileceğiz. Mahalli seçimler için muhakkak bir alternatif cephe yaratılmasına çalışmalı ve bu adamların Ankara ve İstanbul’u da kazanmalarını önlemeliyiz, dedim. Ne yapacaksak bir an önce yapmamız lazım geldiğine inanıyoruz. Önümüzde daha vakit olduğu için bugün konuştuklarımızı dönüşte yazılı olarak Kara Kuvvetleri Komutanı’na vereceğiz ve kendimize artık bir çalışma programı yapacağız.

15 Kasım 2003
Sabahleyin “Allied Action” NATO tatbikatını izlemek üzere Ayazağa’ya gittim. Akşamki yorgunluğuma rağmen sabahleyin dinç bir vaziyette kalkabildim. HOSİM’de diğer komutanlar ile buluştuk. Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, JANGENKK oradaydılar. Beni neşe ile karşıladılar. Kara Kuvvetleri Komutanı “sana anlatacaklarım var, bugün bana biraz zaman ayır” dedi (…) Tatbikatın bitiminden sonra Kara Kuvvetleri Komutanı ile Harbiye Orduevi’ne gittik. Kara Kuvvetleri Komutanı anlatmaya başladı:
- Pazartesi günü alışılmış şekilde kendisine haftalık bilgi vermek üzere aradım. Sesi biraz tuhaftı ve buruktu. Ben anlamamazlıktan gelerek kendisine anlatmaya başladım. Bitirince o bu sefer konuşmaya başladı.
- Cuma akşamı sizleri aradığımda hepinizi benden habersiz olarak senin orada toplanmış bir durumda buldum. Benden habersiz toplanmanıza da üzüldüm.
- Bizler muhtelif zamanlarda çay içmek sohbet etmek için toplanıyoruz. Bu ilk değil. Bugüne kadar kaç kere toplandık. Bu sefer de istek Özden’den geldi ve son gelişmeleri, Kıbrıs, AB gelişme raporunu hep beraber değerlendirelim istedi. Biz de bunun üstüne toplandık. Bunda ben bir yanlış taraf görmüyorum. Eğer size karşı bir hareket içinde olduğumuzu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Zira böyle bir iş herhalde resmi dairelerde olmaz. Onun için de endişenizi anlamadım.
- Yine de bana haber verseydiniz ben de gelirdim veya niye bu konuları benimle paylaşmıyorsunuz. Bunları söylerken sesini yükseltmeye başladı. Benim huyumu çok iyi bildiği için ben de sesimi yükseltmeye başladım ve.
- O zaman size söyleyeceklerim var. 312 kişi “Onbaşı bile olamayacakları general yapıyorlar” diye bir gazetede haber yayınlandığında mahkemeye veriyor ve siz buna katılmıyorsunuz. Herkes bize acaba Genelkurmay Başkanı AKP partisinden mi yoksa, TSK’den değil mi diye soruyor. Cevap vermekte güçlük çekiyoruz. Neden bizimle beraber siz de mahkemeye vermediniz.
- Genelkurmay Başkanı’nın o kadar bir gizemi olsun. Ben sizlerin de yani kuvvet komutanlarının da vermesini tasvip etmedim. Bir gazetede küçücük bir köşede yer alan bir haber şimdi büyüdü, tasvip eden var etmeyen var.
- Bunu nasıl söylersiniz. Zaten halk üzerinde itibarımız gittikçe zayıflıyor. Siz kalkmış neler söylüyorsunuz. Bu yakıştırmayı TSK’da kim kabullenebilir ki. Sizin bizimle olmamanız bizleri çok üzdü. Diğer bir konu siz “sizlerle konuşmak istiyorum, benimle toplanın” diyorsunuz ama bugüne kadar hiçbir şeyi bizle paylaşmadınız. Biz yayınladığınız bildirileri gazetelerden öğrendik. Bizdeki intibanız siz bizle bu konuları paylaşmak istemiyorsunuz, şeklindedir. Size söylemek istemezdim ama geçen yıl size en fazla desteği kim verdi. Şöyle bir düşünün.
- Tabii ki sen verdin ve sana çok müteşekkirim.
- O halde nasıl olur da böyle birşeyi bizim hakkımızda düşünebilirsiniz.
Son sözleri söylememin gayesi geçen yıl eğer ben ona karşı Çetin Doğan ile birlikte olsaydım onu paramparça edeceklerdi.
Ama ben öyle yapmadım. Konuşmamız bundan sonra tatsız bir şekilde sona erdi. 11 Kasım günü kendisi yurt dışına gitti. Ben de İlker’e gittim (II Başkan). Yaptığımız özel çalışmanın ne olduğunu sordum Bana:
- Biz de bir grup kurduk. Komutan sizinkileri okudu. Grup bizim ve sizin önerilerinizi birleştirerek bir öneri hazırlayacak ve bunu sizlere göndereceğiz. Sonra bu konuyu Askeri Şura’ya getirerek tartışıp herkesin fikrini alacağız. Bilahare de sonucu Cumhurbaşkanı’na götüreceğiz, sonra da Başbakan’ı buraya davet ederek kendisi ile bu konuyu görüşeceğiz. Bizim planımız bu şekilde. Yani sonuçta bir nevi “Muhtıra” olacak.
- İlker sana ayrılırken söyledim. Şahsi menfaatlerin sakın ülke menfaatlerinin önüne geçmesin. Tekrar aynı şeyi söylüyorum. Yapmazsın ama yine de unutma.
Böylece Genelkurmay’ın planı ilk defa belli oluyordu. Bu plan üzerinde Kara Kuvvetleri Komutanı ile tartıştık. Zira bazı konuların açığa çıkması gerekiyordu. Onlar bize çalışma sonuçlarını verince bizim bu konu üzerinde çalışmamız ve konunun hafifletilmesini önlememiz gerekiyordu. Diğer bir konu Şura’daki bu öneriler tartışılırken Başbakan olmamalıydı. Zira bu şekle gidilirse olay normal bir Şura tartışmasına dönecek, kendisi hiç konuşmayacak buna mukabil bizleri konuşturarak aynen Çetin Doğan’ın durumuna düşecektik. Buna engel olunmalıydı. Her kafadan bir ses çıkmasını önlemek için de Şura öncesi bir toplantı yapılarak herkes ayın hizaya getirilmeliydi. Önceden nabız yoklandığı için hiçbir çatlak ses çıkacağını zannetmiyorduk. Hatta Kara Kuvvetleri Komutanı, Yaşar (Büyükanıt, o sırada 1. Ordu Komutanı-Nokta) ile de görüşmüş. Ben de bu konuyu çok merak ediyordum. Zira Yaşar ileride G (Genelkurmay Başkanı-Nokta) olabilecekti.
Ama o da kendinden beklendiği şekilde “Önümüzde iki seçenek var. Ya bu iktidara hiç sesimizi çıkarmayacağız. Ya da sopa zoru ile istediğimizi yaptıracağız” demiş. Kendisinden ben de bunu beklerdim. Ama gene de onun durumunu takdir edip mümkün olduğu kadar kendisini korumamız lazım. İlker için de aynı şeyi konuştuk. Her ikimiz de İlker’in zafiyetinin olduğunu ve şimdiden ikbal heyecanına düştüğü şeklinde oldu. Çok pasif davranıyor ve durumu idare etmeye çalışıyordu. Bence de Genelkurmay Başkanı Ağustos 2004′e kadar durumu idare edip Kara Kuvvetleri Komutanı ve JANGENKK’un gitmesini bekleyecek ve ondan sonra da üzerimizde tam bir hakimiyet kurmaya çalışacaktı. Diğer üzerinde konuştuğumuz bir konu da eğer Başbakan kendisine söyleyeceklerimizi hiç nazarı itibara almazsa ne olacaktı. O zaman daha Şura toplantısında bu iç işin de kararı alınmalıydı. Zira bundan sonraki Şura toplantısı Ağustos 2004 ayındaydı. Bu arada Kara Kuvvetleri Komutanı bana
- Şener’in (Eruygur-Nokta) bazı sivri fikirleri var. O bizden biraz farklı bu konulara yaklaşıyor. Ama onun fikirlerini benimsemek şimdilik mümkün değil. Çok dikkatli olmalıyız, gereksiz yere tırmandıracak hareketlerden kaçınmalı ama az derecede de reaksiyon göstermemeliyiz.
- Katılıyorum. Ben Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un fikirlerinin ne olduğunun başından beri farkındayım. Amacımız mümkün olduğu kadar beraberce hareket etmek. Bu nedenle ne yapıp edip Genelkurmay Başkanı’nı kendi yanımıza çekmeliyiz.
Hatta bence bu hafta topluca ona gidelim ve açıklamada bulunalım. Yaptığımız her şeyin ona destek vermek için olduğunu ama kendisi bizimle beraber olmak istemezse bizim buna devam edeceğimizi ve bu olaylar aleyhimize işlemeye devam eder ve o bizden ayrılırsa o zaman da “Biz TSK’nın imajını koruyamadık o nedenle hep beraber siz de dahil istifa ediyoruz” diyerek ayrılırız.
- Bu işleri bu yıl sizler ile konuşmak çok iyi, geçen yıl ben çok yalnızdım. Bülent (bir önceki Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Alpkaya-Nokta) kendisine gidip ben sizi destekliyorum onlar ile beraber değilim ve siz doğru yapıyorsunuz deyince biz Şener ile yalnız kaldık. Onlar Havacıyı (bir önceki Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk-Nokta) da yanlarına alarak bir grup oldular. Buna rağmen Çetin’e karşı ona elimden gelen desteği verdim. Ama Bülent bize bir yıl kaybettirdi. Onu biz terfi ettirdik ama ben o adamın böyle bir tip olduğunu tahmin etmiyordum.
- Tabii biliyorsunuz o bunları niye yaptı. Sadece üçüncü yıla uzamak istiyordu. Bunun için de Genelkurmay Başkanı’nın onayına ihtiyacı vardı. Bu yüzden ona yaranmak için ülke menfaatlerini ayakları altına aldı. Biz dışardan geçen yıl olayları böyle görüyorduk.
- Ben bunu altı ay önce fark ettim ve Genelkurmay Başkanı’na giderek ağırlığımı koydum. Bülent’i uzatmak gibi bir niyetiniz olduğunu seziyorum, böyle yaparsanız çok yanlış yaparsınız, üstelik ben bunu tasvip etmiyorum dedim. Ağırlığımı koyunca bana rağmen bunu yapamadı. Bu sene de ben artık gideceğim ama onun kendi adamlarını terfi ettirip istediği yerlere getirmesine engel olacağım.
- Bizden her türlü destek. Beraber listeleri yapalım. Biz Fırtana da dahil her türlü desteği verdik bile dedim.
- Genelkurmay Başkanı’nın esasında başka amaçları var. Kendini TSK’ne yenilikler getirmek ve çağ açmak misyonuyla yükümlü sayıyor.
- Benim kanaatim de aynı. Kendisinin uygulamalarından anladığım kadarı ile TSK’ni MSB’ye bağlayacak ve kuvvet komutanlarını da kendisine danışman gibi yardımcı olarak alacak. Küçülecek ve tüm kuvvetlere emir veren bir komutan haline gelmek istiyor. Bir çok şeyi birleştirmesi, bunun bazı ipuçları gibi geliyor. Kafasında Müştereklik adı altında yatan bu fikirler olduğunu zannediyorum dedim.
- Bana rağmen KK’ni küçültemez. Ama senin haklı olduğun değerlendirmeler var. Daha karargaha gelir gelmez adli müşavire Genelkurmay’ın MSB’na bağlanmasının hukuki ve fiili sonuçları ne olabilir diye bir inceleme yaptırdı.

19 Kasım 2003
Öğleden sonra 14:00′da Genelkurmay Başkanı başkanlığında toplanarak MGK’da konuşulacak konuları gözden geçirdik. Genelkurmay Başkanı kendine bazı konuşmalar hazırlamış. Bizi dinlemedi bile, söylediklerimizi de kaale bile almadı. Bilhassa KKK ne derse hep ters yanıt verdi. Anlaşılmaz bir tutum içersinde. Konuşmalarında hep hükümeti savunuyor ve sizin doğru dediğiniz her konunun tersini ileri sürüyor. Eğer bir sivri konu olursa ve savunamayacak durumda ise “Bunu sen söyle” diyor. Buradan çıktıktan sonra JANGENKK bizi davet etti ve onun odasına gittik. İbrahim yurt dışında olduğu için toplantıda yoktu. Durumu değerlendirdik. Aynı mevzuları tekrar konuştuk ve MGK’da hiç konuşmama kararı aldık. Bu arada JANGENKK bize yine bir sürü irtica ile ilgili resim ve takip neticesi yapılan tesbitler ihtiva eden yazılar dağıttı. Eylül başından beri biriken miktar inanılmaz hacimde. Hala irtica yaygın değildir diyebilmek için insanın aklında başka fikirler olması lazım.

“Bizi takip ettirdiğini de zannediyoruz”

22 Kasım 2003
KKK’lığında toplandık. Ne yapacağımızın programını yaptık. 1 Aralık günü bizlere yani kuvvet komutanlarına bir takdim yapılacak. Bu tadimi müteakip 3 Kasım günü Şura üyelerine bir takdim yapılacak ve sonra konu Başbakan’a ve Cumhurbaşkanı’na iletilecek. Şura toplantısında amacımız Ağustos 2004 ayına kadar olacak sürede bu hükümet bildiğini okumaya devam ederse komuta heyetinin, halkın da duyacağı bir muhtıra vermesi şeklinde bir yetki almak. Akşam Kara Kuvvetleri Komutanı’nın verdiği akşam yemeğine katıldık. Öğlen yaptığımız toplantıda artık hepimiz bu işin bu Genelkurmay Başkanı ile gitmeyeceğini, bu adamın kendi menfaatlerini ülke yararı önünde tuttuğunu, korkak ve hükümete yaranma peşinde olduğuna dair fikir birliğine vardık. Bizi takip ettirdiğini de zannediyoruz.

1 Aralık 2003
Bugün öğleden sonra Genelkurmay Başkanı bize verdiğimiz özel çalışmaya cevap olarak bir takdim yapacaklardı. Öğleden sonra Genkur’a gittik ve takdimi dinledik. Takdim benim tahminimden daha detaylı hazırlanmıştı. Önemli konular vardı. Biz komutanlar olarak taviz vermez bir tutum içerisine girecektik.
Takdimi durdurarak sorular ile açtık. Aklımızda hep uyutuluyor muyduk endişesi vardı. II. Başkan (Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ-Nokta) güvenilecek bir general değildi. Kendi yararını ülke yararı üzerinde tutuyordu. Ve bize kesin cevaplar vermiyordu.
Genelkurmay Başkanı dahil hepimiz bu hükümetin esas amacının dini bir devlet esası getirmek olduğunda hemfikir olmuş ve bugüne kadar olan eylemlerinin anayasaya aykırı ve hatta onu değiştirmek üzere planlandığını ama görünürde demokrasinin verdiği özgürlüklerden faydalandığını tesbit ettik. (…) Bir ara laiklik tanımı üzerinde tartıştık. AKP ile bizim laiklik anlayışımızda fark vardı. Ve bütün uyutmaca da buradan kaynaklanıyordu. Son olarak hepimize söz verdi. Kara Kuvvetleri Komutanı “Ben çok rahatsızım ve devlet elden gidiyor. Bir an önce bir sıkıyönetim içerisine girmeli” dedi. Bana söz verdiğinde “Mademki hepimiz bu hükümetin anayasaya aykırı hareket ettiğine eminiz, o halde 35. madde gereğince anayasayı da korumak bizim görevimizdir. Eğer bir eylem planı yapılacaksa bu planın ne maksatla yapıldığının bilinmesi lazım. Bu nedenle burada bir karar vermemiz gerekiyor” dedim. Genelkurmay Başkanı bana dönerek “her ikiniz de açıkça konuşmadınız ama söylemek istediğiniz şey olamaz ve bize çok zemin kaybettirir. Yapacağımız başka şeyler var” dedi. Ben de “Doğru söylüyorsunuz o telaffuz etmek istediğimiz şeyden başka da şeyler olabilir. Mesela bu hükümete bir alternatif yaratmak gibi. Ama onun bile kararının verilmesi gerekir ki eylem planı ona göre hazırlansın.”
Bu önerimi kabul etmedi. O zaman boşuna akıntıya kürek çektiğimizi anladım. Niyetleri galiba bize bir şeyler yapıyor gözüküyor bizleri oyalamaktı. Benden sonra Org. Şener ve Fırtına konuştular ve aynı ifadeleri kullandılar. Kararlılık göstermiştik. Genelkurmay Başkanı’nın rahatsız olduğunu yüzünden okuyorduk. Bize yapılan takdimin sadece durum tesbitini Cumhurbaşkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a takdim edeceklerini açıkladılar. Benim kanaatim yine de bu toplantı yerine mesaj vermişti. Kimse Genelkurmay Başkanı’ndan bir kalkışma talebinde bulunmadı ama herkes için gittiği yere kadar gitmeye kararlı olduğumuzu (o da) gördü. Bundan sonra bizlere yaklaşımlarının daha değişik olacağını tahmin ediyorum.

Özkök: Muhtıra yok!

3 Aralık 2003
Genkur. Başk.lığında YAŞ (Yüksek Askeri Şura) Hazırlık Toplantısı (…) Önce Genelkurmay bize Pazartesi günü yaptıkları takdimin aynısını yaptılar ve Genelkurmay Başkanı sonra en kıdemsizden başlamak üzere tüm katılanlara söz verdi. Söz alanların ifade ettikleri konular sırası ile ve özet olarak aşağıdadır.

Faruk Cömert:
AKP yerel seçimleri kazanırsa amacına ulaşabilmek için batıya daha fazla taviz verebilir, dolayısı ile haklarımızı da kaybedebiliriz.

Yener Karahanoğlu: Pozitif eylem için neredeyiz?
Acaba geç mi kalıyoruz? İcraatlarının izlenerek sonuçlarına göre karar vereceksek, geç kalabiliriz. Onlar nasıl tam demokrasiyi kullanıyorlarsa biz de onlara tam demokrasi ile mukabele etmeliyiz. Yani azınlık olarak çoğunluğa hükmedemeyeceklerini anlatmalıyız.

Orhan Yöney:
AKP’nin iktidar olmasına rağmen muktedir olamadığı halka gösterilmelidir. Bu yönde eylemler yapılmalıdır. Zaman geçtikçe karşımızdaki kitle büyümektedir. Bunlar kadrolaştıkça genişliyorlar. Dolayısı ile zaman lehimize çalışmıyor. Bu nedenle ileride bir eylem yapmaya gidersek, alacağımız tedbirler çok sancılı olabilir. Eylemlerimiz Aralık 2004 dönemine kalmamalıdır. O tarihlerde AB, AKP’nin isteklerini yapacak, bu ise bizim aleyhimize olacaktır. Bu nedenle eskalasyonu hızlandırmalıyız. Halka bazı şeyleri açıkça anlatmalıyız. Yazarlar ve önemli kişiler ile temasa geçerek “Eğer demokrasiyi korumak istiyorsanız biz sizinleyiz” diye mesaj vermemiz lazım. Yargı bitmiştir. Yargıdan medet ummamalıyız. Ama yargıyı eski rayına oturtmak için destek vermeliyiz. Doğal mütefiklerimiz, üniversiteler ve sendikalardır. Bu kurumlar bizlerden işaret beklemektedirler. Halktan uzaklaşmışız, halka daha çok yaklaşmalı ve şeffaf olmalıyız. AKP’nin hassas taraflarından biri de milletvekili dokunulmazlığıdır. Bu konuyu işlememiz gereklidir. Siyasete bulaşmayacak şekilde derneklere üye olalım. Böylelikle kendimizi daha iyi tanıtır ve fikirlerimizi etrafa daha iyi yayabiliriz. Muhalefet partisinin üzerine daha çok gitmeliyiz. Bir gün müdahale etmek zorunda kalırsak siz de hesap vereceksiniz, mesajını onlara verelim. Bizi hafife alıyorlar.

Şükrü Sarıışık:
Bizim çok fazla zamanımız kalmadı. Onların icraatlarının demokrasi ile önlenmesi mümkün değil. Alternatif lazım. Kamuoyunun bizden beklentisi var. Çoğunluğun hakkını gaspediyorlar. Erbakan kararı onları rahatlatmıştır. (Bugün Yargıtay Erbakan’ın sahtecilikten verilmiş olan iki buçuk yıla yakın hapis cezasını onadı.)

Fethi Tuncel:
Takdimde belirtilen hassas taraflarından hiçbirini istismar edemeyiz. Alternatif olarak karşılarına bir siyasi alternatif çıkaramayız. Basının desteğini alamayız. Eylem planını bir an önce tesbit edecek icraata geçmeliyiz.

Fevzi Türkeri:
Devletin bütünlüğü tehlikededir. Bu takdimi seçimden sonra Başbakan’a anlatmanın bir yararı yok. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bölücülük hız kazanmıştır. Ülkemiz süratle bölünmeye gitmektedir. Şimdiden tedbir alınmalıdır. Basın, TÜSİAD, sermaye sahiplerini toplayıp bu iktidarın yaptıklarını anlatalım. Onları tarafımıza çekmeye çalışalım. Eylem planında çok zorluklar ile karşılaşacağız. Toplum iktidarın yaptıklarına pembe gözlükler ile bakmaktadır. Yerel seçimlerden önce Başbakan’a bu işlerin böyle gitmeyeceğini anlatalım.

II. Başkan:
Tablo kötü ama umutsuz olmaya gerek yok. Mart ayındaki seçimler önemli. Stratejimizin büyük kısmı yerel seçimlerden öne yapılmalı. Aksi halde işimiz zorlaşacaktır. Eylem planımızın tek zorluğu acaba toplum bu konuyu ne kadar biliyor? En önemli nokta bu. Acaba ne kadar insan bu durumun bu kadar vahim olduğunun farkında? Durum tesbitini kamuoyuna yansıtmalıyız. Halkın desteğini almaksızın bir eylem planı yapmak önemli değil. (Soru: Durum tesbitini kamuoyuna nasıl yansıtacağız.) Çeşitli kişiler ile görüşüyoruz. Ama adamlarımızı iyi seçmeliyiz. 28 Şubat konjonktürü farklıydı. Halk daha hazır değil.

Oktar Ataman:
Kötü bir tablo bedbin olmamak lazım. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bölücülük ve irtica iç içe beraberce hareket ediyorlar. Hızla bölünme noktasına gidiyoruz. Bu iktidar güvenliğimize ae anayasamıza bir tehdittir. Bertaraf etmek için her şey yapılmaktadır. Kamuoyunun kazanılması gerekir. Medya patronları önemli. Bu kişiler birebir konuşularak tarafımıza kazanılmalıdırlar. Eylem planını süratle geliştirerek icraata koymalıyız.

Hurşit Tolon:
Bu iktidar ne olduğunu ortaya koydu. Ancak takiyyeye başvuruyor. Arkasında ABD, AB var. Bunlar Ortadoğu’yu 1915′te yaptıkları gibi şekillendirmek istiyorlar. Bu hükümetten öncelikli tehdit bölücülük, sonra irticadır. İrtica bunların devlet yapısı içerisindeki kinin ifadesidir. Seçimden önce ikaz etmezsek önümüze aşamayacağımız bir engel çıkacaktır. Halk bize sırtını çevirmez. Bu hükümet ulusal onurumuz ile oynamaktadır. Onur kırıcı bir durumdayız. Üniter yapımıza zarar verilmektedir. Bu iktidarın alternatifi var mı? Şu anda yok gibi görünüyor. Muhalefete bu konu anlatılmalıdır. Dünya kamuoyuna açıklanan konular onurumuzu kırmaktadır. (Pek çok örnek verebiliriz. Bir örnek dil konusunda yaşananlardır.) Uyum paketi altında hazırlananlar sadece bölünmemizi kolaylaştıracaktır.

Şener Eruygur:
Söylenecekler söylendi. Sadece bir-iki konu ilave etmek istiyorum. Her şey elden gidiyor. Örneğin Emniyet teşkilatı jandarma ile yarışıyor ve onu kötüleyerek yükselmeye çalışıyor. Ayrıca WEB sayfası açmıştır ve Başbakan’ı destekliyorlar.

Yaşar Büyükanıt:
Ortaya konan stratejinin bazı gerekli parametrelerin ilavesi ile gözden geçirilmesi uygundur. Vahim bir tablo. Jeopolitik açıdan ABD ve AB ülkemize Ortadoğu’da yeni bir rol biçmeye çalışmaktadır. Yeni model bir Türkiye yaratmaya çalışmaktadırlar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD’ne gittiğinde Fetullah Gülen ile buluştular. AK ismi bilinerek ve kasıtlı olarak Bediüzzaman’ın yazılarından alınmıştır. ABD, AB ve Türkiye’yi manipüle etmektedir. Direnmenin başladığı yerde ekonomi bir silah olarak kullanılmaktadır. Pozitif davranmalıyız. Acaba zaman mı geçti? Bence geçti. Dead line seçimlerdir. Eylem planında tedbirleri sıralamak kolay ama uygulanabilir olmalıdırlar. Kamuoyu desteği için en önemli kaldıraç basın yayındır. Bunu kullanmalıyız.

İbrahim Fırtına:
Eylem planının amacı anayasayı korumaktır. Takdimde TSK’nın eylem planını tek başına yapamayacağını belirtmek bir zafiyetir. Bu cümleler kayıtlardan çıkarılmalıdır. Cumhurbaşkanı ile müşterek hareket şart. Parlamento Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmelidir. Yeniden anayasa yapılmalı ve bu anayasa kendini koruyacak her türlü imkan konulmalıdır. Bu hükümetle olmaz. Hukuki şartlar müsaittir. Gereken yapılmalıdır. Cumhurbaşkanı’nın yetkileri vardır.

Özden Örnek:
Takdimde yapılan durum tesbiti dışında ben de bir durum tesbiti yaptım. Burada bulunan herkes aynı fikirde. Bu bence en önemli konuydu. TSK zaman ile zemin kaybetmektedir. Bu ifadeyi halk desteği anlamında söylüyorum. İkinci tezkereden sonra ve bilhassa Ağustos 2004 ayındaki MGK yasasının çıkmasından sonra halkın TSK’ne karşı olan inancı zayıflamıştır. Ilımlı İslam diye bir şey Türkiye için mevzubahis değildir. Biz halkının çoğunluğu Müslüman olan bir toplumuz ve idare tarzımız da cumhuriyettir. Sakınmamız gereken en önemli konu bundan sonra aleyhimizde “dinsizler” propagandasının yapılmasıdır. Böyle bir tutum ile karşılaşırsak süratle ve kararlı bir şekilde cevap vermeliyiz. Eğer elimizde NATO tatbikatlarında olduğu gibi ikaz endikatörlerini gösteren bir ışık levhamız olsaydı şimdi hepsi kırmızı olacaktı. Askerin söylediği yapılır ama bunun nedeni vardır. Zira askerin elinde silahı vardır ve bu silah askere bazı manevra yetenekleri verir. Silahımız bizim caydırıcılığımızdır. Bu nedenle “ben silahımı kullanmayacağım” diye açıklamalar yapmamalıyız. AKP’nin attığı her adıma aynı şiddetle ama çok kararlı olarak cevap vermeliyiz. Ben bunların bölüneceğine inanmıyorum ve bundan sonraki seçimi de kazanacaklardır. O zaman geç olacaktır. Bölücülük ve bugünkü vahameti; bu durum tesbitinde bütün şiddeti ile vurgulanmalıdır.

Aytaç Yalman:
Söylenecekler söylendi. Kendimi suçlu hissediyorum (Genelkurmay Başkanı bu söz üzerine “neden kendini yalnız sorumlu hissediyorsun” diye sordu)1. Yalnız kendim değil, siz de benim kadar sorumlusunuz. Buradaki diğer arkadaşların sorumluluğu bizden sonra gelir. Zamanı boşuna geçirdik. Benim önerim hemen ve gecikmesiz eylem planına başlamak. Seçimden önce muhtıra vermeliyiz.

Genelkurmay Başkanı:
Teşekkür ederim, herkesin aynı fikirde olması güzel. Ben yüzde sekseni ile aynı fikirdeyim. Ama katılmadığım noktalar var. Açık konuştuğunuz için hepinize teşekkür ederim. Muhtıra vermeye niyetim yok. Bu hükümet gitmelidir. Demokratik yollardan bu işi halledeceğiz. Yapabileceğimiz bir çok şeyin olduğuna da inanıyorum.
Bu toplantı bence tarihi bir toplantıydı. Bir yıldır ilk defa yapılıyordu. Genelkurmay Başkanı’na onunla aynı fikirde olmadığımız mesajı verildi. O da kendinin yalnız kaldığını anladı. Görüntüye rağmen direnmekte devam ediyor. Ama artık çok geç. Zira yasal olarak kendisi de geri dönemeyecek bir yola girdi.
Eylem planına ad konuluyor: SARIKIZ
6 Aralık 2003
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un isteği üzerine jandarma sosyal tesislerine gittik. Kara Kuvvetleri Komutanı ve JANGENKK Çarşamba günkü toplantıdan sonra çok rahatsız olmuşlar ve bu arada Kuran kursları ile ilgili yönetmelik düzeltmesi yayınlanınca hepimiz de rahatsız olduk. Bilhassa bu hafta bütçe komisyonunda (TBMM Plan-Bütçe Komisyonu-Nokta) bir AKP milletvekili tekkelerin açılmasını isteyince hepimiz çok rahatsız olduk. Toplandık.
AY: (Aytaç Yalman-Nokta)
Ben bu işten çok rahatsız oldum ve kendime göre şöyle bir plan yaptım. Aralık ayında bunların, Cumhurbaşkanı’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmelerini bekleyip eğer ocak ayı içinde bir hareket olmazsa istifa edeceğim. Hepimiz buna itiraz ettik.
ŞE: (Şener Eruygur-Nokta)
Buna gerek yok. Kabul etmiyoruz. Daha yapacağımız çok şey var.
AY’ın bazı rahatsızlıkları vardı. Kendini rahatlatmadan takıntıdan kurtulamayacaktı. Bu nedenle de Pazar günü tüm or’ları kahvaltıya davet etmişti. Buna neden or’lardan birinin vermiş olduğu bir cevaptı. Hepimiz AY’ın istifa etmesini kabul etmedik. Ve kendimize göre bir eylem planı yapmaya karar verdik.
- Önce basını ele geçirmeye çalışacaktık. Bu nedenle ben MÖ’ı davet edecektim.
- Sonra rektörler ile temas edip öğrencileri sokağa dökecektik.
- Sendikalar ile aynı şekilde hareket edecektik.
- Sokaklara afiş astıracaktık.
- Dernekler ile temas edip onları da hükümet aleyhine teşvik edecektik.
- Bütün bu olayları yurt çapında yapacaktık. Yukarıdakiler SARIKIZ olarak anılacaktı. Ayrıca bana ALABANDA isimli bir proje verdiler. Ben de onun hazırlığını yapacaktım.

12 Aralık 2003
Akşam grubumuz ile biraraya geldik ve son bir haftadır olan gelişmeleri gözden geçirdik. AY bugün Genelkurmay Başkanı ile görüşmüş ve mesleki konulardan sonra ulusal konuları konuşmuşlar. AY’ın söyledikleri özetle:
1. Rahat olun. Bizler gayet iyi anlaşıyoruz ve bir bütünüz. Sizin de bize katılmanız lazım. Geçen seneyi hatırlarsanız ne kadar iyi bir konumda olduğumuzu anlarsınız. Bu akşam yemek yiyeceğiz isterseniz gelin siz de bizimle beraber olun. Bizler arada bir toplanıp ulusal meseleleri tartışmakta yarar görüyoruz.
2. Bu adamların yaptıkları artık tartışılmaz bir şekilde meydanda.
3. Ordu komutanlarının tepkisini gördünüz. Herkes daha fazla etkin olmamızı istiyor.
4. Gerekirse bunlara seçimlerden önce bir muhtıra verelim.
(…)
Sonra hepimiz SARIKIZ kapsamında yaptıklarımızı anlattık. Ben de İstanbul’da MÖ ile yaptığım konuşmayı ve gazetecilerin bu konuya ne kadar önem vermeleri gerektiği konusunda kendisine verdiğim mesajı, Rahmi Koç ile olan görüşmemizin özetini, Orhan Karabulut’a AD (Aydın Doğan) ile olan görüşmemizi anlattım ve 18 Aralık günü MÖ ile görüşme yapmaya karar verdik.

19 Aralık 2003
Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanı general yaptıkları faaliyetler ile ilgili olarak sadece bana özel bir birifing verdiler. AKP hükümetine karşı, bu hükümeti demokratik kurallar içerisinde zayıflatmak için neler yapılması gerekiyorsa hepsi düşünülmüş ve uygulamaya geçmişler. Hayranlıkla dinledim. Kendilerine birkaç konuda görüşlerimi söyledim. Alınacak tedbirler içersinde afiş asmaktan gazetelerde ilanlar vermeye kadar değişen bir çok hal tarzları vardı. Bu çalışmaya “Cumhuriyet Platformu” ismini vermişler.

29 Aralık 2003
Genelkurmay Başkanı’nın müsait olduğunu haberini alınca kendisine haftalık haber vermek için telefon ettim. Benim verdiğim bilgilerden sonra bana kendisine gönderdiğimiz rapor ile ilgili bazı serzenişlerde bulundu. “Ben bu raporun iki noktası hariç her şeyi ile hem fikirim. Bu noktalar şunlardır……Ama beni esas üzen konu raporun dördünüz tarafından imzalanarak gönderilmesi ve böylece bir muhtıra şekline dönüşmesi. Sen aklıselim sahibi bir insansın ve bu gibi olaylara engel olman gerekir. Daha önce de benden habersiz dördünüz toplandınız. Acaba sen komutan olsan ve senin komutanların böyle yapsa ne dersin” dedi. Ben de kendisine “Bizim hiçbir değişik fikrimiz yok sadece size fikirlerimizi aktarmak istedik ve bunun için de bir haftadır gece 3-4 saat uyuyarak çalıştık, tüm Kıbrıs konusunda uzman olanlar ile konuştuk ve o kağıdı öyle hazırladık. Amacımız sadece size yardım etmek ve siz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeden önce bu raporu hazırlamaktı. Raporu size nasıl takdim edeceğimiz aramızda sorun oldu. Bu şekilde takdim etmeye karar verdik.” dedim. “Sen aklı selim sahibisin. Onların bunu yapmalarına izin vermemen gerekir. Eğer bir söyleyeceğiniz varsa bana söyleyin” dedi ve konuşmamızı tamamladık. Anlaşılan Genelkurmay Başkanı rahatsız olmuştu.
Bizi Kara Kuvvetleri Komutanı aradı. Genelkurmay Başkanı onu da aramış ve aynı konuları ona da anlatmış. Çok üzülmüş ve Genelkurmay Başkanı raporun değiştirilerek imzasız gönderilmesini istemiş. Ayrıca raporun son kısmında yer alan ve Hava Kuvvetleri Komutanı tarafından eklenen bir cümlenin de çıkarılmasını talep etmiş. Bunun üzerine o da kağıtları toplayıp yeniden göndeririz demiş. Beni, gönderdiğimiz raporun bendeki kopyasını istemek için aramış. Ben de peki dedim. Benden önce Hava Kuvvetleri Komutanı’nı aramış, ondan raporu isteyince Hava Kuvvetleri Komutanı tavır koymuş. Bana Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yumuşatmamı söyledi.
Akşam Hava Kuvvetleri Komutanı ile bu konuyu evde konuştuk ve sorunu kendisine izah ettim. Hava Kuvvetleri Komutanı çok üzülmüştü ve güvenini yitirmişti. Bence de haklıydı. Hep beraber değiştirilebilirdi. Sonra aldığımız bir karardan geri adım atarsak sonra başımıza nice haller gelecekti. Bunlara çok üzülmüştü. Kendisine bunu yapmazsa Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Genelkurmay Başkanı ile kavga etmesi gerekir, o da bizim şimdi istemediğimiz bir konu diye izah ettim.

“Jandarma Genel Komutanı daima bir ihtilal özlemi içersinde”

20 Ocak 2004
Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda yapılacak kuvvet komutanları toplantısına katıldım. MGK ön toplantısı Perşembe günü yerine yarına alındığı için bir koordinasyon ihtiyacı doğmuştu. (…) Konuşmalar sırasında Jandarma Genel Komutanı daima bir ihtilal özlemi içersinde, bir an önce bu işi yapalım şeklinde konuşuyordu. Bugün de defalarca tekrar etti, en nihayet dayanamadım ve bakın biz sizle böyle konuşmadık. Planlamayı 23 Ocak’tan sonra yapabileceğimizi birkaç kez tekrar ettim. Onun için hiçbir hazırlığımız yok ama başlayacağız dedim ve ağzı kapandı.

1 Şubat 2004
Aytaç Paşalar’a ziyarete gittik ve hemen konu ülke meselelerine döndü. Bana “seninle özel konuşmamız lazım. Ben Şener ile İbrahim’in davranışlarını tasvip etmiyorum. Çok ifrata kaçıyorlar. Geçen gün gelen MİT’ten habere göre, Şenkal iki haber verdi; birincisi JGKK’nın bütün hareketleri biliniyor ve yasa dışına çıktığı değerlendiriliyor. İkincisi ise Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları arası açık ve bu sorun herkes tarafından ve kesinlikle biliniyor. Bu nedenle artık kendimize bir çekidüzen verip ülkeyi bir maceraya götürmek yerine devamlı ve kararlı bir tutum sergilemeyi ama açık konuşmayı tercih ederim, zannederim sen de benim gibi düşünüyorsun” dedi.

3 Şubat 2004
Kara Kuvvetleri Komutanı ile beraber önce Doğu Aktulga’nın ailesine hem bayramlık, hem de başsağlığı için gittik. Sonra geri döndüğümüzde onların evinde çok özel bir konuşma yaptık. Ben denetlemeye gittiğim zaman hepsi Jandarma Genel Komutanlığı’nda toplanmışlar ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur onlara bana Salı günü takdim edilen hazırlıkları göstermiş ve yapılan üst düzeydeki bazı yöneticilerin konuşmalarına ait ses kayıtlarını dinletmiş. Bunların çoğu AKP’ye danışmanlık yapan kişilermiş ve Kıbrıs sorununu nasıl halletmeyi düşündüklerini ve bu konuda neler yaptıklarını anlattıkları kayıtlarmış.
Takdimin sonunda Hava Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı hemen 10 Mat’ta ihtilal yapalım diye bastırmaya başlamışlar. Kara Kuvvetleri Komutanı onları şimdilik frenlemiş ve bunun için daha zamanın uygun olmadığını beklememizi salık vermiş. Jandarma Genel Komutanı benimle görüşeceğini söylemiş ve dağılmışlar.
Kara Kuvvetleri Komutanı bu konudan çok rahatsız olmuş. Bana sen ne düşünüyorsun, dedi. Ben de düşüncelerimi anlattım. “Bir ihtilal için zeminin hazır olması gerekir, yani halk ihtilali istemelidir. 12 Eylül’de olduğu gibi ordu niye duruyor, ne zaman müdahale edecek gibi başlıklar basında yer almalıdır. İkincisi önceki ihtilallerde olmayan bazı özellikleri bugün yaşıyoruz. Ekonomimiz çok bozuk ve tamamen dışabağımlı. Eğer dışarıdan kredi alamazsak ekonomimiz çökebilir ve halk büyük sıkıntı yaşar. Bunun nasıl sorumluluğunu almaya hazır değiliz. Bir diğer konu da ABD bundan önceki darbelere destek vermesine rağmen bugün AKP’ye destek veriyor. Onların istemediği bir darbe veya hükümeti idame etmek çok zordur. Yani ABD’ye rağmen bu işlem olmaz. Diğer bir konu TSK içerisindeki birlik sağlanmış mıdır? Eğer bir ayrım varsa sonumuz tam bir felaket olacaktır. Bu nedenler ile darbeye henüz hazır olmadığımızı söyledim. Ama bu bizim eylemimize engel olmamalıdır. Biz Kıbrıs olaylarını takip etmeliyiz. Bizim en kuvvetli olduğumuz konu Kıbrıs konusudur. Bunlar eğer bu konuda açık verirler ve MGK kararları dışında bir hareket tarzı uygulamaya kalkarlarsa o zaman Genelkurmay Başkanı’na gidip, biz bu konuyu tasvip etmiyoruz ve sorumluluğu üzerimize alamayız, bu nedenle de bir basın bildirisi hazırladık, ya bizle beraber bu açıklamayı yaparız yahut da biz bu açıklamayı ve tüm düşüncelerimizi açıklayıp istifa ederiz, diyerek onun hareket tarzını öğreniriz. Eğer bize katılırsa bu açıklamayı hep beraber, yoksa yalnız başımıza yaparız. Bana göre bunun etkisi darbeden daha etkili olacaktır. Genelkurmay Başkanı da bu hareketten sonra yalnız kalacak ve istifa edecektir, dedim.
Kara Kuvvetleri Komutanı bu görüşüme katıldı. Esasen o da böyle düşündüğünü bana söyledi. Onun endişesi Şener ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın, biz onlar ile aynı fikirde olmazsak bizleri suçlayacakları ve bizim onlara engel olduğumuzu her tarafa yayacak olmalarıdır. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un amacı Kara Kuvvetleri Komutanı olmak. Bu nedenle de Yaşar’ın kuyusunu kazmakta olduğunu anlattı. Jandarma Genel Komutanı bana kalırsa biraz haksız ve haris davranıyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı bana jandarma Genel Komutanı’nın bir senaryo dahilinde ve hükümet düzeyinde şimdiden teşebbüse geçtiğini ve amacının Yaşar’ın ekarte edilmesini ve bu konuda bir baskının hükümet tarafından Genelkurmay Başkanı’na yapılmasını sağlamak olduğunu düşünüyor. Kendisine Şener’in bu konuda faaliyette bulunduğuna dair bazı bilgilerin geldiğini söyledi. “Yaşar ile ilgili bir değil birkaç senaryo etrafta dolaşıyor. Benim hepsinden haberim var” dedi. Ben de eğer Yaşar için yapabileceğim bir şey olursa benim de haberim olsun, dedim. Sık sık bunları benim bilmemi istediğini bana tekrarladı.
Bu bilgiler çok özel bilgiler olmalarından dolayı benimle paylaşmasına çok müteşekkir olduğumu kendisine defalarca söyledim. Zannediyorum o da buna biraz mecbur kalmıştı. Zira ben yokken yaptıkları görüşmede diğer ikisi onu biraz fazlaca sıkıştırmışlardı.
Konuşmamıza darbe konusu ile devam ettik. Ben eğer bir darbe yapılacaksa bunun 2004 Aralık’tan önce yapılmamasını ve AB’nin vereceği cevaba göre AKP’nin zaten köşeye sıkışacağını ve o zaman halkın desteğini de alabileceğimizi söyledim. Benden bu konuda Hava Kuvvetleri Komutanı ve JGKK’nın bu amaçlarından onları vazgeçirmemi ve çocukça olan bu isteklerini bir mantık esasına oturtarak hayal yerine gerçeklere dayalı bir hareket tarzını seçmemizi söyledi. Ben de kendisiyle hemfikir olduğumu ve elimden geleni yapacağımı söyledim. Kara Kuvvetleri Komutanı kişilik olarak çok dürüst ve düşündüğünü açıkça söyleyen sinsi hesapları olmayan bir kişi. Bu nedenle onun söylediği her cümleye itimadım sonsuz ve artniyet aramam gereksiz. Yaklaşık üç saat konuştuk. Ama iyi ki konuştuk zira bu konuları ben kendi değerlendirmelerime göre tahmin ediyor ve rahatsız oluyordum. Zannediyorum her ikimiz de rahatlamıştık.

5 Şubat 2004
Akşam eve gidince kıyamet koptu. Kara Kuvvetleri Komutanı İstanbul’a gitmişti ve Pazar akşamı dönecekti. Telefonla beni aradı ve gizli hattan görüşmek istedi. Alışıldığı şekilde telefon arızası nedeni ile açık telefondan görüşmek zorunda kaldım. “Annan’ın mektubu gelmiş ve içerisindeki konular tamamen bizim söylediklerimizin dışında olayları kapsıyor. Onur Öymen ile İstanbul’da görüştük ve bana bunları anlattı. Ben karargaha emir verdim. Size birer kopya getirecekler. Ben İlker’i aradım, bana hala düşündüklerini ve hareketlerini Denktaş’a göre ayarlayacaklarını söyledi. Senden rica hemen duruma müdahale etmen” dedi. Bunun üzerine ben de hemen Hava Kuvvetleri Komutanı’nı aradım ve eve davet ettim Jandarma Genel Komutanı bir bağlantısı olduğunu ve gelemeyeceğini söyledi. Hava Kuvvetleri Komutanı 19:30′da geldi ve konuştuk.
Önce darbe olabilir mi konusunu açtık. Amacım Şener yokken onunla teke tek konuşarak fikirlerimi ona söylemekti. Nitekim darbe konusundaki fikirlerimi ona naklettim ve zannediyorum benimle aynı fikirde oldu. Ülkenin ekonomik zorluğu, ABD’nin diğer darbelerden farklı olarak bu kez hükümet tarafını tuttuğunu, halkın henüz destek vermediğini ve desteğin yahut zeminin oluşması gerektiğini kısaca anlattım. Sonra bugün gelişen olay için ne yapabileceğimizi konuştuk. Bir hal tarzı olarak Genelkurmay Başkanı’na giderek halka bir basın açıklaması yapılacağını, isterse kendisinin de gelebileceğini, istemezse bizim bu açıklamayı yaparak TSK’nın Kıbrıs konusundaki düşüncelerinin ne olduğunu açıklayıp istifa etmemiz gerektiğini söyledim. Hava Kuvvetleri Komutanı başka bir seçenek tavsiye etti. Kıbrıs’ta herkesin Annan Planı aleyhinde sokağa dökerek gösterilerin yapılmasını sağlama ve anavatandan da bu hareketlere destek vererek hükümet aleyhine olaylar çıkarmak. Bunları tartıştıktan sonra ertesi sabah buluşmak üzere ayrıldık.

Bu iş sonunda olacak galiba. Ben bu işin olmasını istemiyorum ama…”

6 Şubat 2004
Sabah doğruca Jandarma Genel Komutanlığı’na gittim ve orada üçümüz buluştuk. Durumu tekrar gözden geçirdik. Jandarma Genel Komutanı hala darbe yapalım diye inat ediyordu. Ne düşündüğümü bana sordu. Dün akşam Hava Kuvvetleri Komutanı’na anlattıklarımı aynı şekilde ona da anlattım. “Çok aculsunuz” dedim. İkna değil ama durdurulması zaman aldı ve sabah toplanmamızın esas gayesi Kıbrıs konusunda neler yapılabileceği konusunda seçenekleri gözden geçirmek. Ancak biz bu konuyu bırakıp darbe yapacak mıyız yoksa yapmayacak mıyız konusuna girdik. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’u ikna etmek oldukça güç. Bir netice alamayacağımı bildiğim halde yine de onu ikna etmeyi denedim. Pek ikna olduğunu söyleyemem. Dikkat ettim Hava Kuvvetleri Komutanı hiçbir konuşmaya karışmıyor ve konuşmalarda beni yalnız bırakıyordu.

25 Şubat 2004
Tümg. Can Teller ziyaretime geldi. Özel konulardan konuştuk. Amacım onların bizlere bakış açılarını görmek ve öğrenmekti. Nitekim Genelkurmay Başkanı’ndan ümitlerini kesmişler ve bir bahane ile uzaklaştırılmasını istiyorlar. Komuta katına itimatları tamam ama Ağustos 2004 ayından sonra ne olacak diyorlar. Kendisine sakın ola ki bir yanlışlıkla komuta katının haberi olmadan başka bir hareketin içine girmemelerini, bunun TSK için bir felaket olacağını açıkladım.

28 Şubat 2004
14:00′te kuvvet komutanları ile bizim evde toplandık. Amacınız Kıbrıs meselesini değerlendirmek ve Denktaş’tan aldığımız birçok özel ve gizli mektupları değerlendirmekti. (…) Hükümete karşı bir tepki olarak da hem Kıbrıs’ta hem de anavatanda gösterilere ve ulusal platformda toplantılara 3 Mart’tan itibaren başlanacaktı.
(…)
İkinci konu olarak yine aynı mesele, biz bu adamları darbe ile alaşağı edelim konusuydu. Şener ve Havacı bu konuda çok bastırıyorlar. Şener’in adeta aklından çıkmıyor, iki kelimede bir bunu söylüyor. Havacı da keza öyle. Eğer Kıbrıs’ı vermek istemiyorsak en son limitimiz 9 Nisan 2004. Bu tarihten sonra hükümet taraflara taahhüt vereceğinden geriye dönüş şansı sadece referandum olacak. Referandumun hangi şartlar altında yapılacağını hepimiz tahmin ediyoruz. Bütün şer güçleri evet dedirtmek için keselerin ağzını açacak ve sözler verilecek sonuçta cahil halk “evet” diyecek. Ne yapacaksak 9 Nisan’dan önce yapmamız gerekecek.
Bu nedenle yanımıza Tümg. Can Teller’i de alarak gerekli planlamaya başlamaya karar verdik. Bu iş sonunda olacak galiba. Ben bu işin olmasını istemiyorum ama benim oyumun pek bir itibarı olmayacaktı. Ama onlara hiç değilse bu işin Kıbrıs tabanına oturtularak haklı olacağımız bir dava edinebiliriz dedim ve olayı marttan nisana kaydırttım.
Akşam Cumhurbaşkanı’nın yemeğine gittik. Atatürk’ün yaşadığı yerde yemek yemek beni çok heyecanlandırdı. Konuşmalar sırasında Cumhurbaşkanı’nın da sanki ümidini kaybetmekte olduğuna dair intiba uyandı. Bazı mesajlar da verildi. Örneğin Cumhurbaşkanı “Burayı mahsus seçtim ki nereye geleceğinizi görün. Aranızda buraya gelmeyi bekleyenler var (Genelkurmay Başkanı’nı ima ederek)” dedi. Tabii hemen başımız öne düştü. Ama herkes bu lafı duyunca tereddütsüz ona baktı. Eşi, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın kulağına eğilerek “Siz de gidince ne olacak” deyivermiş.
(…)
Cumhurbaşkanı genelde herhangi bir askeri harekete karşıdır. Bu onun için çok doğaldır. Zira kendisi bir hukukçu. Hem de Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yapmış bir kişi. Her zaman bu kimliği ile bizleri frenlemeye çalışırdı. Bu akşam ilk defa kendisini farklı bir tutum içinde gördüm. Adeta ülkenin bu adamlardan kurtulmasının zor olduğuna karar vermiş gibiydi. Bu nedenle, bir yıl sonra da buralarda neler olur bilinmez, diye bir söz sarfetti. Çok güzel bir yemek ve gece geçirdik. Neşeli bir geceydi.

29 Şubat 2004
İlginç bir toplantı yaptık. Jandarma’nın Beytepe’deki tesislerinde kuvvet komutanları ve eski Melis Başkanı Ömer İzgi bir araya geldik. Oraya gitmeden önce Kara Kuvvetleri Komutanı beni telefonla arayarak toplantıya gitmeden önce bir süre benimle görüşmek istediğini söyledi. Gittim. Dün yapılan toplantıdan çok rahatsız olduğunu Şener’in başka işler peşinde olduğunu, İbrahim’in ise saf, ne istediğini bilmez halde olduğunu anlattı. Bilhassa Şener’in, Yaşar’ın önünü kesmek için hükümet dahil her türlü angajmana girdiğini ve utanılacak senaryolar peşinde olduğunu, sadece hükümet ile değil diğer bazı yollardan da aynı teşebbüsünü devam ettirdiğini anlattı. Ben de kendisine hafta içersinde Can Teller’in bana geldiğinde Yaşar ile ilgili bazı menfi bilgiler verdiğini ve hatta Yaşar Paşa’ya güvenmeyin efendim dediğini hatırlattım. Bunun üzerine Can Teller ile temasa geçmeyeceğimi, onun muhtemelen Şener’in adamı olduğunu söyledim. Kendisine onların dediği gibi darbenin olamayacağını, bu işin komuta zinciri içersinde bile bir aydan fazla aldığını anlattım. Burada da en kritik konunun Genelkurmay Başkanı olduğunu, ondan habersiz nasıl birlik kaydırılacağını, nasıl tertip alınacağını bilmiyorum edim. Kendi kanaatim olarak böyle bir hareket ile ilgili inisiyatifin daima elimizde olması gerektiğini ve gerekirse ben katılmıyorum diyeceğimi anlattım. Hemfikir olduk. Bundan sonra üç konuya dikkat etmemiz lazım dedim Biri Genelkurmay Başkanı, diğeri harekat planlaması ve üçüncüsü de bizim iki kişi nasıl oyalayacağımız konusu.
Konuşmalardan sonra Beytepe’ye gittik. Herkes toplandı. Amacımız 3 Mart günü yapılacak olan “Ulusal hareket” toplantısına MHP’den bol destek sağlamaktı. Ama konu darbeyi seçimden önce mi sonra mı yapılıma döndü. Ömer İzgi gayet tabii bir şey yapacaksanız hemen yapın, seçimden sonraya kalırsanız bu iş olmaz, karşınızda diğer partileri de bulabilirsiniz, bu adamlar seçimden kuvvetlenmiş olarak çıkacaklar, ama ileriki senelerde kendilerini yıpratacaklar, bu nedenle o zaman hiçbir parti sizi desteklemez, ama başa kim gelirse gelsin ülkeyi de parçalanmaktan kurtaramaz, dedi. Kendisi aynı lafları 4 Kasım 2002 günü de Kara Kuvvetleri Komutanı’na söylemiş. İşin zaman geçtikçe ne kadar karmaşık hale geldiğini anlattı. Ben bu fikrin bu kadar açık bir sivil ile konuşulmasından çok rahatsız oldum. Olayı da buraya getiren hep Şener ile İbrahim. Halbuki bizim evde ve dün bir karar aldık. Üstelik de kimseye söylemeyecektik. Anladığım kadarı ile onlar da ikisi beraber biraraya gelip konuştular. Zira çıkarken İbrahim’in Şener’e bundan sonra ne zaman toplantıyı ayarlayalım dediğini duydum.

“Bana kalsa adamın niyeti ülke yararı değil kendi yararı”

1 Mart 2004
Sabah brifingini takiben Hava Kuvvetleri Komutanı beni aradı. Maksadı açıtı. Ağzımı arayacaktı. Kendisine ne düşünüyorsam aynen söyledim. “Dün geceden çok rahatsız oldum. Verdiğimiz kararı niye tartışıyoruz, ikinci olarak da bu kadar gizli tutalım dediğimiz konuyu neden bir siville paylaşıyoruz. Ağzı sıkı olabilir ama bilmesi gerekmez. Bu adamın hayatı siyaset.” Bana o zaman akşama tekrar buluşalım, ben ne yapacağımızı anlamadım, dedi. Ben de diğerlerine haber ver, ben gelirim, dedim. Akşam 19:30′da Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın Gölbaşı tesislerinde buluştuk. Kara Kuvvetleri Komutanı ile ben biraz gergindik. Zira aynı mevzuları yeniden konuşmak istemiyorduk. Bu seferki konuşmalarda biraz sert davrandım. Çünkü Jandarma Genel Komutanı sözü ikide bir oraya getirip, bu işi ne zaman yapacağız, diyordu. Bazen süreyi uzatmanın en iyi çözüm yolu olduğunu söyleyince suratı asılıyordu. Bana kalsa adamın niyeti ülke yararı değil kendi yararı. Bu iş biran önce olsun da nasıl olursa olsun, o da mevkiini korusun.

3 Mart 2004
Hilafetin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat kanununun yürürlüğe girişinin yıldönümü toplantısı… ATO’da yapılan panele tüm kuvvet komutanları eşli olarak katıldık.
Genelkurmay Başkanı İsveç’te olduğu için, Hava Kuvvetleri Komutanı ise dün şehit olan pilotların cenaze törenine Konya’ya gittiği için bu panele katılamadılar. Bu paneli el altından biz teşvik ettik. Coşkulu ve tatmin edici bir toplantı oldu. Salona girdiğimiz zaman katılanlar bizleri alkışladılar ve “Cumhuriyetin Koruyucuları” diye slogan atmaya başladılar.

13 Mart 2004
Öğleden sonra Kara Kuvvetleri komutanı beni aradı ve konuşalım dedi. 15.30′da onların evine gittim. Çok sıkıntılıydı. Önce evvelce kararlaştırdığımız gibi yapmış olduğu gezi hakkında bilgi verdi.
Tüm orduları dolaşmış ve tüm or ile kor rütbesindeki subaylar ile görüşmüş. Aldığı intiba şöyle: Herkes durumdan rahatsız ve gidişi beğenmiyor. Ama hiç kimse bu gidişin bir darbe ile düzeltilmesini istemiyor. Sivillerin bu gerekli tepkileri göstermelerini ve bizim onlara destek vermemizi istiyorlar. Bu çok önemliydi. Zira artık oturup tekrar aynı mevzuları konuşmaya gerek yoktu. Jandarma Genel Komutanı bu habere sevinmeyecekti, ama gerçek buydu. Kara Kuvvetleri Komutanı, diğerlerine ben bu bilgiyi veririm, dedi.
Diğer bir konu da Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ile görüşürken “Hilafetin kaldırılması ile ilgili törenlere niçin gittiniz, bana İsveç’e sorabilirdiniz” demiş. Bu adamla bizim aynı düşüncede olmamız mümkün değil. Halbuki olaylar ondan sonra ne güzel gelişti. Kıbrıs konusu ile ilgili yapılan gösteri. Bugün öğrencilerin Kızılay’da yaptığı YÖK aleyhindeki gösteri, hepsi halkın yavaş yavaş uyanmaya başladığının delili. Bu hareketler yükü bizim üzerimizden alarak bizim yasal düzende ve demokrasi sınırları içinde kalmamızı sağlayacakken o bunu anlamıyor ve idrak edemiyor.
(…)
Son konu Kıbrıs konusu idi. Kara Kuvvetleri Komutanı da benden sonra ayrı bir yazı yazmış ve o da aynı istekleri belirtmiş. Şimdi Genelkurmay Başkanlığı’nın bir açıklama yapacağını bekliyoruz. Ama bu açıklamanın bizim beklediğimiz bir açıklama olmayacağına yavaş yavaş inanmaya başladım. Kara Kuvvetleri Komutanı’na “Eğer Kıbrıs için işler beklediğimiz gibi gitmezse ben bunu paylaşmam ve ayrılırım. İleride adımızın bu ekibin isimleriyle beraber anılmasını istemiyorum. Yapabileceğimin azamisini yaptığıma inanıyorum” dedim. O zaten kararlı, ayrılmayı kafaya koymuş. Bu adamla beraber geçinmek ve onun fikirlerini paylaşmak mümkün değil. Bize belki kaçtınız diyebilirler ama bunu da söylemeye kimsenin hakkı yok. Yapacağımız yegane hal tarzı olarak darbe kaldı, onu da biz yapmak istemiyoruz.

15 Mart 2004
Sabah bir ara beni Jandarma Genel Komutanı aradı. “Genelkurmay Başkanı her şeyi biliyor. Biraz önce beni aradı. Hemen öğleyin biraraya gelmemiz lazım” dedi. Kendisine neleri bildiğini sordum, jandarma tesislerinde Ömer, İzgi ile yemek yediğimizi biliyor. Hemen hemen herşeyi biliyor, dedi.

16 Mart 2004
Genelkurmay Başkanı’nı görmeye gittim. (…) Sonra oturduk ve bana TSK’da bölünmüş bir görüntü olduğunu ve bazı davranışların çok kötü değerlendirmelere neden olduğunu anlattı. Bizim yaptığımız bazı girişimler ve bilhassa Jandarma Genel Komutanı’nın girişimlerinin hemen hepsinden haberi vardı. Jandarma Genel Komutanı’nı nedense hedef olarak almıştı. “Bütün belgeler elimde, bunları devletin arşivlerine geçireceğim, bu tarihi bir görevdir. Şener’in yaptıkları yetkisini aşmaktadır. Kendi tesislerinde eski Meclis Başkanı ve rektörler ile de görüşme yapmış. Bunları nasıl yapar? Dedi.
(…)
Karargaha dönünce Kara Kuvvetleri Komutanı’nı aradım ve doğru ona gittim. Mantı yapmıştı. Konuşmalarımızı anlattım. Anlattıklarım onu çok rahatlattı. (…) Bu arada Şener’in kendisini aradığını ve Genelkurmay Başkanı’nın onu hırpaladığını ve biz bu işi hep beraber yaptık, o halde herkes benim yaptıklarımı üstlenmeli, dediğini anlattı. Ben de kendisine, saçmalık, onun istediği hep darbe yapmak, başka bildiği bir şey yok, dedim. Hava Kuvvetleri Komutanı ile ikisini durdurmaya karar verdik. Kara Kuvvetleri Komutanı bir ara Şener’i görmüş ve Şener ona ne haber diye sorunca, menfi demiş ve bir anda Şener’in yüzü asılmış başka bir şey konuşmamışlar.

17 Mart 2004
Biz komutanlar erkenden tümen komutanının odasında buluştuk. Herkesin yüzü bir karıştı. Amaç bundan sonra ne yapacağımıza karar vermekti. Erken gitmemizi Kara Kuvvetleri Komutanı istedi. Önce Kara Kuvvetleri Komutanı ordulara yaptığı ziyaretle ilgili kısaca bilgi verdi. Maalesef herke, durum kötü ama darbe ile düzeltilmesi için iç ve dış ortam müsait değil, dediler. Buna göre bir değerlendirme yapmamız gerekiyor, dedi. Hepimiz fikrimizi söyledik. İnanılmaz ama Şener hala bu iş olsun diye çırpınıyordu. Bence Genelkurmay Başkanı’ndan nefret ettiği ve Kara Kuvvetleri Komutanı olmak istediği için saplantı haline gelmişti. Şener söz aldığı sarada Genelkurmay Başkanı’nın her şeyden haberi olduğunu ve kendisine özel olarak cevaplandırılmak üzere bir yazı yazdığını, bunu kendisinin kabul edemeyeceğini söyledi, yazılan yazı yayınlanan bir derginin personel tarafından okunması hakkındaydı. Ben de kendisine dedim ki “Ben size aramızda hainler olduğunu, bütün hareketlerinizin takip edildiğini, uyarmıştım. Bunda sizin kabahatiniz yok mu? Cevap veremedi. Neyse ben sonunda toplamak zorunda kaldım. “Anladığım kadarı ile bu şartlar altında bir şey yapılamaz, mücadeleye yasal hudutlar içinde devam edeceğiz, anlaşmamız bu mu, dedim. Kimse itiraz etmedi. Şener hemen söz aldı, tamam ama biz artık Genelkurmay Başkanı ile konuşmayalım, gülmeyelim, dedi. Hala nerede, Genelkurmay Başkanı’na karşı saplantısı var.

24 Nisan 2004
Bugün Kıbrıs’ta referandum yapılıyor. Sonuçlar akşam 18:00′den itibaren alınmaya başlandı. Gece yarısı sonuçları, Türk tarafı % 65 evet ve Rum tarafı % 75 hayır. Böylece Kıbrıs’ta hiçbir değişiklik olmadı ama Rumlar AB’ne girecek. Akşam Jandarma Genel Komutanı’nın evinde yemeğe gittik. Genelkurmay Başkanı gittikten sonra aramızda konuştuk. Anladığım kadarı ile Jandarma Genel Komutanı ile Hava Kuvvetleri Komutanı hala bozuklar. Amaçları illaki darbe yapalım ve AKP’ni uzaklaştıralım. Yapalım da, Kara Kuvvetleri Komutanı olmazsa nasıl olur, bunu düşünen yok. Hava Kuvvetleri Komutanı’nı fena bozdum, zira vatanını sadece o seviyor ve ona destek verilmiyormuş pozlarında. Üstelik ne söylediğini kendisi de anlamıyor. Şener hala darbeye ümidini bağlamış durumda. Bana “çok erken çözüldük, daha direnmeliydik” demez mi.

Basınla temaslar: “Daha ne bekliyorsunuz”
10 Ekim 2003
Öğleden sonra Aydın Doğan geldi. Kendisine gazeteci olarak mevcut düzene destek vermemesini, bu işin sonuna gelmekte olduğumuzu anlattım. Kendisi de günah çıkarmaya gelmiş. Üzerine atılan pislikler ile ilgisi olmadığını ve Cumhurbaşkanı’nın Meclis’in açılışında yanlış hedef gösterdiğini, kendisinin medya tekeli yaratmadığını ve daima dürüst temiz bir gazete patronu olduğunu söyledi.

5 Aralık 2003
Akşam üstü Cumhuriyet gazetesinden Balbay (Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay-Nokta) aradı. “Başbakan’a zor anlar yaşatmışsınız doğru mu” dedi. Ben de “hayır” dedim. (Balbay, Askeri Şura’daki tartışmalara gönderme yapıyor-Nokta).

8 Aralık 2003
Taylan Bilgel ile Aydın Doğan için konuştum ve kendisine “Bizim artık medyadan desteğe ihtiyacımız var. Hep bize, size güveniyoruz, diyorsunuz ama medya bize gerekli desteği vermiyor. Olayları hükümete karşı kullanmaları lazım. Teslimiyet bizi de iş yapamaz duruma sokar. Medya halkı uyandırmak zorundadır. Aksi halde desteğimizi kaybederiz. Halk neler döndüğünü öğrenmelidir. Bu da ancak en etkili olarak medya kanalı ile olacaktır” dedim. Aydın Bey’e ileteceğini ve hatta gerekirse kendisi ile beraber yemek yememizi tavsiye etti.

18 Aralık 2003
Akşam yemeğe Mustafa Özkan ve eşi ile Kara Kuvvetleri Komutanı ve HVKK geldiler. MÖ bize gelmeden önce Süleyman Demirel’e uğramış ve bize ondan bazı mesajlar getirmişti. MÖ ile konuştuğumuz konuların özeti şöyleydi.
Basın ile aramızı nasıl düzeltebiliriz, diye konuştuk. Kendisi bu işin zor olduğunu, hepsinin kendi ticari ilişkileri nedeni ile hükümete göbekten bağlı olduklarını ve kolay kolay hükümet aleyhine bir yazı yazamayacaklarını, hepsinin devlete borcunun bulunduğunu anlattı. Bilhassa Aydın Doğan üzerinde durarak, en büyük medya patronu olması nedeni ile aramızı nasıl düzeltebileceğimiz konusunu araştırdık. Kolay olamayacaktı ama MÖ bize tüm medya patronlarına işin kötüye gittiğini ve tedbir alınmazsa çok geç olacağı konusunu anlatarak onları iknaya çalışacağını söyledi.

25 Aralık 2003
Tuncay Özkan (Özkan bugün KanalTürk TV kanalının sahibi-Nokta) daha önce Show TV’de görev yapıyordu. Ancak bu hükümet kendi aleyhinde yayın yapan tüm kişileri oldukları gazetelerden çıkarttı ya da tv’lerden uzaklaştırdı. Kemal Yavuz general de aynı durumda. Ben de kendilerine yardım edebilmek için MÖ ile konuştum. Tuncay Özkan, Müfit Gürtuna’nın (Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı / AK Partili-Nokta) İstanbul TV’sini satın almak istiyor ve AKP’nin yerel seçimlerde İstanbul’dan çıkaracağı adaya karşılık Ali Müfit Gürtuna’nın birleşik cephenin adayı olarak gösterilmesini koodine ediyor. Şimdilik ANAP ve DYP ile anlaşma sağlamış.

7 Ocak 2004
Tuncay Özkan’ın ziyareti… Benden OYAK’ın kurulacak şirkete hissedar olmasını ve böylece BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’a karşı bir çeşit koruma sağlamayı istedi. Ben de, kendisine elimden geleni yapacağım, dedim. Bana kendi hazırladığı “Türk Medyası” ile ilgili bir kitap verdi. İçinde her türlü ilişki ve rezaleti bulabilirsiniz, dedi. Medya desteği olmadan ulusalcıların BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN ve partisi ile başa çıkması mümkün değil. Bu nedenle TÖ’nün destelenmesi gerekir. Bende uyandırdığı intiba dürüst ve yılmayacak bir kişi. Bilgili bir görüntüsü var. Hiç değilse mesleğini iyi bildiği intibaı uyandı.

10 Ocak 2004
Akşam Jandarma’nın Anıttepe’deki tesislerine gittim. Jandarma Genel Komutanı ile beraber Aydın Doğan ile yemek yiyecektik. Aydın Doğan’ın yanında Mehmet Ali Yılmaz ve Fikret Bila (Milliyet Gazetesi Ankara Temsilcisi-Nokta) vardı. Beraber olmamızın amacı AD’a bazı mesajlar vermekti. Öncelikle basının satılmış bir hale geldiğini değerlendirdiğimizi, kendisinin bu konudaki görüşünün ne olduğunu. İkinci olarak bu hükümete karşı hepimizin aynı gemide olduğunu ve gemi batarsa hep beraber batacağımızı. Aleyhimize yazı yazanlara kendi grubunda destek vermemesini söyleyecek ve onların da son günlerdeki olaylar hakkındaki görüşlerini alacaktı. Nitekim konuşmalarımız bu merkezde devam etti. Kendisi bize medyanın ekonomik durumunu izah etti. Ona göre medyanın kendisi hariç bütün patronları mali yönden hükümete muhtaç hale getirilmişti. Bu nedenle hükümete karşı çıkmaları mümkün değildi. Karşı çıkanların hayatı söndürülecekti. Nitekim bazı yazarlar hükümet aleyhine yazdıkça rte’nin (Recep Tayyip Erdoğan-Nokta) şahsi müdahaleleri ile kendileri işten çıkarılmışlardı. Tuncay Özkan, Sedef Kabaş, televizyonlardaki bazı programlar gibi. Bu arada Tuncay Özkan’ı çok sevdiğini, ama kendisine şu sıralarda hiçbir şey yapamayacağını söyledi. Yemek bittiğinde ben sizin mesajınızı aldım, dedi. Biz de kendisine “işadamı olarak bazı sıkıntılarınızın olabileceğini anlıyoruz. Ama bazen hükümet lehinde de yazmamak karşı tarafa destek vermektir” dedik.

19 Ocak 2004
Sabah kalkınca evi terk etmeden önce gazetelere baktım. EGE Ordu K. Org. Hurşit Tolon dün yaptığı bir köy ziyareti sırasında “Kıbrıs’ta ver-kurtul’cu olanlar vatan hainidir” anlamında bir söz söylemiş ve bugünkü bütün gazeteler bu haber ile doluydu. Tabii gerçek vatan haini olan kendilerini AB’ne satmış ve onlardan maddi menfaat sağlayan köşe yazarları Hurşit hakkında veryansın e diyorlardı. Aralarında evvelce kan kırmızı komünist olup şimdi beş vakit namaz kıldığını ima edenler, dedesi binlerce Türk evladını cephelerde kırdıran vatan hainlerinin torunu olanlar, her çeşit hayvanat bahçesi yaşayanı vardı.

21 Ocak 2004
14:00-14:30 – E. Dışişleri Bakanı Coşkun Kırca’nın ziyareti… 1445 – 15:15 – M. Ali Kışlalı’nın ziyareti… Her iki ziyaretçi de cumhuriyetçi ve TSK’ni destekleyen yazarlar. Kırca 76 yaşında. O kadar duygulu hale gelmiş ki, benim yanımda olayları ve son durumu anlatırken iki kez ağladı. Yeni bir Anayasa hazırlamış, ondan bir kopya getirmiş, aldım. Kışlalı da efendi bir insan. Her ikisi de bana “zaman geçiyor ve her gün daha kötüye gidiyoruz. Ne yapacaksanız yapın, yoksa geç olacak” mesajını verdiler.

10 Mart 2004
Bugün sabah gazeteleri aldığımızda çok ilginç bir haberle karşılaştık. (Hürriyet gazetesinde yayımlanan ve aynı yıl “yılın haberi” ödülüne layık görülen “Sosyetik fişleme” manşeti-Nokta). Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan birer evrak ile birçok kişi fişlenmek üzere kaymakamlıklardan bilgi isteniyordu. Doğal olarak bu haber inanılmaz bir etki yaptı ve ortalığı karıştırdı. Böyle bir bomba habere hiç ihtiyacımız yoktu. Şimdi herkes tekrar TSK’ne yüklenecekti. Bence haber bilinçli olarak yazılmıştı. Haberi yavaş ve doğru okuyan her kim olursa olsun bunun bir saçmalık olduğunu ve haberde iddia edildiği gibi bir sorun olamayacağını görecekti. Nitekim haberi araştırdığım zaman gördüm ki Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı yıllık yayınlanan haber toplama planını I. Odu’ya göndermiş. Plan o arada Ordu Komutanı’nın haberi olmadan bu hale getirilmiş. İktidara yaranmak isteyen Hürriyet gazetesi sahibi Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök de hiç düşünmeden bu haberi yayınlamışlardı. Basın üzerindeki baskı devam ediyor. Genelkurmay Başkanlığı cevabı ise ayrı bir alem. Aynı gün yapılan açıklamada haber doğrulanmış ve inceleme başlatıldığı açıklanmıştı. Bu ne demekti. Kimse bir şey anlamadı. Bu hafta içersinde hep sivil arkadaşlarım ile beraber olduğum için bana rahatlıkla neler hissettiklerini anlatıyorlardı. Herkes son derece rahatsızdı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nı suçluyorlardı.

15 Mart 2004
Tuncay Özkan yanında yeni kurmakta olduğu TV istasyonu (Kanal Türk-Nokta) yöneticisi olacak Kerim C an ile beraber geldi. Çok oturmadılar. Bana OYAK’ın reklam teminatı verip veremeyeceğini sordu. Esas bunu öğrenmeye gelmişler. Bana göre dehşetli bir istihbarat bilgisi var. Yazdığı kitabı verdi. CIA ve Kürtler. OYAK’ın reklam için teminat belgesini veremeyeceğini söyledim.

8 Haziran 2004
Erol Mütercimler nezaket ziyareti için gelmiş. Bana önemli bir konuyu hatırlattı. Dün TRT’de ana dilde yayın programı ile yaptığı araştırmanın sonuçlarını söyledi. İlginç. Bu konuda doktora yapmış. İddiası, yapılan programın anayasal dayanağı yok. Yakında beş lisan dışında yayını yapılan toplumlardan biri eğer bu programın anayasaya aykırı olduğu şeklinde bir müracaatta bulunursa iptal edilir. İç hukukta tamamlanamadığı için bir şikayete AİHM bakacaktır ve ondan sonra da felaket gelebilir, ya 26 lisanda yayın yapılır ya da bu yayınlara son verebilir, dedi.

21 Temmuz 2004
Can Ataklı geldi. Gelmeden önce ne isteyebileceğini düşündüm. Bir çok konu arasında patronun askerlik konusu olabileceği aklıma geldi. Kendisi ile daha önce hiç karşılaşmadım ama STAR televizyonunda, bilhassa televizyon kanalına el konuncaya kadar, cesaretli çıkışları ile tanıyordum. Ama ben bu çıkışları daha ziyade patronu Uzan’lar ile ilgili olarak değerlendiriyordum. Bu hükümet Uzan ailesinin çanına ot tıkadı ve onların haysiyetlerini beş paralık etti. Daha da üstüne gidiyorlar. Son olarak da Aydın Doğan grubunun ortaya çıkardığı askerlik meselesi var.
Cem Uzan daha önce bütün Kuvvet komutanlarından randevu istemişti ama hiçbirimiz kabul etmemiştik. Ataklı’nın niye geldiğini bilmemekle beraber, askerlikle ilgili olarak geldiğini tahmin ediyordum. Nitekim bana kendi durumunu uzun uzun anlattıktan sonra sadede gelerek askerlik sorununu açtı. Kendilerinin haklı olduklarını ama yargının korku ile bir karar veremediğini ve Aralık ayında Uzan’ın askere alınacağını söyledi. Ayrıca mahkeme başlasa ellerinde kendilerini temize çıkaracak belgeler olduğunu ilave etti. Kendisine “Bu davaların kuvvet komutanlıkları ile ilgisi yoktur. Muhatap MSB’dır. Konuyu bize sormazlar bile” dedim. Ben sadece sizin bilmeniz için anlatıyorum, dedi. Haklı olduğu yerler var. Adamların mallarına el konma şekli tam bir zorbalık.

İş dünyası
“Adamların tuzu kuru”

11 Aralık 2003
Rahmi Bey bana nezaket ziyaretine geldi. Konuşmamız sırasında ben de ona bugün içinde bulunduğumuz durumu anlattım. Hükümetin tutumu Kıbrıs meselesi ve nereye gittiği gibi konularda. Kendisine “Hepimiz aynı gemideyiz. Batarsak hep beraber batacağız. Bunu kimse unutmamalı. Hükümet de unutmamalı, bizler de, iş adamları da. Onun için esas desteğimiz olan halkı aydınlatacak şekilde, halkın gerçekleri görebileceği şekilde hareket etmeliyiz” dedim. Pek hoşlarına gitmedi ama gerçek bu. Bana, durum kötüye gidiyor ama hala daha o kadar kötü değil, dedi. Ben de “sıfırdan yüze kadar bir skalada nerede olduğumuzu değerlendiriyorsunuz” dedim. Bana, 35-40, diye cevap verdiler. Ben de bunun üzerine “belki 95′e yakınız” dedim. Hayret ettiler. Adamların tuzu kuru. Onlara göre ekonomi düzelmekte. Ama bunun sadece büyük şirketler için olduğunu görmüyorlar. Zavallı halk hala çekiyor. Halk yokluk içinde ne yapacağını bilmiyor. Enflasyon düşüyor. Zira halkın harcayacağı parası yok. Bunları onlara hep anlattım.

30 Haziran 2004
Sinan Aygün, ATO Başkanı. Senede iki kez gelerek bizlere bilgi veriyor. Verdiği bilgiler daha ziyade ekonomideki gelişmeler ve bazı sosyal olaylar karşısında ne düşündüğü. Genellikle hükümeti tenkit ediyor. Bu sefer de ekonomideki kötü gidişi anlattı. İşsizliğin giderek artmakta olduğunu ve bunun sonunun felakete doğru gittiğini, hükümetin izlediği teslimiyetçi politikalar nedeniyle yatırım yapılamadığını, bunun da işsizliğin artmasına neden olduğunu belirtti. Diğer bir ilginç açıklaması da DEP milletvekilleri ile ilgiliydi. Onların yaptığına mukabele olarak kendisinin örgütlediği bir gurup ile emekli yarbay Korkut Eken’in hapishaneden çıkış gününde büyük bir tören yapacaklarmış. Bunun için de yüzlerce insanı topluyorlarmış. Fikir almak ve diğer kişilerin neler düşündüğünü anlamak bakımından yararlı görüşmeydi.

Özden Örnek’ten TSK eleştirileri / Ordu-Millet ilişkisi
“İnsan içinden geldiği toplumu nasıl inkar edebilir?”

TSK içersinde modaya uygun olarak Deniz Kuvvetleri’nde de bu ilişkiler günah sayılıyordu. Terfi senesinde çektiğim sıkıntıyı çok iyi hatırlıyorum, beni defalarca siviller ile ilişkide olmamam için uyarmışlardı. Lojmanda yaşayıp, orduevlerinde eğlenen ve OYPA’lardan alışveriş yapan bir toplum nasıl siviller ile ilişki kurabilir ki. Subayların sivil arkadaşları olmadığı gibi sivillerin de subaylardan arkadaşları yoktu. Çocukluğumuzda her mahallerde bir subay ailesi yaşar ve hepimiz onlara imrenerek ve özenerek bakardık. Hele o zamanlar makam arabaları yerine atların kullanıldığı hatırlanırsa, bizler için işine giden subayları seyretmek ayrı bir zevk olurdu. Sonraları nedense yukarıda çizdiğim tablonun içersine giriverdik.
Zaman geçince, 1990′lı yılların başında ilişkilerin böyle gidemeyeceği ve şeffaf olunması ihtiyacı ortaya çıkınca, TSK içersinde bir şeffaflık modası yayılmaya başladı. Siviller ile ilişkilerin bence iki ayrı boyutu var. Birincisi, TSK sivilleri nasıl görünüyor. İkincisi, sivillerin TSK’ni tanıyabilmesi için silahlı kuvvetlerin sivil topluma ne kadar açık olduğu. Akredite basın konusu Genelkurmay Başkanlığı tarafından icat edildi. Derinlemesine düşünmeden görülebilir ki, bu tutum tüm yasalara ve en sonunda da Anayasa’ya bile aykırıdır. Birincisinin sonucudur. Sivile bakış açımız değişmedikçe tutumlarımızdaki değişme aldatmacadan başka bir şey olamaz.
AKP iktidarda iken onlar ile görüşmek günahtır. Hemen Atatürkçülüğe karşı olmakla suçlanırsınız. Ama kimse size “Peki, biz bu insanlar ile aykırı fikirdeyiz ama nasıl birbirimizle diyalog kuracağız, nasıl birbirimizi kendi inandıklarımıza ikna edeceğiz” sorusuna cevap vermez.
Sivillerin yurt sevgisi eksiktir. Çoğunlukla onlar vatanlarını ve milletlerini düşünmeden şahsi yararları için hareket ederler. Onlar tembeldirler, çalışmaz ve bedava olarak para kazanmaya bakarlar. Bu nedenle TSK’daki herkes çok çalışır ve fedakar oldukları için her şeye layıktırlar. Bu düşünceler ile nereye varılabilir.
Yakın zamana kadar bilimsel yönden bile sivil uzmanlara danışılmazdı. Sanki 1700′lü yıllarda yaşıyormuş gibi tepki verirdik. Her şeyin öncüsü TSK’dır. Bu fikir o kadar yaygınlaşmış ve sivillere güven o kadar azalmıştır ki, TSK sonunda kendi yüksek lisans eğitim yapan enstitülerini kurdu ve ihtiyacı olan her şeyi özel sektör veya devletin diğer kesimlerinden temin edecekken kendisi her şeye sahip olmaya başladı. Bu nereye kadar gidebilir ki.
Eğer arkadaşınız devlet memuru değilse ya da bir şirkette çalışıyor veya bir iş, ticaret sahibi kimsedir. İşte o zaman yandınız, size hemen suçlu ve menfaat sağlıyorsunuz gözü ile bakacaklardır. Siviller ile her temas muhakkak bir yarar karşılığında yapılmaktadır. Bu genel kanıdır. Bu konuda çıkmış emirler mevcuttur. Karargaha, sivilleri bırakın, mesleğinden emekli olmuş amiralleri bile davet edemezdim. Hala, etmeyin diye de emirler mevcuttur. Böyle düşünen bir kuvvet komutanı acaba ne düşünüyor olabilir ki. Mesai saatlerinden sonra insanların serbest yaşadığını ve eğer niyetleri kötü ise bu kişilerin bu saatlerden sonra her şeyi yapabileceğini acaba bilmiyor mu. Bu tip davranışlar ve düşünceler kapalı bir toplum içine kendini kapatan, çevresinden etkilenmeyen ve kendisini çevresine kapatmış insanlara özgüdür. İnsan içinden geldiği toplumu nasıl inkar edebilir.

Özden Örnek’ten TSK eleştirileri / Atatürk, ideoloji, törenler
“Atatürk’ü bir idol haline getirmişiz”

30 Ağustos 2004
Meslek hayatımda son kez üniforma ile katılacağım 30 Ağustos törenlerine iştirak ettim. Sabah 08:00′den gece yarısına kadar dur dinlenmesi olmayan bir tören zinciri. Yapımızda ve anlayışımızda düzeltmemiz gereken çok konu var. En başta Atatürk’ü bir idol haline getirmişiz. Kendisi bile “beni görmek önemli değil benim fikirlerimi anlamak önemlidir” demişken, biz her yerde Atatürk’ü heykel, resim, poster olarak anmayı sanki onu anlamak ile eş tutuyoruz. Bu böyle devam edemez. Bir taraftan İslamiyet’in günün şartlarını karşılamadığını ve reform geçirmesi gerektiğinden bahsederken, sanki Atatürkçülük ilelebet yaşayacakmış gibi davranıp ilkelerini tartışmaya dahi açmıyoruz. Tabi o zaman bu ilkeler bir yol gösterici olmaktan öteye, dogma haline geliyor. Sağ olsaydı herhalde en fazla kendisi bu durumu tenkit ederdi. İkinci bir konu da bu toplumu Kara Kuvvetlerinin etkisinden kurtarmak lazım. Devletin her kesiminde kendi düşünceleri hakim olsun, herkes kendileri gibi düşünüp kendileri gibi hareket etsin istiyorlar. Harbiye Marşı ile yatıp Harbiye Marşı ile kalkıyorlar.

29 Ekim 2004
Bugünkü törenleri, şöyle sabahtan akşama kadar yaşadım. Hepsi onuncu yıl için planlanandan farklı değildi. O zaman devletin gücünün mesajını her köşeye dağıtmak ve birlik beraberlik gösterisi yapmak birinci amaçtı. Aradan seneler geçti. Amaç belki aynı ama yapılış şeklinin çok farklı olması gerekir, diye düşündüm. Bir tribünde saatlerce oturarak geçenleri seyretmek pek bir fikir vermiyor. Üstelik de bir başıbozukluğa şahit oluyorsunuz. Bir sürü şımarık ve umursamaz genç önümüzden geçiyor. Ne kadar ve nasıl bir mesaj verildiği şüpheli. Bu konuda biraz çalışmamız gerekli. Saatlerce konuşmalar, koca koca adamların sıraya girip el sıkmaları, artık modası geçmiş kutlamalar.

Özden Örnek’ten TSK eleştirileri / Ordu-Hükümet
“Askerin karışması yönetmeye döndü”

Devletin karar süreci uzun süre Genelkurmay Başkanlığı’ndan etkilendi. İç ve dış olaylara ait kararlar alınmadan önce Genelkurmay’a sormak adet halini almıştı. Hükümette olanlar özgür olarak karar veremiyorlardı. Bu nedenle de verilen bir karar halk arasında beğenilmezse cevap kolaydı: “Asker öyle istedi”. Bu alışkanlık ihtilallerin bir sonucuydu. Askerin karışması, fikir beyan etmesi gereken olaylar elbette vardı ama bu karışma bir çeşit yönetmeye dönüşmüştü. Bunun için de özellikle dış politikada cesur adımlar atılamıyordu.

Siyasetçiler
“Bir şey yapacaksanız hemen yapın”

23 Eylül 2003
Sabah Adalet Bakanı Cemil Çiçek ziyaretime geldi. Dün kendisinin geleceğini ve ne yapmam gerektiğini, Kara Kuvvetleri Komutanı ve JANGK (Jandarma Genel Komutanı-Nokta) ile görüştüğümde bana “gelsinler ama ziyarete gitmiyoruz” dediler. Bana böyle bir tutum çok ters geldi. İnsan harbin sonunda dahi oturup düşmanı ile konuşuyor ve bir anlaşmaya varmaya çalışıyor. Biz böyle yaparak neyi ispat etmeye çalışıyoruz.
(…)
16:00′da İçişleri Bakanı (Abdülkadir Aksu-Nokta) ziyarete geldi. Kendisi esasında Kürtçü ve AKP’nin kurucularından sayılan bir bakan. Kendisi ile uzun süre sohbet ettik. Irak’a asker meselesini sordum. Bu sefer sorun yok, dedi. Ve bana ilk seferindeki yani ikinci tezkere ile olan hikayesini anlattı. Sonra Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani ile olan ilişkileri anlattı. Kendisi Kürt ama hiç de Kürtçülük lehine çalışan bir adam gibi konuşmuyor.

21 Kasım 2003
Yavuz Kayral’ı mahsus davet ettim, zira bundan önceki gelişinde DYP’nin her zaman emrimize hazır olduğunu söylemişti. Ben de bundan önceki gün topluca aldığımız karar gereğince kendisine DYP’nin seçimlerden önce bir miting tertipleyerek Kıbrıs konusunu desteklemesini istedim. “Peki” dedi ve gitti.

24-30 Kasım 2003
Yavuz Kayral aradı ve DYP’nin Kıbrıs seçimlerinden bir hafta önce Mersin’de bir miting yapacağını söyledi. Bekleyip göreceğiz.

25 Aralık 2003
Kuvvet komutanları ile beraber toplanarak Onur Öymen ile Kıbrıs konusunda görüşme yaptık. Diğerlerinde olduğu gibi onun da görüşlerini sorguladık. Katı bir tutumları var. Kendisi ile Kıbrıs konusundan daha çok son siyasi durumu ve bu noktadan öteye neler yapılabileceğini görüştük. Bize CHP’nin bir TV kanalı vasıtası ile sisini duyurmaya başlayacağını ve bu konudaki hazırlıkların sonuçlanmak üzere olduğunu anlattı.

14 Şubat 2004
Dün akşam Jandarma Genel Komutanı bana Kara Kuvvetleri Komutanı’nın Salı günü Onur Öymen ile toplantı yapacağını ve gelmemi istedi. Ben de gelemeyeceğimi söyledim. Ama eve dönünce Kara Kuvvetleri Komutanı beni telefonla aradı ve muhakkak gelmem gerektiğini anlatınca ben de “peki dedim.” Salı günü öğleyin komutanlar toplantısı nedeni ile verilecek yemeğe katılamayıp oraya gideceğim.

17 Şubat 2004
OÖ’den öğrendiğimiz bir ifade bizi bayağı şaşırttı. ABD’nin AKP’yi desteklemek üzere Türk basınını yönlendirmek üzere 200 milyon dolara yakın bir yatırım yaptığına dair bazı bilgiler varmış. Bu ABD’nin oyunu nasıl oynadığının bir işaretiydi. OÖ ile yaptığımız diğer konular ile ilgili sohbet de çok ilginçti: Mehmet Ağar’a işbirliği teklif edilmiş ama o “Ben tarikatlar ile işbirliği çarelerini arıyorum” diyerek bunu kabul etmemiş. Kıbrıs sonrası gündeme gelecek olan EGE sorunları ile ilgili de fikrini aldık. Bize doğrudan “Bu adamlar EGE’de de vermeye hazırlar ve planlarını bu yol haritasına göre kurmuşlar” dedi. Genelkurmay Başkanı’nı tenkit etti ve artık kimsenin ordudan bir şey beklemediğini ve ordunun bir şey yapacağını da sanmadıklarını, ayrıca Genelkurmay Başkanı’nın adeta partinin bir adamı gibi hareket ettiğinin çok yaygın bir kanaat olduğunu belirtti. Dikkatimi çeken ve beni dehşete düşüren diğer bir konu da OÖ gibi bir kişinin hala gerçeklerin farkında olamamasıydı. Hala işçiler ve talebelerden medet umuyordu. Kendisine bazı sendikalar ile konfederasyonların nasıl satıldıklarını anlattım, öğrenciler ile ilgili olarak rektörlerin anlattıklarını ve öğrencilerin nasıl atıl ve maddeci olduklarını, artık eskisi gibi sokaklara düşmeyeceklerini izah ettim. Anladığım kadarıyla CHP de ne yapacağını ve ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Bendeki izlenim kimle konuştuysak bugüne kadar kimsenin bir darbeyi arar veya ister olmadığını gördüm.

29 Şubat 2004
Konuşmalardan sonra Beytepe’ye gittik. Herkes toplandı. Amacımız 3 Mart günü yapılacak olan “Ulusal hareket” toplantısına MHP’den bol destek sağlamaktı. Ama konu darbeyi seçimden önce mi sonra mı yapalıma döndü. Ömer İzgi “gayet tabii bir şey yapacaksanız hemen yapın” dedi.

Sözü edilen Tolga, Tolga Çandar mı?

27 Aralık 2003
Gündüz OHAL gazilerinin TSK Rehabilitasyon Merkezi’nde açmış oldukları sergiye katıldık. Duygu ve hüzün dolu bir gün geçirdik. Sergiyi gezdikten sonra gaziler sinema salonunda bir konser verdiler. Fevkalade güzel bir konserdi. İnsanların isterlerse neler başarabileceklerini gördük. Bir ara Ege bölgesinden türküler çalınıyordu. Sahnede, TRT’den saz ve türküleri ile Tolga isimli bir sanatkar gazilere refakat ediyordu. Sanatkarın sesi aynı Hasan Mutlucan’ın (12 Eylül darbesi sırasında TRT’nin yayınladığı kahramanlık türküleriyle ünlenen türkücü-Nokta) sesi gibiydi. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur hemen kulağıma eğildi ve bu sanatkarın adresini alalım, lazım olabilir, dedi. Güzel bir espriydi.

Tek komutanlı darbe girişimi
AYIŞIĞI

“Sarıkız” darbe girişiminin, başlangıçtaki destekçiler Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek’in kesin tavrının ardından tümüyle raftan indirilmesini izleyen günlerde, bu darbe girişiminin en aktif unsuru olarak öne çıkan Şener Eruygur tek başına bir darbe planlamış. Yalman, Örnek’e, planın öteki kuvvet komutanlarını da işe katmak ve sadece Hava Kuvvetleri Komutanı’nı işe katmak şeklinde, iki alternatifli olarak düşünüldüğünü anlatıyor.

Özden Örnek’in günlüklerinde, “Ayışığı”ndan sadece bir paragrafla söz ediliyor (14 Ekim 2004):
“Fenerbahçe’ye Aytaç Paşa’lara (Kara Kuvvetleri Komutanı-Nokta) gittim. Daha çok o konuştu. ‘Şener (Jandarma Genel Komutanı-Nokta) bizden habersiz darbe planı hazırlatmış. Adı da ‘Ay Işığı.’ Darbede kimin başkan olacağı belli değil. Hepimize davranışlarımıza göre bir kod adı vermiş. Havacı (Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına-Nokta) ona destek verdiği için o anlamda, bizler ise sana karşıt anlamda, bana da belli değil anlamda kodlar vermiş. Bu plan GB’nin (Genel Kurmay Başkanlığı-Nokta) elinde olduğu gibi içlerinden biri tarafından sızdırıldığı için MİT ve hükümetin de elinde varmış. İkinci bir planda ise senle ben gösterilmiyoruz, sadece havacı var.”
Yani 2004 yılında, komuta kademesinin her defasında biraz daha fazla bölündüğü üç girişimle karşı karşıya kalmışız:
* Genelkurmay Başkanı’nın hiçbir zaman katılmadığı, başlangıçta dört kuvvet komutanının içinde olduğu, sonraki aylada kara ve deniz kuvvetleri komutanlarının dışına çıkmaya çalıştığı “Sarıkız” kod adlı darbe girişimi.
* Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’un tek başına hazırladığı ama öteki üç kuvvet komutanını da işin içine katmaya çalıştığı “Ayışığı” darbe girişimi.
* Şener Eruygur’un yanına sadece Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’yı alarak yapmayı planladığı darbe.
Dediğimiz gibi, “Ayışığı” darbesi, Örnek’in günlüklerinin sadece bir yerinde, ayrıntısız olarak geçiyor. Fakat o darbenin ayrıntılı power-point sunumları da Nokta’ya ulaşmış bulunuyor. Bundan sonraki sayfalarda bu sunumların tümünü okuyabilirsiniz.
Okumanıza yardımcı olabilir düşüncesiyle, bu sunumlarda belirtilen kod adlarının gerçekte kimlere veya hangi kurumlara tekabül ettiğine dair tahminlerimizi bilginize sunuyoruz…

Ocak TSK
Sağduyu Millet, kamuoyu
Yetim Genelkurmay Başkanı
Gemi Aslanı Başbakan
Tayfa Milletvekilleri
Yörük Cumhurbaşkanı
En Büyükler Kuvvet komutanları
(+) ve (-)ler Darbeci ya da karşı çıkan üst düzey subaylar
Kaplan Kara Kuvvetleri Komutanı
Leopar Jandarma Genel Komutanı
Penguen Deniz Kuvvetleri Komutanı
Şahin Hava Kuvvetleri Komutanı
Çadır Yüksek Askeri Şura
Salon TBMM
Kasa Bütçe, Maliye
Kahve Borsa
Ayna Polis
Gözlük MİT
Sırtlan ABD
Çiyan AB
Karanlık Doğan Medya
Sarı Öküz Devlet
Abide Yaşar Büyükanıt

evren hakkında

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 8:09 am
Tags:

Son yillarda Hubble ve Chandra gibi ileri teleskoplarla yapilan gözlemler, bilimin simdiye dek ulastigi evren, madde ve enerji üzerine bilgilerinin ne kadar yetersiz oldugunu ortaya koyuyor.
Astrofizikçiler, artik yildizlar, gezegenler ve sicak gazin evrenin binde 4′ünü meydana getirdigini biliyorlar. Son bilgilere göre, kara delikler ile galaksiler arasinda dolasan serbest gazlar ise evrenin yüzde 3.6’sini olusturuyor.

KARA MADDE
Evrenin yapisinda yüzde 23 oraninda geriye kalanin “karalik madde” oldugu, ondan da geriye kalan büyük çogunlugun yüzde 73 oraninda “karalik enerji” oldugu düsünülüyor. Karanlik maddeye, bazen, evrenin “mutlak sifir” sicakligini (eksi 273 derece) çagristirarak “soguk karanlik madde” de deniyor. Astrofizikte, soguk karanlik maddenin yildiz, gezegen ve hatta insan vücudunda da bulunmasinin varlik nedeni ancak son yillarda arastirilmaya baslandi.
Science bilim dergisinin bu haftaki sayisinda çikacak yaziyi hazirlayanlardan Princeton Üniversitesi ögretim üyesi Paul Steinhardt, “Varligimizi tam anlamiyla kara maddeye borçluyuz” diyor. Steinhardt, evrenin dogumu “Big Bang”den sonra kara maddenin, evreni olusturan madde zerreciklerinin biraraya gelmesi sürecini baslattigini söylüyor.

MADDELER ARASI KÜTLESEL ÇEKIMIN SIRRI
Steinhardt, modern fizikte Einstein dahil birçok bilim adamlarinin ilgisini çekmis ancak halen bilimsel olarak aslinin bilinemedigi “attraction”, yani maddeler arasi kütlesel çekim gücünün ve bunun atomalti ve atomüstü evrenin olusumundaki islevinin yeni yeni önem kazandigini söylüyor. Maddeler arasi kütlesel çekim evrenin ilk devrelerinde maddelerin arasindaki olusumlarda büyük rol oynadi. Yildizlar da, olusum evrelerinde en temel kimyasal elementleri bu sekilde olusturdular. Bunlar, karbon, demir gibi elementlerdi ki bunlar yasamin evrimi için en önemli parçalar olarak gelistiler. Steinhardt, teorik olarak, “Kara madde olmadan evrende hiçbir sey olmazdi” diyor.
“Bizim bildigimiz türden maddeleri, yani kayalar, denizler, insan vücudu gibi, mecazi olarak karanlik madde okyanusunda bir su damlasi olarak düsünebilirsiniz diyen Steinhardt “karanlik maddenin, evrenin dogumundan sonraki birkaç milyar yillik ilk evrede, bugünkünden daha yaygin oldugunu ve karanlik madde kümelestiginde madde içine düsüyor ve gökcisimleri olusuyordu” dedi. Karanlik maddenin dogasi bilinmiyor. Dogrudan gözlenemiyor. Yalnizca, gök cisimlerinin hareketlerinin izlenmesinde teorik olarak varligi ileri sürülüyor, “matematik ölçümü” yapilabiliyor.

KARANLIK ENERJI
Astrofizikçiler, evrenin büyük kisminin “karalik enerji”den ibaret oldugunu” belirtiyorlar. Astrofizikçilerin matematiksel hesaplari, evrendeki galaksileri giderek yükselen hizlarda birbirlerinden uzaklastiran esas kuvvetin “karanlik enerji” oldugunu ortaya koyuyor. Yakin zamanda kanitlanan galaksilerin giderek artan hizda birbirlerinden uzaklasmalari, evrenin de giderek daha büyük hizla genislemesine neden oluyor.
Harvard-Smithson Astrofizik Merkezi’nden Robert P. Kirshner, sunu söylüyor: “Bildigimiz, karanlik madde ile karanlik enerjinin evrenin olusumunda birbirleriyle savastigini gösteriyor. Görünen o ki karanlik enerji kazandi. Bu olusum ancak 5 yil önce ‘karanlik enerji’ tanimiyla kesfedilebildi. Çok uzakta patlayan yildizlar gözlemlenirken bu yildizlarin sabit ivmeli (giderek artan) hizlarda uzaklastigi saptandi ve karanlik enerji kavramina ulasildi.”
Bazi fizikçilere göre 14 milyar yil önceki Big Bang’den sonra son derece yogun, sicak ve küçük noktadan “madde” evrene püskürmeye basladi. Galaksiler olustu, maddenin evrene yayilimi sonradan incelmeye basladi. Karanlik madde evrenin devinimini yavaslatmaya çalisiyor, karanlik enerji ise tersine arttirmaya çalisiyordu.
Astrofizikçi Kirshner, “Evrenin olusumundaki ilk 7 milyar yilda karanlik maddenin agir bastigini, sonradan karanlik enerjinin hiz kazandigini düsünüyoruz” dedi. Kirshner, Einstein’in da bu enerji sekline bir ara yöneldigini ama sonradan bunu rafa kaldirdigini hatirlatti.

FIZIGIN KAYNAGINI HALA BIR MUAMMA
“Esas mesele, çekim gücüdür. Einstein’in açiga çikaramadigi bu esas doga kuvvetinin ne oldugun hala bilinmedigini” hatirlatan Kirschner “fizigin kalbinde en derin muamma olarak duruyor. Çekim gücünü doganin (isi, elektromanyetizma gibi) diger kuvvetlerini tanidigimiz biçimde tanimaktan yoksunuz. Yerçekiminin gerçekten de nereden geldigini bilmiyoruz” diyor.
“Yeryüzünde karanlik enerjinin dogasini arastiracak hiçbir imkan yok. Karanlik enerji son 20-30 yilda çok güçlü teleskoplarin gelistirilmesiyle son derece uzak ‘evrenin uçlarindaki’ gökcisimlerinin gözlenmesiyle üzerinde çalisabilinen bir kavram sadece” diyen Kirshner, söyle noktaliyor: “Evren giderek daha büyük hizla genisleyecek ve gözlemci karanlik enerjinin daha azini, çok daha azini görür duruma gelecek. Zamanla, milyonlarca yil sonra tanidik yildizlar, galaksiler dünya gögünden silinip gidecek. Yildizlarla kapli gök, giderek kararacak. Görebildigimiz evren giderek daha yalniz issiz hale gelecek.”
NTVMSNBC ©

COCA-COLONİZATİON

Kategori: Türkiye — gereksizbiri @ 8:07 am
Tags: ,

ODTÜ’DEKİ MCDONALD’S KARŞITI KAMPANYA :“COCA-COLONİZATİON” VE İNSAN
SAĞLIĞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Prof. Dr. Şükrü Hatun*
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları,
Endokrinoloji Uzmanı
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi

Bilindiği gibi daha çok kar elde etmek için bütün dünyadaki insan
bedenlerini bir tüketim aygıtına dönüştürmeye çalışan “Küreselleşme”
esas tahrip edici etkisini de insan biyolojisi üzerinde
göstermektedir. Bu gelişmenin daha dramatik yanı ise, insan
biyolojisindeki tahribatın yol açtığı hastalıkların yine kar kaynağı
olarak kapitalizmi beslemesidir. Kabul etmeliyiz ki son
yıllardaki “küreselleşme” tartışmaları geniş toplum kesimlerinin
dünyalarına karşılık gelen sözcüklerle değil, ekonomi ve siyasetin
kibirli kavramları ile yapılmaktadır. Oysa ki insanları birleştiren
en önemli şey şimdilerde her birinin  işlevi belirlenmeye çalışılanı
genlerin yön verdiği bir bedene sahip olmalarıdır. Dolayısıyla,
kürselleşmenin insan biyolojisi-dolayısıyla sağlığı-üzerindeki
etkilerini daha çok gündeme getirmemiz ve insanları uyarmamız
gerekmektedir.

İşte tam  bu nedenle de bazılarınca nostaljik bulunsa da ODTÜ’de
açılan McDonald’s karşıtı kampanya, kendimizin olduğu kadar
çocuklarımızın sağlığını ilgilendiren çok önemli  güncel konuları
yeniden düşünmemiz  için bir fırsat sunmaktadır. Öncelikle 198
öncesi Dünyamızda önemli bir yeri olan “ÖTK” nın temsil ettiği
değerleri korumaya çalıştıkları, bunun yanında ise herkesi
birleştirebilecek bir “halk sağlığı” kampanyası açtıkları için bütün
ODTÜ’lüleri kutluyorum.  Aşağıda ise bu kampanyanın insan sağlığı
bakımından önemini son bilgilerin ışığında tartışmak istiyorum.

“Coca-colonization” ve İnsan Sağlığı

Son yıllarda çöl fareleri( bu fareler Psammomys obesus olarak
isimlendiriliyor) üzerinde yapılan araştırmalarda , uzunca bir süre
az yiyecekle yetinen ve bu nedenle de “azla yetinen genotipe”
(thrifty genotype) sahip olan farelerin laboratuvar ortamında yoğun
kalori içeren  besinlerle beslendiklerinde şişmanlık,daha önemlisi
ise şeker hastalığına(Tip 2 diyabet) yakalandıkları gösterilmiştir.
Bu farelerden elde edilen bilgiler oldukça yol göstericidir, çünkü
son yıllarda öldürücü dörtlü(Deadly Quartet ) olarak bilinen şeker
hastalığı,hipertansiyon, şişmanlık ve dislipidemi(yağ dengesi
bozukluğu) sıklığındaki artmanın bazı yazarlarca Coca-colonization
olarak isimlendirilen batı tipi yaşam tarzına bağlı olduğu daha çok
vurgulanmaktadır. Bu yaşam tarzının temelinde ise hamburger benzeri
yoğun kalori içeren besinlerin çok tüketilmesi ve hareketsizlik
vardır Uzun tarihsel dönemler boyunca az besinle yetinmeye uyarlanmış
bir genotip taşıyan insan biyolojisi insan bedenlerini bir tüketim
aygıtına dönüştürmeye çalışan yaşam tarzı karşısında çaresiz
kalmaktadır. Günümüzdeki küresel sorunlardan birisi olan şişmanlığın
örneğin İngiltere’de ölümlerin % 6’sından sorumlu olduğu
bildirilmektedir. Son yıllarda şeker hastalığı  ve şişmanlığın
birlikte veya ayrı ayrı yeni bin yılın en önemli halk  sağlığı
sorunları olacakları konusundaki endişeler artmaktadır.  Soruna
yalnızca şeker hastalığı açısından bakıldığında bile rakamlar önemli
bir drama işaret etmektedir. Uluslararası Diyabet Federasyonu’na
göre  Dünya nüfusunun %2.1’ şeker hastasıdır ve bu oranın 21
yılında %3’ yükseleceği, bir başka deyişle 23 milyon şeker
hastasının olacağı tahmin edilmektedir. Şeker hastalığı  sıklığındaki
artma bütün ülkeleri ilgilendirmekle birlikte Asya, Latin Amerika ve
Afrika’da hastalığın  sıklığı diğer bölgelere göre 2-3 kat daha
fazladır. Dünyadaki şeker hastası sayısının % 6’nın yalnızca Asya
kıtasında yaşayacağı tahmini bu kıtadaki ülkelerin önündeki yeni
trajedinin diyabet ve diyabete bağlı sorunlar olacağını
göstermektedir. Hastalıklarla ilgili bu trend geçen yüzyılda
beslenme, temizlik ve salgın hastalıkların önlenmesi ile elde edilen
halk sağlığı kazanımlarını da tüketmeye aday görünmektedir.

“Fast Food” Endüstrisi ve Çocuklar

“Fast Food” endüstrisinin esas hedef kitlesini çocuklar
oluşturmakta , devasa reklam kampanyaları ve uzak doğulu yoksul
çocukların ucuz emeğiyle yapılan oyuncaklarla çocukların zihinleri,
dolayısıyla yaşam tarzları yönlendirilmektedir. Bir çok aile için
çocuklarını “McDonald’s” a götürmek bir ödüllendirme ve hafta sonu
aktivitesine dönüşmüş durumdadır. Büyük seçim bir hamburger menü
yaklaşık 1 kalori içermekte, bu ise 1 yaşındaki bir çocuğun
günlük ihtiyacının yarısını karşılamaktadır. Bu şekilde yoğun kalori
alımına  televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz
saatler eklenenince şişmanlık çocukların ve gençlerin en önemli
sorunu haline gelmektedir. Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde
12-17 yaş grubundaki çocukların %2 si fazla kilolu veya şişman
grubuna girmektedir. Bu kadar olmasa da Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelerde da çocukluk çağında şişmanlığın arttığı gözlenmektedir.
Çocukluk çağında şişmanlık sıklığının artması, Tip 2 diyabet (erişkin
tip şeker hastalığı), hipertansiyon ve dislipidemi  gibi erişkinlerde
görülen hastalıkların daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına,
dolayısıyla zararlarının artmasına neden olmaktadır. ABD’de yeni tanı
konan şeker hastası çocukların %8-45’inde  erişkin tip şeker
hastalığı saptaması çocukları bekleyen tehlikenin büyüklüğünü
göstermektedir.
“Fast Food” un ayrılmaz parçası olan karbonatlı içeceklerin
çocuklardaki kemik sağlığı üzerine olumsuz etkileri  son yıllarda önemle üzerinde durulan bir konudur. Erişkin yaşamdaki
kemik sağlığı büyük oranda çocukluk ve ergenlik döneminde ulaşılan
kemik kitlesine bağlıdır. Vücuttaki “zirve kemik kitlesi”ne  3
yaşından önce ulaşılmakta ve oluşan bu “kemik bankası” daha sonraki
yaşam için kaynak görevi görmektedir. “Zirve kemik kitlesi” büyük
oranda genetik faktörlerce belirlenmekle birlikte, öngörülen genetik
potansiyele ulaşılması beslenme ve  yaşam tarzını oluşturan diğer
faktörlere bağlıdır. Yakın zamanda yayınlanan araştırmalar kola gibi
karbonatlı içeceklerin vücuttaki kalsiyum dengesi üzerine olumsuz
etkide bulunarak çocuklardaki kemik kırığı sıklığını arttırdığını
göstermektedir. Bunun yanında “Fast Food” kültürüne eşlik eden
hareketsizlik ise kemik kitlesi gelişimini olumsuz etkileyen en
önemli faktörler arasında sayılmaktadır. nSonuç

Hiç kuşku yok ki, “Fast Food” yaşam ve beslenme tarzı  olarak başta
şişmanlık , şeker hastalığı ve kemik erimesi gibi çok önemli sağlık
sorunlarına yol açmasının yanı sıra insan bedenin kar etme aracı
haline getirilmesinin de  bir simgesidir. Bu nedenle başta çocuklar
olmak üzere bütün insanların “Fast Food Endüstrisi” nin etki
alanından uzaklaştırılması için etkin çabalara ihtiyacı vardır. Bu
bakımdan ODTÜ’de başlatılan McDonald’s Karşıtı Kampanya  başta Türk
Tabipleri Birliği ve Çocuk Hekimlerinin örgütleri olmak  üzere bütün
sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenmeli ve halka yönelik
uyarıcı çabalara hız verilmelidir.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.